"En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, Çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ancak bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez." #Arthur Schopenhauer

Sovereign of the Three Realms - Bölüm 145: Birini Suratından Tokatlamak


“Kendini küçük düşürüyorsun!”

 

Tam da kalabalıktaki herkesin sessizce olayları izlediği anda kalabalığın arasından birinin sesi yankılanmıştı.

 

Orta yaşlı, geniş pantolon giymiş ve kayısı renkli kısa bir cübbe giymiş birisiydi.

 

Kalabalıktaki herkesin bakışları bu adama kaymıştı ve kalabalığın gözlerindeki hem korku hem de saygı fark ediliyordu. Bazıları Kuzey Sarayı’nın müridinin içinde bulunduğu bu talihsiz olaydan keyif alır gibi bakıyordu.

 

Herkes biliyordu ki bu herif cezasını çekecekti.

 

Bu kayısı renkli cübbeli adam Güney Gök Kubbe Sarayı’nı temsil ediyordu. Sarayın etkinlikteki vekiliydi. Giydiği cübbenin göğüs kısmında üç kısa kılıç nakışlıydı. Belli oluyordu ki birilerini yargılayıp ceza verme konusunda bu kişi sorumluydu ve sözü geçen birisiydi.

 

Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın müridi onu görünce karşılamak için aceleyle yanına gitti: “Efendi Bei, nihayet geldiniz.”

 

Efendi Bei’nin bakışları çelik gibi soğuktu: “Her daim Kuzey Sarayı’nın kabul edilemez davranışları olduğunu duyardım, sanki onları kimsenin yenebileceğini düşünmüyorlarmış gibi. Bakıyorum ki bu söylentiler doğruymuş. Görüyorum ki başkentte Güney Gök Kubbe Sarayı’nın düzenlediği etkinlik alanında olay çıkartacak kadar aptalsınız. Cesaretiniz sınır tanımıyor!”

 

“Ben… Ben…” Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın müridinin suratı kıpkırmızı olmuştu ve ayakları korkudan dolayı tir tir titriyordu, hissettiği endişe ve kaygı yüzünden neredeyse ağlayacaktı.

 

“Gel!” Efendi Bei’nin yüzü karanlık bir hâl almıştı.

 

“Bu adamı alın ve yüz defa sopa vurun. Eğer ölürse köpeklere yem yapın. Eğer hayatta kalırsa başkentten def olup gitmesini söyleyin. Eğer Güney Gök Kubbe Sarayı’nın herhangi bir etkinliğinde bir daha görülürse onu ve yanındaki arkadaşlarını öldürün!”

 

Efendi Bei bu emirleri verirken yüzünden hiçbir duygu okunmuyordu. Soğuk bir ifadesi vardı.

 

“Ah! Lütfen Efendi Bei lütfen! Beni dövmeyin.” Kuzey Sarayı’nın müridi çaresizlikten ağlamaya başlamıştı: “Ben Kuzey Gök Kubbe Sarayı’ndan Kadim Huyan’ın yeğeniyim! Beni dövmeyin!”

 

“Yüz sopa daha ekleyin!” Efendi Bei’nin suratı bu sefer gerçekten de cansız bir varlığınki kadar duygusuzdu.

 

“Efendi Bei, bu yaptığınız Kadim Huyan’a saygısızlıktır.” Kuzey Sarayı’nın müridi çaresizlikle çığlık atmıştı. Yüz sopa daha eklenmişti ve bu da toplamda iki yüz sopa ediyordu. En iyi ihtimalle, ölmese bile sakat kalırdı.

 

Efendi Bei’nin yüzünde bu kez bir gülümseme oluştu: “Onu ölene kadar dövün!”

 

Jiang Chen ile kapışmaya çalışan mürit şimdi ölene kadar dövülecekti.

 

Efendi Bei etrafına haşin şekilde bakarak: “Güney Gök Kubbe Sarayı’nın düzenlediği etkinlikte kim olay çıkartırsa sonu işte böyle olur! Ben Güney Gök Kubbe Sarayı’nın kanun sorumlusuyum! Bunu aklınıza kazıyın ve hiç unutmayın! Arkanızdaki güç veya tanıdıklarınız, çevreniz ne kadar güçlü olursa olsun! Beni büyükleri aracılığıyla tehdit etmek mi? Bu benim için anlamsızdır ve hiçbir zaman işe yaramaz!”

 

Efendi Bei’nin bu şiddetli yöntemleri ne kadar soğukkanlı bir adalet anlayışının olduğunu gösteriyordu.

 

Efendi Bei’nin bakışları Jiang Chen’in üzerine döndü ve kafasını hafifçe salladı: “Genç adam, bugün yaşananların suçlusu sen değilsin. Benim soyadım Bei, eğer başka zorluklarla karşılaşırsan bana haber edebilirsin. Ben Güney Gök Kubbe Sarayı’nın temsilcisiyim ve az önce yaşananlardan dolayı senden özür diliyorum.”

 

Efendi Bei yalvarmakla veya rüşvet vermekle ahlakı bozulacak birisi değildi. Jiang Chen Efendi Bei’nin kendisinden özür dilediğini görünce şaşırmıştı.

 

“Efendi Bei çok kibar konuşuyor. Yöntemlerinize ve adalet anlayışınıza hayran kaldım.”

 

“Kurallar ve standartlar olmadan hiçbir şey başarılamaz! Güney Gök Kubbe Sarayı’nın şöhreti dillere destandır, böylesine pislik birinin bu şöhreti zedelemesine nasıl izin verebilirim?”

 

Jiang Chen başını salladı, söylemek gerekirdi ki bu karşısındaki Efendi Bei’ye karşı içi ısınmıştı. Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın müritleri böylesine köpek muamelesi görünce Jiang Chen’in hoşuna gitmişti.

 

“Olay ne olursa olsun görüyorum ki Efendi Bei adaletten hiç şaşmayan birisi.” Jiang Chen ellerini birleştirerek söylemişti bunu.

 

Efendi Bei ellerini salladı: “Adil bir şekilde alışveriş yapabilmek bizim en temel ilkemiz. Bundan sonra burada hiç kimse böyle hilekârlık yapamaz. Bununla birlikte, her ne kadar Kuzey Sarayı’ndan birini öldürttüğüm için benim peşime düşmeyecek olsalar da, mutlaka senin peşine düşeceklerdir. Hazırlıklı olmalısın.”

 

Jiang Chen bu kanun adamının kendisini düşünerek hareket etmesini takdir etmişti.

 

“Haklısınız Efendi Bei, söylediklerinize dikkat edeceğim.”

 

Kuzey Gök Kubbe Sarayı ona bela mı olacaktı? Başkente yolculukları esnasında soygun girişimine bulunduklarından bu yana ne zaman bu dört kelimeyi duysa kalbinden bir nefret ateşi yükseliyordu ‘Kuzey Gök Kubbe Sarayı’.

 

Jiang Chen bu olayı unutmamıştı. Sadece Gök Ağacı Krallığı’na yerleşebilmeyi bekliyordu. Buraya yerleştikten sonra Kuzey Gök Kubbe Sarayı’na gerekirse on katını ödetecekti.

 

Söylemek gerekirdi ki Efendi Bei’nin etkisi oldukça korkutucuydu. Kuzey Sarayı’nın müridiyle yaşanan olaydan sonra etkinlik alanındaki herkes yaptığı ticaretlerde daha dürüst davranmaya özen gösterir olmuştu.

 

Herkes Jiang Chen’in elindeki Büyük Okyanus İlacının cazibesine hayran olsa da onu kandırarak kârlı bir alışveriş yapmak gibi hilelere başvurmuyorlardı.

 

Jiang Chen en sonunda ihtiyacı olan mavi zambak otunu ve ahşap paletleri Devasa Hazine Sarayı’nın müridinden almaya karar vermişti.

 

Adam Jiang Chen’den para almak istememişti fakat Jiang Chen ödemekte ısrar etmişti.

 

Bir başkasının daha bağışını almayı istemiyordu. Zaten bu ürünlerin fiyatını ödemek onun için oldukça kolaydı.

 

Devasa Hazine Sarayı’nın bu müridiyle ticaret yapmayı seçmişti çünkü bu adam zeki birisiydi ve Jiang Chen zeki insanlarla iş yapmayı seviyordu.

 

İhtiyacı olan ürünleri aldıktan sonra etkinlik alanında daha fazla zaman harcamayı istememişti. Gouyu ve diğerleri ile beraber etkinlik alanından çıktılar.

 

Devasa Hazine Sarayı’nın müridi olan adam da onları etkinlik alanının dışına kadar takip etmişti, Jiang Chen’e seslenerek: “Kardeşim biraz bekler misin?”

 

Jiang Chen durdu. Biliyordu ki Devasa Hazine Sarayı büyük ve güçlü bölgelerden biriydi, dört büyük bölgeden biri. Başkentte yerleşimleri bulunan tek bölge.

 

Madem kendisi de başkente yerleşmeyi planlıyordu, Devasa Hazine Sarayı ile arasını iyi tutması onun avantajı olurdu.

 

“Kardeşim benim adım Feng Yan, Devasa Hazine Sarayı’nın bir müridiyim. Az önce yaşananlar için gerçekten üzgünüm. Her ne kadar dört büyük bölge birbirleriyle yarış ve rekabet içinde olsalar da birbirlerini gücendirecek hareketler yapmaktan kaçınırlar. Dolayısıyla Kuzey Gök Kubbe Sarayı’ndaki eleman mavi zambak otunu satın almak isteyince biz de…”

 

“Sorun değil, bu senin suçun değil.” Jiang Chen biliyordu ki bu durum da ticaretin yazılı olmayan kurallarından, geleneklerinden biriydi.

 

“Şimdi sen böyle affedici konuşunca daha da utanmış hissettim kardeşim, sen oldukça cömert birisin. Ben, Feng Yan, senin arkadaşın olmayı çok isterim. Neden güzel bir mekâna gitmiyoruz, sana kaliteli bir şarap ısmarlayayım?”

 

“Şimdi olmaz maalesef, kardeş Feng Yan’ın bu iyi niyetini unutmayacağım. Eminim ki ileriki zamanlarda Devasa Hazine Sarayı ile ticaret yapacağız. Bu durumda ileride ikimizin de birbirimize ihtiyacı olacak.” Jiang Chen kibar bir şekilde konuşmuştu.

 

“Haha! Kardeşim madem Devasa Hazine Sarayı’nı onurlandırmak istiyor, senin varlığından gurur duyarız. Ha bu arada, uzun zamandır muhabbet ediyoruz ama ismini sormayı unuttum kardeşim?”

 

“Ben Jiang Chen.”

 

“Jiang Chen.” Feng Yan kafasını salladı: “Güzel Bir isim.”

 

Daha sonra sanki bir şey hatırlamış gibi yüz ifadesi değişti ve sordu: “Jiang Chen kardeşim, sen Doğu Krallığı’ndan mısın?”

 

Jiang Chen şaşırmıştı. Şöhreti Gök Ağacı Krallığı’nda da mı yayılmıştı? Bu Feng Yan sadece Devasa Hazine Sarayı’nın bir müridiydi, ismini nerden biliyor olabilirdi?

 

Jiang Chen mutlu mu yoksa üzgün mü olacağına karar veremeden gülümseyerek: “Sanırım kardeş Feng Yan benim ismimi daha önce duymuş?”

 

Feng Yan daha da heyecanlanmıştı: “Kardeş Jiang Chen, şöhretinin ne derecede olduğundan haberin var mı? Gök Ağacı Krallığı ittifakımızın en önemli üyelerindendir dolayısıyla ittifakın her yerinde olan bitenden haberi olur. Yaptığımız işin ihtiyaçlarından biri de ittifaktaki her olaydan haberdar olmaktır ve kardeş Jiang’ın şöhreti Devasa Hazine Sarayı’nda çokça duyulmuştur.”

 

Belli ki Feng Yan’ın Jiang Chen ile arkadaşlık kurma isteği onun adını öğrenince daha da artmıştı.

 

Dürüst olmak gerekirse Doğu Krallığı’ndan gelen istihbarat bilgilerinde Jiang Chen neredeyse mitlere özgü bir karakter olarak tanımlanmıştı. Long ailesinin asilerini, Kara Ay Krallığı’nın milyonlarca kişilik ordusunu ve Kara Ay Krallığı’nın birinci generalini yerle bir etmişti.

 

Bütün bu söylentiler ve bilgilerin sonucunda Feng Yan Jiang Chen’e hayranlık duymaktan başka seçenek bulamamıştı.

 

Feng Yan zeki bir adamdı. Devasa Hazine Sarayı’ndan birisi olarak, Doğu Krallığı’nın bu efsanevi dâhi ismiyle tanışabileceğini düşünmemişti.

 

Her ne kadar on altı krallıkta Gök Ağacı Krallığı Doğu Krallığı’ndan katlarca daha güçlü olsa da, küçük krallıklardan da böyle dâhi isimler çıkabiliyordu.

 

Jiang Chen’in dehası Feng Yan’ın reddedebileceği bir şey değildi. Aksine, Jiang Chen’in bir dâhi olduğunu kabul etmişti ve onunla arkadaşlık kurmaya çalışıyordu.

 

“Kardeş Jiang, daha önce de söylediğim gibi, eğer Büyük Okyanus İlacını bize verir ve açık artırmaya koymayı kabul edersen hem çok büyük bir kâr sağlarsın hem de bu durum şöhretine şöhret katar.”

 

Jiang Chen Feng Yan’ın içten ve samimi olduğunu biliyordu: “Kardeş Feng, öncelikle yapmam gereken işlerim var bunları bitirdikten sonra emin ol Devasa Hazine Sarayı’na gelip seni ziyaret edeceğim.”

 

Feng Yan Jiang Chen’in verdiği sözü duyunca oldukça heyecanlanmıştı.

 

İkisi konuşurlarken yakınlardan bir bağırma sesi gelmişti: “Lanet olsun sürtük, niye konuşmuyorsun! Beni kırık bir ahşap parçasıyla kandırmaya mı çalışıyorsun?”

 

“Dur!”

 

Feng Yan ve Jiang Chen bağrışın geldiği yöne bakmaktan kendilerini alıkoyamamışlardı.

 

Kırmızı renkli, mavi şeritli bir cübbe giymiş genç bir adamın bağırdığını gördüler. Kırılgan ve hassas bir kız onun önünde diz çökmüştü.

 

Kız, karşısındaki gencin ayak bileğini inatçı şekilde tutmuş ve bırakmıyordu.

 

“Kara Ruh Odunumu bana geri ver.” Genç kızın sesi cılız ve titrekti fakat tavrı oldukça inatçıydı.

 

“Sana zaten o kırık odun parçasını geri vermedim mi? Beni bırakmazsan seni ölene kadar döverim!”

 

Genç kız kafasını iki yana sallayarak: “Aldığın parçayı geri vermedin, onu geri ver.”

 

“Kahretsin! Aptal sürtük! Ben Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın önemli bir müridiyim, senin kırık odun parçanı ne yapayım? Baksana zaten köylü bir fahişe gibi yırtık pırtık giyinmişsin, bana şantaj mı yapmaya çalışıyorsun?”

 

“Yine o adam!” Gouyu Jiang Chen’den daha önce konuşmuştu ve konuştuğu esnada kılıcını kavramıştı bile. Bu adam geçen sefer Jiang Chen ve grubunu soymaya çalışan Kıdemli Kardeş Kaung’du.

 

Jiang Chen’in içindeki öldürme arzusu bu adamı görünce aniden artışa geçmişti. Genç kıza dikkatlice bakınca onun Tang Long’un nişanlısı olduğunu gördü.

 

İki tarafı da tanıyordu.

 

Kıdemli Kardeş Kuang’ın gözleri birilerinin yaklaştığını görünce açıldı, Jiang Chen ve diğerlerinin yaklaştığını görünce ise yüz ifadesi oldukça şaşkın bir hâl aldı.

 

Tang Long’un nişanlısına bir tokat atarak onu kendinden uzaklaştırdı.

 

“Yolumdan çekil! Seninle kaybedecek vaktim yok!” ayaklarını oynatarak kaçmak için pozisyon aldı.

 

“Kardeş Feng, Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın insanları gündüz vakti ve başkentin orta yerinde de mi diğer insanları soyabiliyor?” Jiang Chen hafif bir sesle sordu.

 

Feng Yan cevapladı: “Başkentte güvenlik oldukça iyidir. Eğer bir Ejder Dişi Muhafızı böyle bir soygunu görürse, o kişiyi ya hapse atar ya da anında idam eder.”

 

Jiang Chen kafasını salladı ve bir anda harekete geçip Kıdemli Kardeş Kaung’un yolunu kapattı: “Dünya ne kadar da küçük bir yer! Baksana tekrar karşılaştık!”




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1339

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1132

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 944

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 867

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 753

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 707

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 685

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 619

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 577

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 547

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 464

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 150

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 125

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 119

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 101

Ejderha İmparator
Ejderha İmparator
Beğeni Sayısı: 77

Site İstatistikleri

  • 17760 Üye Sayısı
  • 483 Seri Sayısı
  • 24061 Bölüm Sayısı


creator
manga tr