Bölüm 118

avatar
1008 19

Solo Leveling - Bölüm 118



ÇEVİRMEN:SNBURAK

EDİTÖR:BLACKLOTUS

 

Kore-Japonya birleşik baskın ekibi adaya saldırmadan bir yıl önce…


Kraliçe karınca düşünmeye başladı.


- ‘Bu adayı terk etmeliyiz.’


Yiyecek kaynağı olarak hizmet vermesi gereken diğer yaşam formlarının hepsi adadan kaybolmuştu ve adanın çocuklarının birbirini yiyip bitirmesi olayları şimdi sık sık yaşanıyordu. Bu adada, nüfusu birkaç bin kişiye yükseldiği için vatandaşlarını ayakta tutacak hiçbir yiyecek kaynağı yoktu.


- ‘Bu devam edemez.’


Mevcut ulusu terk etmek ve yeni bir tane kurmak için diğer yaşam biçimleriyle dolup taşan verimli bir toprak aramak – adanın egemenliği kraliçenin ilk görevi olsaydı o zaman bu sorun onun ikinci görevi olurdu.


Ancak kraliçe hatırladı. Daha önce adaya birkaç kez adım atan tüm güçlü işgalcileri hatırladı.


Kraliçenin güçleri onları püskürtmeyi başarmıştı, ancak ulus da büyük kayıplar vermek zorunda kalmıştı. Kraliçenin çocuklarının çok büyük bir kısmının feda edilmesi gerekmişti. Çocukları başka bir diyara gitselerdi bu varlıkları yenebilecekler miydi?


– ‘Daha güçlü askerlere ihtiyacım var.’


Ulusun vatandaşlarına önderlik edecek en güçlü tek bir askere ihtiyacı vardı. Ve böylece kraliçe, evrimlerinin yönüne karar verdi.


Altı ay sonra.


Kraliçe zaten sahip olduğu sihirli gücü ve daha önce bolca emdiği tüm besin maddelerini toplayarak yepyeni bir hayat doğurdu. Sadece güçlü insanlarla uğraşmak adına doğmuş, akla gelebilecek en büyük savaş silahıydı.


Kraliçenin var olan en güçlü askeri yaratma kararlılığı kafasında duyduğu tüm insanları öldürme şeklindeki orijinal düzen ile birleştiğinde, tüm sağduyuların ötesine geçen korkunç bir canavar yarattı.


Canavar, ‘Oburluk’ becerisiyle doğdu.


Bu yeni canavar, rakiplerini tüketerek sihirli enerjilerini ve bilgilerinin bir kısmını kendine dönüştürebilirdi.


- ‘Daha güçlü olmak istiyorum.’


Canavar güçlerinin ne olduğunu erken anladı ve kendi akrabalarını yemeye başladı, ancak kraliçe onu yalnız bıraktı. Bu canavarın istediği şey, sonuçta kraliçenin arzusuyla aynıydı.


Kraliçe, ‘o’ gün geçtikçe güçlenirken çok mutlu oldu.


Mutluydu çünkü ‘o’ artık ‘annesinin’ gücünü çoktan aşmıştı. Ve tek bir aksaklıkla karşılaşmadan ‘onun’ önderlik edeceği ordu da tamamlanmaya yaklaşıyordu. Nedeni buydu.


- ‘Biraz daha zaman…’


Bunun ortasında…


İnsan işgalciler bu topraklara bir kez daha girdiler. Sayıları bu sefer daha azdı ama öncekinden çok daha güçlüydüler. Ancak kraliçe onlara güldü.


Başka bir ülkede insanlığa karşı savaşan karıncaların hazırlanmasında bu, ‘onun’ güçlerini test etmek için büyük bir fırsat olarak hizmet etmeliydi.


Kraliçe, her zamanki gibi kalesini koruyan tüm askerleri ‘onunla’ birlikte gönderdi.


Tıpkı kraliçenin istediği gibi, ‘o’ dışarı çıktı ve kendisine verilen ilk görevi tamamladı. Ama geri döndüğünde kraliçe çoktan ölmüştü.


‘O’ öfkeliydi.


Ve şükür ki bu adada ‘onun’ öfkesine çıkış noktası olarak hizmet edecek yeterince güçlü insan kalmıştı.


Her şeyden önce insanların kralı öldürüldü. Ve sonra, ölü kralın yanındaki tüm astları sistematik olarak yok etti. Astlardan biri öldürülmeden önce ağladı.


Sadece ‘ona’ ne olduğunu sordu.


İnsanları ‘Oburluk’ becerisiyle yedikten sonra, ‘o’ artık akıl yürütme yeteneğine sahipti. ‘O’ daha sonra kendi kendine düşünmeye başladı.


‘Ben… Neyim?’


O noktaya kadar ‘o’, kraliçenin bir askeriydi.


Ama şimdi, kraliçenin ölümü insanların elindeyken şimdi ‘o’ kendisine ne demeliydi?


Krallığın geri kalan askerlerini yönetmesi gereken yegâne bir varoluş. ‘O’, böyle bir varoluşu ifade edecek tek bir kelime biliyordu.


‘…Kral.’


O’, düşman kralı çoktan öldürmüştü, bu nedenle ‘o’, şimdi kral olma gerekliliğini kesinlikle karşılamıştı.


Hop.


Karınca kral kalan insanın kafasını ısırdı. Ama sonra…


Aniden, karınca kralın başı karınca kalesine doğru döndü. Kraliçenin yaşadığı yerden şiddetli bir fırtına gibi fırlayan muazzam bir aura vardı.


Bu güç seviyesi sıradan bir askerden gelemezdi.


‘…Bir kral?’


Kendini tehdit edebilecek bir düşmanın ortaya çıktığını anlayan karınca kral, yavaşça karınca kalesine doğru yükseldi.


***


Bu nasıl bir felaketti?


Televizyon istasyonunun durum odası eskiden kutlama havasıyla sarılıydı, ama şimdi her şey bir cenaze gibi kasvetli geliyordu.


İzleyicilerin televizyonlarında gösterilen ‘canlı’ yayın, garip, kanatlı bir karınca canavarın girişiyle aniden kesilmişti. Anlaşılır bir şekilde, istasyona kızgın şikâyetler ve acil sorulardan oluşan telefon çağrıları gelmeye başlamıştı.


Ringgg…!


Ringgg….!!


Çalışanlardan biri istasyonun müdürüne doğru yürüdü ve dikkatli bir şekilde raporunu verdi.


“Efendim, iletişim ağımız öfkeli izleyiciler tarafından yapılan tüm aramalardan dolayı çökmek üzere.”


Kanalın müdürü başını kaldırdı.


“Ne olmuş yani? Tek bir karınca canavar tarafından parçalara ayrılan Avcılarımızın sahnelerini canlı yayınlamamızı mı öneriyorsun??”


“H-hayır, efendim.”


Avcılar, o gizemli karınca canavar tarafından tek taraflı olarak dövülürken yayın kesilmişti. İzleyicilerin merakının fırlaması anlaşılır bir durumdu.


Ancak bu, Avcı Mah Dong-Wook'un işkence gördüğü sahneleri yayınlayabilecekleri veya Avcı Min Byung-Gu'nun yutulduğu anı yayınlayabilecekleri anlamına gelmiyordu.


Yönetmen yüzünü ellerine gömdü ve çaresiz bir inilti çıkardı.


“Bitti… Her şey bitti.”


İstasyonunun kaderinin devam ettiği, hayatta bir kez karşılaşılan ikramiye şimdi lanet bir karınca canavar yüzünden boşa gidiyordu.


“Bitti…”


İstasyon odasını ağır, sert bir sessizlik doldurdu. Artık kimse ağzını açacak kadar cesur ya da aptal değildi. Biri hariç, öyleydi.


“Ha?”


Gerçek zamanlı yayınına kül rengi bir tenle bakan yapımcı aniden ağzını açtı.


“M-Müdürüm!”


“…Ne var yine?”


“Biri orada birdenbire ortaya çıktı!”


Müdür başını kaldırmaya zahmet etmedi ve acımasızca cevap verdi.


“İsa olmadığı sürece orada olan her ufak şeyi bana bildirme. Anladın mı?”


“Ancak…!!”


“…Her şey bitti!!”


Konuşmanın onu hiçbir yere götürmeyeceğini anlayan yapımcı, önceden kısık olan sesi çok daha yükseğe çıkardı.


Kiieeehck-!!


Kiieehck!!


Durum odası hemen karınca canavarların çığlıklarıyla doldu.


Müdür, şokla hızla başını kaldırdı. Sadece o değildi. Durum odasında bulunan herkes, canlı yayın monitörüne koştu. Ve izleyenler arasında çok geçmeden “Oh, oh!” sesleri duyuldu.


“…”


Orada şaşkınlıkla oturan müdür sonunda kıçını sandalyeden kaldırmayı başardı. Yaklaştığında, çalışanlar geçmesine izin vermek için kenara çekildiler.


Canlı yayın monitörünün ekranı müdürün gözlerine yansıdı.


“Aman Tanrım… Yüce İsa.”


Müdür aniden, inanmadığı İsa'ya seslenmeye başladı ve aceleyle diğer çalışanlara bağırdı.


“Burada ne halt ediyorsunuz? Neden bunu yayınlamaya hazırlanmıyorsunuz?! Mevcut izleyici reytingini kaybedersek sorumluluk alacak mısınız?!”


Yapımcı, kaynayan heyecanını gizleme zahmetine bile girmeyen müdürü aceleyle vazgeçirmeye çalıştı.


Ama efendim! Tekrar yayına başlarsak bunun yerine canlı yayını göstereceğiz! İletimde herhangi bir gecikme olmayacak ve her şey gerçek zamanlı olarak gösterilecek efendim! Başka bir acil durum ortaya çıkarsa hiçbir şey yapamayız!”


Yayın ile yayın arasındaki on dakikalık gecikmeli iletim süresi şimdiye kadar dolmuştu. Bu, müdüre ya gerçek zamanlı yayına gitme ya da yayını burada tamamen bitirme kararı verdi.


“…Ya hep ya hiç.”


“Affedersiniz?”


“Zaten yarısında yayını çoktan durdurduk. İşler zaten olduğundan daha kötü olmayacak.”


“Şey… Sanırım öyle…?”


Bir Avcı'nın ani görünümü kameraya yakalandı. Koreli mi yoksa Japon mu olduğunu kimse anlayamıyordu. Onun bir Avcı olup olmadığı hiç bilinmiyordu ama ortaya çıkışıyla müdürün sonsuza dek bitmiş gibi görünen kumarı aniden zafere son bir şans kazanmıştı.


Müdür, yüzüne sağlam bir şekilde kazınmış kararlı bir ifade ile yeni bir emir verdi.


“Açık konuma getir. Hemen aç.”


Sonra yapımcının yanına bir sandalye çekti ve oraya oturdu.


“İstasyonumuzun kaderi o adama bağlı, anladın mı?”


***


“Euhhhk!”


Mecazen uçurumun içine itildiği halde kameraman hiçbir şeyden pişman olmadı. Herkes gençken en az bir kez böyle bir şey yapmayı hayal ederdi.


…Kahraman olmak için.


Bu imkânsızsa, en azından gerçek kahramana destek olmak.


Televizyon kanalı için sıradan işler yaptığı ve bu şekilde deneyimini kazandığı süre boyunca, hayatı boyunca bunu yapma fırsatı ile kutsanacağını asla hayal etmemişti.


Ama sonra, A-Seviyeli Avcı olarak uyandı ve seviyesine uygun bir deneyim kazanarak hayatının bu noktasına gelebildi. Bu sayede, S-Seviyeli Kapı’nın patronuna başarılı bir şekilde baskın düzenleyen Güney Kore'yi gururla temsil eden Avcıların sahnesini yakalamıştı.


‘Bunu filme çeken benim. Evet, ben.’


Ve yakaladığı görüntülerle, birçok kişi bu S-Seviyeli Avcıların karınca canavarları yok etmek amacıyla yaptıkları yiğit fedakârlıkları öğrenecekti. Bu onun için fazlasıyla yeterliydi.


Çekim tekniklerini incelemek ve bir Avcı olarak çalışmak için harcadığı tüm çabalarının sonunda burada ödeneceğini hissetti. Ama pişman olduğu bir şey varsa, o zaman bu…


‘Baba…’


Annesini kanserden kaybettikten sonra kameramana tek başına bakan babası. Babasını bir daha göremeyeceğini düşünerek kalbinde derin bir acı hissetti.


Kwajeeck!!


Omzu ısırılmıştı ama hiçbir şey hissetmiyordu. Kolu uzun zaman önce hareket etmeyi bırakmıştı.


Bir Tankçı’ydı, bu yüzden bir şekilde dayanabilmişti, ama bu gerçekten onun sınırıydı.


Lap.


Yerde diz çöktü. O zaman bile kafası babasının düşünceleriyle doluydu.


‘Neden babamla son görüşmem, ona kahvaltısını yapıp yapmadığını sormamdı?!’


Bunun olacağını bilseydi çok daha uzun süre konuşabilirdi.


‘O gün, babam Seul'ü ziyarete geldiğinde tüm programımı temizlemeliydim…’


Ancak zaman acımasız, amansız bir piçti ve pişmanlık her zaman bir adım geç geliyordu.


Kameraman başını kaldırdı. Karınca canavarın korkunç dişleri başına yaklaşıyordu.


Artık ‘Güçlendirme’ becerisini etkinleştirmek için sihirli enerjisi kalmamıştı, bu yüzden artık canavarın saldırılarına karşı savunma yapamayacaktı.


Gözlerinin kenarlarında yaşlar oluştu.


‘Baba, özür dilerim.’


O anda.


Kwajeeck!!


Dış kabuğun ezilmesinin gürültüsüne eşlik eden bir karıncanın vücut sıvısı kameramanın yüzüne sıçradı.


“…Ha?!”


Soğuk, gümüşi bir ışıltı yayan bir bıçak, karıncanın kafasından temiz bir şekilde saplanmıştı.


Kameraman başını kaldırdı ve bıçağı takip etti, ancak orada duran uzun kırmızı renkli ‘tüyleri’ olan başka bir ‘karınca’ buldu.


‘Neden bir karınca başka bir karıncaya saldırıyor?!’


Hayır, o şey bir karınca değildi!


İkisi de aynı siyah renkte olduğu için kameraman yanılmıştı. Gördüğü şey, baştan ayağa siyah zırhla kuşanmış, kılıcını ölü karıncanın başından çıkaran bilinmeyen bir ‘asker’di.


Lap.


Kafasında bir delik olan karınca canavar güçsüzce yere sarktı.


“Bu ne…?!”


Siyah ‘asker’ kenara çekildiğinde biraz tanıdık bir yüze sahip genç bir adam kameramana yaklaştı ve ona bağırdı.


"Ağzını aç."


“Affedersin?”


Bu adam kafası karışan kameramana bir konuşma başlatma şansı bile vermedi. Sadece yaralı adamın çenesini tuttu ve bilinmeyen bir sıvıyı boğazından aşağıya döktü.


“Keok?! Keok!!”


Kameraman neredeyse ciğerlerini öksürdü ama yine de tüm sıvıyı yutmayı başardı. Ağzını kapattı ve sordu.


“Sen, sen de kimsin?!”


Ancak genç adam karşılık verme zahmetine bile girmedi ve karıncalarla yüzleşmek için arkasını döndü.


‘N-Ne?!’


Kameraman fazlasıyla telaşlanmıştı ama yine de ayağa kalktı.


‘…Bir saniye bekle.’


Bacakları yeniden hareket ediyordu. Ama hepsi bu muydu?


Geç fark etmişti, ama o tuhaf sıvıyı içtikten sonra kolu da iyiydi.


‘Burada ne oldu? Neler oluyor??’


Bu adam az önce ona bir şey mi yapmıştı?


Bunun dışında mantıklı başka bir açıklama bulamadı.


O anda.


Birdenbire, kameraman sonunda o genç adamın yüzünü nerede gördüğünü hatırladı.


‘O adam olabilir mi?!’


***


Jin-Woo sakince çevresini taradı.


‘……..’


Birliğin spor salonunda Kore baskın ekibinin üyeleriyle en son buluştuğunda, her ihtimale karşı Gölge Askerlerden birini Baek Yun-Ho'nun gölgesine sokmuştu. Şükürler olsun ki bunu yapmıştı.


Görünüşe göre izlediği şey canlı bir yayın değildi, çünkü buradaki durum televizyon ekranında kesilmeden önce gösterilenlerden çok daha kötüydü. İlk önce en zayıf kameramanı kurtarmayı başardı, ancak diğer S-Seviyeli Avcılar hala sayısız karınca canavarla çevriliydi.


‘Şimdi ne yapmalıyım?’


Bu durumla başa çıkmanın en hızlı yolu, Köpek Dişler’i dışarı çıkarmak ve bu sinir bozucu karıncaları, alevlerden oluşan kendine özgü sütunlarla tek seferde süpürmekti ancak, Jin-Woo bunu yaparsa, S-Seviyeli Avcıların güvenliğini garanti edemezdi.


Bu yüzden burada başka bir çözüme ihtiyacı vardı.


Jin-Woo hızla kararını verdi ve başını Demir'e çevirdi.


“Demir!!”


Demir, sanki “Bana bırak!” Der gibi göğsüne erkeksi bir tavırla vurdu.


Daha sonra yüksek sesle kükremek için omuzlarını genişçe açmadan önce, büyük gövdesi bir ileri bir geri sallanarak ileri adım attı.


Woowuhhhhhh-!!!


Bip.


[Demir, ‘Beceri: Kışkırtma Kükremesi’ni etkinleştirdi.]


Bunun etkisi oldukça şaşırtıcıydı. Avcılara saldıran karıncaların hepsi aynı anda başlarını Demir’in yönüne doğru eğdiler. Ve kısa süre sonra hepsi koştu.


“Aferin.”


Jin-Woo hafifçe Demir’in sırtına dokundu ve iblis kralı öldürdükten sonra ödül olarak aldığı iki kısa kılıcı çağırdı.


“İblis Kral’ın Kısa Kılıcı.”


Kılıçlarında mavi bir belirti olan kısa kılıç çifti, ışık büyüsünün parıltısı altında tehditkâr bir şekilde parıldıyordu.


Kkiiiieeeehk!


Kiiechk!


Yüzlerce karınca canavar çığlık atıp aynı anda saldırdığında tüm görüşü bir anda simsiyaha boyandı. Jin-Woo, kısa kılıçların hilelerini daha da zorlamaya başladı. Ve sonra gözden kayboldu.


Kiiiechk!!


Kısa süre sonra karıncalar, sonuna kadar kanlı bir savaşta askerlerle çarpıştı.


Bu arada, durumu herkesten daha iyi durumda olan Baek Yun-Ho, yaralı Avcıları güvenli bir köşeye taşımayı başardı. Neyse ki hepsi hala hayattaydı. Kameraman kısa süre sonra katıldı ve Baek Yun-Ho'ya yardım etti.


Jin-Woo veya daha spesifik olarak Jin-Woo’nun çağırdığı yaratığı, burada bulunan tüm karıncaların ilgisini çektiğinden bu görevi güvenle bitirebilmişti.


“Hah, hah, hah…”


Mah Dong-Wook duvara yaslanmıştı, nefesi sert ve düzensizdi. Sonra onu buraya getiren Baek Yun-Ho'nun kolunu tuttu ve sordu.


“N-Neler oluyor? Kim savaşıyor?”


Mah Dong-Wook’un gözleri odaklanmıyordu. Gözleri yaralanmıştı ve düzgün göremiyordu.


Baek Yun-Ho elini Mah Dong-Wook'un eline koydu.


“Eğitmen Mah. Artık geçti. Her şey düzelecek.”


“…..”


Sonra bakışlarını Jin-Woo'ya çevirdi.


Diğer insanlar henüz bilmiyor olabilir, ancak Baek Yun-Ho'nun, Seong Jin-Woo'nun gerçekte ne kadar güçlü olduğu konusunda şimdiden kaba bir fikri vardı.


Baek Yun-Ho, siyah asker aniden ortadan kaybolduğunda çok sinirlenmiş olabilirdi ancak yerini genç almıştı, ama yine de o, bilinçli olarak farkına bile varmadan yüksek sesle bağırmaya başlamıştı.


‘Lütfen bize yardım et,’ demişti.


Ve sonra, gencin çağırdığı siyah askerleriyle birlikte karıncalara doğru hareket ettiğini gördükten sonra, rahatlama hissi Baek Yun-Ho'yu sardı. O kadar ki neredeyse yere düşüyordu.


Beklendiği gibi…


Seong Jin-Woo, ona ve ekip arkadaşlarına çok fazla sorun çıkaran karıncaları korkutucu bir hızda katletmeye ve yok etmeye devam etti, sanki bu yaratıklar oynanacak bozuk oyuncaklardan başka bir şey değilmiş gibi.


Kiieeehk!!


Ölmekte olan karıncaların çığlıkları her yerde patladı ve neredeyse Baek Yun-Ho'nun başını döndürdü. Ama yine de rahatlayarak içini çekti.


‘Artık iyi olacak.’


Bunu Mah Dong-Wook'a söylemiyordu. Hayır, bunu kendi kendine söylüyordu. Hayatta kalma umudu yüreğinde yeniden alevlendi. Bir Seong Jin-Woo'nun yardımı, 20'den fazla S-Seviyeli Japon Avcı’nın toplamından çok daha güvenilirdi.


‘…Görünüşe göre burada karışmama gerek yok.’


Baek Yun-Ho gülümsedi ve Mah Dong-Wook'un yanına oturdu.


Şimdi tek yapabileceği, böyle sessizce oturup Avcı Seong Jin-Woo'nun işini yapmasını izlemekti. Ardından kameramanın dikkatini Jin-Woo'ya çekti.


“Kamerayı ona doğru tutmalısın. Çünkü çok yakında harika bir şeye şahit olacaksın.”


Kırmızı Kapı olayı ve Avcılar Loncası'nın baskını sırasındaki olay. Bu, Baek Yun-Ho’nun bunca zamandır duyduğu gösteriye şahsen tanık olma şansıydı.


“T-Tamam!”


Kameraman, engel olmasın diye mesafesini korumak için elinden geleni yaptı ve Jin-Woo'nun hareketlerini kamerasıyla yakalamaya çalıştı. Baskın ekibinin Avcılarının işi şimdi bitmiş olabilirdi, ancak kendi işi bitmemişti.


Gulp.


Kameraman tükürüğünü yutmaya çalıştı.


Kiiiehk!


Aynı zamanda, Jin-Woo’nun elleriyle bir karınca yukarıdan aşağıya temiz bir şekilde ikiye bölündü. Daha sonra etrafına bir göz attı. Karıncaların sayısı önemli ölçüde azalmıştı ve bunların yarısından biraz fazlası kalmıştı.


O kadar çok karıncayı öldürmüştü ki sayılarını unutmuştu, ama nefesi hiç değişmemişti. Dürüst olmak gerekirse İblis Kalesi'nin en üst katlarına kıyasla burayı yönetmeyi çok daha kolay bulmuştu.


‘Hızımı biraz daha arttırmalı mıyım?’


Bakış.


Jin-Woo yere gizlice bir bakış attı ve hemen sayısız karıncanın cesetlerinden yükselen siyah dumanlara emir verdi.


“Dirilt!!”


BL: Gençler size güzel bir haberim var. Bugün bu bölümü eve gelip yayınlayayım dedim ve eve geldim yayınlıyorum. Bu arada toplu sayısında ufak bir sayı değiştirip 10 bölüm atmaya karar verdik. Yarından itibaren 10 bölümlük toplu hazırlamaya başlayacağım.1 2 gün içinde toplu hazır olup atılmış olur. Herkese iyi okumalar. Yorum yapmayı beğenmeyi ve emoji koymayı unutmayın.






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 19283 Üye Sayısı
  • 806 Seri Sayısı
  • 39039 Bölüm Sayısı


creator
manga tr