Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler. #Atasözü

Seeking the Flying Sword Path - Bölüm 48: Yola Çıkış


 

Çeviri: Xanaphia Düzenleme: Kharsmi

 

Gece Vakti Yi Xiao’nun Odası.

 

Yi Xiao tek başına çalışıyordu. Titrek mum alevinin yaydığı sarılık, yıldızlarla dolu göğe açılan pencereden gelen mehtabın sarısıyla birleşip odayı aydınlatıyordu.

 

“Baba, yarın Su Tanrısı ile savaşıyor olacağım.” Yi Xiao avcundaki yeşim taşı renkli takısını sıkıca tutarken mırıldanıyordu. “Ölsem de yaşasam da muhtemelen umrunda olmayacak. On yıl oldu. Dünyayı dolaşmak için ayrıldığından beri bir kere bile beni görmek için dönmeden. Sen benim tek yakınımsın. Ailemsin. Nasıl bu kadar kalpsiz olabiliyorsun, nasıl..?”

 

 

Gece Vakti Qin Malikanesinde

 

Qin Yun pencerenin önünde oturuyordu. Avucundan aniden bir kılıç çıkıp üç feetlik uzun bir kılıca dönüştü.

 

Gümüş kılıcı tutarken, Qin Yun’un parmakları kılıcını kenarını nazikçe okşadı. “On üç  yıl oldu. Uçan kılıcımı bunca yıl sadece bugün için biledim!”

 

Bütün gece boyunca yalnız başına orada otururken, şafak belli belirsiz sökmeye başlamıştı.

 

Qin Yun ayağa kalktı ve gümüş kılıcını kınına soktu. Ona sanki İçsel Uçan Kılıcı değilmiş de normal bir kılıçmış gibi davrandı.

 

Kapı gıcırdayarak açıldı.

 

Qin Yun avludan ayrıldı.

 

Hizmetkarlar saygıyla Qin Yun’u selamladı.

 

“İkinci Genç Usta, günaydın.”

 

“İkinci Genç Usta, günaydın.”

 

Qin Yun selamlarını aldıktan sonra talimatını verdi. “Ah Gui, atımı hazırla.”

 

“Hemen, İkinci Genç Usta.” Li Gui aceleyle ahıra gitti ve atı hazırlamak için işe koyuldu.

 

Kısa süre sonra, Qin Malikanesi’nin dışında at hazırdı.

 

Qin Yun atına bindi ve konuştu, “Li Amca, bugün bir yolculuğa çıkıyorum. Akşam dönmeyebilirim.”

 

“Tamamdır.” Li Amca gülümseyerek cevap verdi. Genç Ustası bir yetişimciydi ve böyle yolculuklar yetişimciler için normaldi. Genelde iki haftalık olan yolculuklara sık sık çıkarlardı.

 

“Deh!”

 

Qin Yun hemen atını koşturdu ve kısa sürede malikaneden görülemeyecek kadar uzaklaşmıştı.

 

Henüz sabahın çok erken saatleriydi ve sokaklarda çok az insan vardı. Genelde kalabalık olan Jinglou Sokağına tezgahlarını kurmaya başlamış seyyar satıcılardan başka kimse gözükmüyordu.

 

Qin Yun biraz çörek almak için bir tezgaha yaklaşıp atını durdurdu, “Şişko Liu, bana beş çörek sarsana ordan.”

D.N: Adam şeytan kesmeye giderken çörek alıyor. Bizde yoldan simit alıp okula gidelim :D 

 

“İkinci Genç Usta?” Çörekleri satan şişman adam beş etli çöreği çıkarıp çok değerli ve kırılabilecek şeylermiş gibi dikkatle sarıp Qin Yun’a uzattı. “İkinci Genç Usta, bunlar benden ikram olsun.”

 

“Olmaz öyle.” Qin Yun on sikkeyi doğallıkla fırlattı ve madeni paralar tezgahdaki tabakların yanına elle koyulmuş gibi düştü.

 

Bunlar olurken Qin Yun çoktan dizginleri eline almış uzaklaşıyordu.

 

Şişko Liu paraları alırken kıkırdadı. Yanındaki diğer seyyar satıcılar da aceleyle gelip onu soru yağmuruna tutmaya başladı,

 

“Şişko Liu, o adam İkinci Genç Usta mıydı? Qin Malikanesi’nin İkinci Genç Ustasıydı değil mi?”

 

“Qin Malikanesi’nin ikinci genç ustası ölümsüz bir yetişimciymiş diye duymuştum.”

 

“Vay be, ölümsüz yetişimci olup da çöreğe para mı ödüyor?”

 

Seyyar satıcılar kendi arasında hararetle tartışmaya başlamışlardı.

 

Sonunda Şişko Liu böbürlenir gibi konuşmaya başladı, “Siz ne bilirsiniz? On yıl önce ikinci usta hala çocukken, sık sık benim çöreklerimden almaya gelirdi. En çok benim çöreklerimi seviyor.”

 

 

Qin Yun çörekleri yerken çocukluğu aklına gelmişti, yüzünde istemsizce bir gülümseme oluşmuştu. Köyden şehre taşındıkları zamanlar gözünde canlanmıştı, babasının yaralı kolu daha iyileşmemişti. Annesi biraz çörek aldığında abisiyle paylaşırlardı ama hep yarısından fazlasını kendisi yerdi. Gerçekten bu çörekleri seviyordu. Babası iyileştikten sonra da Şişko Liu’nun çöreklerinin daimi müşterisi olmuştu.

 

Çörekleri bitirdikten sonra tekrar atını dörtnala koşturmaya başlamıştı. Güneşin yarısı doğuda gözükür olduğunda, şehrin doğu kapılarına gelmişti.

 

“Yi Xiao daha gelmemiş mi?” Qin yun etrafına bakındıktan sonra atından inip şehir kapısının dışında beklemeye başladı.

 

Biraz bekledikten sonra, uzakta açık mavi elbiseli bir kadının doğu kapılarına doğru at sürdüğünü gördü. Yi Xiao’yu gördüğü anda tanımıştı.

 

Qin Yun da atına bindi, “Geldin mi?”

Ç.N: Bu Çinliler de geldiğini gördüğü birine ‘geldin mi’ diye soruyo galiba bizim gibi :D /

 

Yi Xiao gülümseyerek cevapladı, “Biraz erken gelmişsin bakıyorum.”

 

“Bugün için uzun zamandır bekliyordu. Ayrıca Bayan Yi, sana teşekkür etmeliyim.” dedi Qin Yun. Yi Xiao’nun toplamış olduğu bilgiler kendisininkinden çok daha fazlaydı. Eğer kendi planıyla devam etseydi, büyük ihtimalle ciddi pişmanlıklar yaşayacaktı.

 

Yi Xiao mütevazi bir şekilde cevapladı, “Ben her türlü harekete geçecektim. Ayrıca seni davet eden de benim. Dert etme.”

 

“Hadi gidelim o zaman.”

 

İkili bekletmeden at sırtında ilerlemeye başladı.

 

İki cesur at geniş yollarda dört nala koşturuyordu. Ara sıra yolda köylü gruplarıyla karşılaşıyorlardı. Köylüler çocukları taşıyan at arabalarıyla beraberdiler. Genellikle, at arabalarında yirmi çocuk oluyordu. Bazıları sersemlemiş haldeyken bazıları ellerinde bayat ekmekleri kemiriyordu ama hepsinin ortak yönü gözyaşları içinde olmalarıydı.

 

“Ayın 28’i köylerdeki çocukların Su Tanrısı’na verileceği gün.” Qin Yun açıklamak istercesine konuştu, “Kesinlikle 28’i olmalı, ne bir gün erken ne bir gün geç! Su Tanrısı’nın malikanesine özel izni olmadan, on kilometreden fazla yaklaşan her insan sorgusuz sualsiz öldürülüyor.”

 

“Ulu Hakimiyet Eyaleti çok büyük. Çevresindeki yirmi eyalet şehrinde milyonlarca insan yaşıyor. Uzaktaki bazı yerleşimlerden gelenler çocukları Su Tanrısı’na 300-400 kilometrelik mesafelerden getiriyor. Bu yüzden günler öncesinden yola çıkmak zorunda kalıyorlar. Çok sıradan bir hale gelmiş. Her yıl çocukları götürdükleri için köylüler bu yolculuk konusunda iyice tecrübelenmiş.” dedi Qin Yun.

 

Hepsi alışmış artık.

 

Qin Yun kalbine hançer saplanmış gibi hissetti. Böyle günler iki asırdır devam ediyordu.

 

Yi Xiao kararlı bir şekilde cevapladı, “Önümüzdeki günlerde böyle tecrübelere gerek kalmayacak.”

 

Qin Yun da onayladı, “Evet, önümüzdeki günlerde..”

 

“Dıgıdık. Dıgıdık. Dıgıdık.”

 

Atlar doğrudan Su Tanrısı’nın malikanesine yardırıyordu.

 

Yükseltilmiş Bölge’deki Bir Köy.

 

Chang’er ve üç kişilik ailesi tutsak edilmişti,

 

Sırık kadar uzun adam, beraberinde iki kişi getirmişti ve kilidi açtı.

 

“Kardeş Er, dışarı çık.” dedi.

 

Hapisteki kadın hemen sırığın üzerine atıldı, “Bebeğim nerede? Nerede yavrum?”

 

Sırık sakince cevapladı, “Çocukları teslim edecek olan konvoy dün ayrıldı.”

 

Kadın şok içinde sendeledi ve yere düştü, konuşacak hali kalmamıştı adeta.

 

“Xiao E, yavrumuzu kurtaramadık.” Chang’er kucağındaki diğer çocuğa kızarmış gözleriyle sarıldı. Çocuk hala uykulu gibiydi.

 

“Hayır, hayır…” gözyaşları kadının yanaklarından akıyordu. Yapabileceği hiçbir şey olmadığını biliyordu. Yıllar boyunca, nesiller boyunca, bu lanet olay iki asırdır devam ediyordu!

 

 

Ulu Hakimiyet Eyaleti’nin çevresindeki yirmi eyalet şehirlerindeki, sayısız köylünün ve ailenin kalbi kırıktı. Ama Su Tanrısı güçlüydü. İsteklerini yerine getirmekte başarısız olmanın sonucu cezalandırılmaktı. Şeytanları bir köyü katletmesi için yollaması hafif bir ceza sayılırdı, ciddi bir ceza ise sayısız köyü yerle bir edebilen sellerdi. Sel felaketiyle çok daha fazla ölü ve yaralı oluyordu.

 

Qin Yun ve Yi Xiao kısa sürede yüz kilometre kadar ilerlemişlerdi. Hedeflerine ulaştıklarında güneş tepeye çıkmıştı.

 

Qin Yun eliyle ilersini işaret etti, “Önümüz Şeytan Dağı Kampı, Ulu Hakimiyet Eyaleti’nin sayısız köyünden çocuklar Şeytan Dağı Kampı’na getiriliyor. Su Tanrısı’nın malikanesinden beş kilometre uzaklıkta! Sıradan köylülerin bu kadar yaklaşmaya izni yok.”

 

Yi Xiao yüzünde gülümseyerek sordu, “Kardeş Qin, Su Tanrısı’nın malikanesine on kilometreden fazla yaklaşmanın yasak olduğunu, bu alana girenlerin sorgusuz sualsiz öldürüldüğünü söylemiştin. Şimdi biz beş kilometre kadar uzağına gelmişiz?”

 

Qin Yun onayladı, “Evet, birazdan kamptaki şeytanlar bize saldırmaya başlar. Ama onların keyfini bekleyemeyiz. Önce biz saldıralım ve tüm kampı silip süpürelim! Açılış hamlemiz olsun.”

 

Yi Xiao da bu fikirdeydi, “Su Tanrı'nın malikânesi etrafından dağılan oluşumlar yaklaşık dokuz kilometre boyunca uzanıyor. Bizi çoktan fark etmiş olmalı. Bakalım tüm kampı temizleyince hala bize sinek muamelesi yapabilecek mi?”

 

“İkimiz de henüz Kaynak Alemi’ne girmedik. Yani kendisi gelmeye cesaret edemezse gitsin kendini öldürsün artık.” Dedi Qin Yun, “Belki de ona göre, sadece avızdır.”

 

İkili güle oynaya sohbet ediyordu.

 

Kısa süre sonra at sırtında kampa yaklaştılar. Şeytanlar çeşitli köylerden teslim edilen çocukları alabilmek için kampı dağın eteğine kurmuşlardı.

 

Bir gözcü kulesinin tepesine tüneyen iki şeytan karşıdan gelen çifti görmüştü,

 

“Ha? Daha ayın 28’i olmadı, neden insanlar gelmiş buraya?”

 

“Çocuk getirmemişler mi?”

 

“Su Tanrısı’nın yasak bölgesine girmeye mi cüret etmişler?”

 

İki şeytan karar vermekte zorlanır halde birbirine bakıyordu.

 

Sonunda şeytanlardan biri yüksek sesle bağırdı, “Lider, düşmanlar yaklaşıyor! Bir adam ve bir kadın!”

 

Çok geçmeden Şeytan Dağı Kampı’na bir kargaşa hakim olmuştu. Kimi şeytanlar elinde kızarmış insan etiyle ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çocukları Su Tanrısı’na götürmekle görevli şeytanlar Su Tanrısı’nın en güvendiği şeytanlarıydı. Birer birer kampın girişine geldiler ve gerçekten de  at sırtında bir çiftin geldiğini gördüler.

 

“Bir adamla kadın bize saldırmaya cesaret edecek mi gerçekten?”

 

“Bu ne küstahlık. Adamı yakalayıp yiyin! Kadını hemen yemeyin önce biraz eğleniriz.”

 

Şeytan grubundan bunlara benzer haykırışlar yükseliyordu.

 

Keskin kulaklı bir şeytan aklına bir şey gelmiş gibi yüksek sesle haykırdı, “Lider, Yeşil Diş Dağı’nı yerle bir eden yetişimcilerin de bir adam ve kadın olduğunu duymuştum.” Anında ortama sessizlik hakim olmuştu. Zayıf şeytan lideri’nin gözleri birden açıldı, gözleri çana benziyordu.

 

“Bu adamla kadın, Yeşil Diş Dağı’ndakiler mi?”

 




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 915

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 863

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 712

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 678

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 560

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 497

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 466

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 464

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 409

Sovereign of the Three Realms
Sovereign of the Three Realms
Beğeni Sayısı: 406

Popüler Orjinal Seriler

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 172

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 135

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 134

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 132

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 115

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 112

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 48

Angoria
Angoria
Beğeni Sayısı: 43

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 41

Site İstatistikleri

  • 7733 Üye Sayısı
  • 159 Seri Sayısı
  • 11950 Bölüm Sayısı


creator
manga tr