Bölüm 183: Kasaba’nın İnşa Planları

avatar
1526 2

Release That Witch - Bölüm 183: Kasaba’nın İnşa Planları


 

 

Çevirmen:Lodos

 

Masanın üzerindeki parlak siyah taşa bakan Bülbül: Bu da ne?” diye sordu.

 

“Obsidyen. diyen Roland başını kaldırmamıştı çünkü planını çizmekle meşguldü.

 

“Obsi... ne?”

 

“Hayır, saçmalıyorum.” diyen Roland iç geçirdi. Sadece şekline ve rengine bakarak bunun ne olduğunu nasıl bilebilirdi ki? Sonuçta, jeoloji uzmanı değildi. Cevherleri geç, saf bir metali bile ayırt etmeyi garanti edemezdi. Kafasındaki bilgi ona sadece çoğu cevherin karışık elementler içeren bileşikler olduğunu ve saflıklarına göre renk çeşitlilikleri olduğunu söylüyordu. Örneğin; demir cevheri birbirinden tamamen farklı görünen hematite, pirite, siderite bölünebilirdi. Özellikle pirit arada sırada açık sarı metalik bir renge bürünürdü. Sıkça altın sanılırdı bu yüzden bir diğer ismi de ‘aptal altını’ idi.

 

Isıya dayanıklılığı konusunda ise; bir bileşiğin sabit bir erime noktası olmazdı. Çünkü içinde yabancı maddeler ve elementler bulunurdu. Ayrıca farklı sıcaklıkları deneyerek farklı maddeleri birbirlerinden ayırt edebilmeleri de imkansızdı. Buna ek olarak metalik elementler iyon halinde olduklarından dolayı nasıl ayrılacakları bilinmediği sürece direkt eritmek faydasız olurdu.

 

“Demek bilmediğin bazı şeyler de var?” diyen Bülbül şaşırarak sormuştu bunu.

 

“Bolca var hem de. diyen Roland tüylü kalemini koydu ve bir fincana siyah çay dökerek: “Sen de ister misin?” diye sordu.

 

“Hayır. diyen Bülbül elini salladı: “Bu arada sığır eti kurutulmuş balık kadar lezzetli değil. Bundan sonra çekmecene kurutulmuş balıklar koysan iyi olur.”  Roland bir süre sessizce bekleyerek sanki onu duymamış gibi rol yaptı.

 

Cevheri ise baş simyageri Kyle Sichi’ye vermeye karar vermişti. Sonuçta mineraller az da olsa çok da olsa radyoaktifti. Sanki bir dekorasyonmuş gibi ofisinde bırakması çok mantıklı bir seçim olmazdı.

 

Aniden son zamanlarda dönüşen Soraya’nın yeteneği sayesinde bir sürü şey yapabileceğini fark etti.

 

Öncelikle halkın refah düzeylerini artıracak bir musluk suyu sistemi oluşturacaktı. Yorucu bir günün ardından eve ter içinde dönen insanlar banyo yapma ihtiyacı duyacaklardı ama su deposunun boş olduklarını fark ettiklerinde su çekmek için iyice yürümeleri gerekecekti. Bu his berbattı. Dahası Roland yüzünü veya ellerini bir su tankından yıkamaktan nefret ediyordu. Daha da berbatı tanklar nadiren temizleniyordu. Yakından baktığında tankın dibinde gezinen tortuları görebiliyordu.

 

Su getirebilmek için su kulesi kullanırlarsa çok sıkıntı olmazdı. Kırmızusu Nehri’nden gelen suyu buhar motoruyla su kulesine pompalayabilirlerdi. Daha sonra da basit sifon prensipleri sayesinde boru hatlarıyla akan suları her eve dağıtabilirlerdi. Bu sayede de otomatik bir su tedarik sistemi oluşturulmuş olurdu. Roland’ın bugüne kadar bunu uygulamamış olmasının nedeni... Yetersiz malzeme idi.

 

Demir veya bakırdan yapılmış borular kullanması gerekiyordu. Ama pas önleyicisi olmayan demir borular birkaç yıl içerisinde ciddi hasarlar görebilirdi. Bakır borular mükemmel bir seçimdi. Paslanmaya karşı dayanıklıydı. İç kısımlarında kabuklanma da olmazdı. Zehirli bir madde de değildi. Hatta su bakır iyonları sayesinde arıtılmış gibi olacaktı. Ancak bu boruları üretebilmek için gereken parayı nereden bulacaktı? Kuzey Yamaç Madeni’nin mahsulleri, lüks ürünler almaya yetmezdi. Modern zamanlarda bile bakır boru hatları yalnızca yüksek kaliteli konaklarda kullanılabiliyordu.

 

Şimdiye dek Sınır Kasabası cevher ihraç etmek yerine demir külçeler ihraç etmişti. Bu nedenle Roland, yapacağı borular demir veya bakır olsun, kar etmek yerine sadece zevk için su tedariğinde kullanmaya gönülsüzdü.

 

Ama şimdi işler farklıydı. Soraya’nın kaplama büyüsüyle metal olmadan boru hattı yapabilirdi. Örneğin bir kalıp olarak demir boruyu alır, kağıdı etrafına sarar ardından da Soraya’nın kaplama büyüsünü kullanırdı. Daha sonra kağıdı ayırarak ihtiyacı olan boruyu elde ederdi. Bu tür borular basınca dayanıklı olmayacaktı. Ama kapalı çukurlara yerleştirildikleri sürece yeterli olacaklardı.

 

Yapmak istediği ikinci şey ise bir güç kaynağı sistemiydi. Kısa sürede kasabanın tamamına yaymanın mümkün olmayacağı ihtimali vardı. Fakat Roland, uzun süredir kalenin ışıklarla bezenmiş bir halini hayal ediyordu. Loş mum ışığının altında okuma yapmak oldukça acı vericiydi ve gözlere büyük zarar veriyordu. Dahası yaz da yakında gelecekti. Yani akşamları yeterince bunaltıcı olacaktı. Meşalelerin ve mumların yandığı bir odada olmak... Ne kadar kötü olurdu!

 

Şimdi jeneratörleri ve elektrik telleri vardı. Bu yüzden kalenin elektrik çağına geçmesi imkansız bir şey değildi. Ampullerin ince telleri konusunda da... Roland tungsten lamba tellerinin icadından önce parlak lambalar için yaygın olarak karbonize-bambu tellerin kullanıldığını belli belirsiz hatırlıyordu. Ayrıca bambu nadir bir madde de değildi. Kırmızusu Nehri’nin güneyindeki ormanda oldukça çok bulunuyordu.

 

Ama Sınır Kasabası’nın şu an ihtiyaç duyduğu asıl şey, döküm tesisleriydi. İşlenmiş demir, mekanik üretim ve silah imalatıyla direk olarak dengeliydi. Bu da kasabanın hayatta kalması için gerekliydi.

 

“Sen... Kule mi çiziyorsun?” diyen Bülbül masaya oturup merakla sordu.

 

Sayılır... diyen Roland başını sallayarak konuşmaya devam etti: “Fakat içi boş. Bu sayede yakıt ve cevherle doldurulabilir. Bacalı fırınlarla hemen hemen benzer işlevlere sahip.”

 

Bu, bacalı fırının gelişmiş versiyonu olan ‘dik fırın’ idi.

 

 

Roland, inşaat alanını ziyaret etmiş ve Lesya’nın tasarladığı bacalı fırını incelemişti. Dürüst olmak gerekirse yapı dik fırına oldukça yakındı. Ancak kapasitesi daha azdı ve elde edebileceği sıcaklık da daha düşüktü. Soraya’nın yeteneği dönüşerek ısıya dayanıklı tuğlalar yapabilme imkanı sağlamasaydı başlangıçta bir düzine bacalı fırın inşa etmeyi amaçlıyordu.

 

Ancak şimdi ısıya dayanıklı tuğlalarla daha yüksek bir sıcaklığa çıkabilen ve daha yüksek bir mahsule ulaşabilen dik fırınlar kurmayı düşünüyordu.

 

Yeni tasarlanan dik fırının yüksekliği yaklaşık sekiz metreydi. Bacalı fırınının dört katı kadardı. Fırın kule şeklindeydi ve en büyük kısmı üç metre genişliğindeydi. Çökmesini önlemek için altına taşıyıcılar yerleştirilmişti. Fırın duvarının üst kısmı daha inceyken alt kısımları daha kalındı. Dik fırının tam ortası yarım metre kalınlığındaydı. En içteki katman, ısıya dayanıklı olan tuğlalarla yani Soraya’nın kaplamalarıyla sarılmıştı. Aynı zamanda bir buhar motorunun sürekli olarak fırının karnına taze hava gönderebildiği bir hava giriş deliği de vardı.

 

Fırın için buhar makinesinin gücünü tam olarak kullanmak amacıyla Roland bir de otomatik besleyen donanım seti tasarlamıştı. Kasabada beş ya da altı tane dik fırın inşa edildiğinde pik demir mahsulü katlanacaktı.

 

 

Çizimini bitirdikten sonra Roland ağrıyan bileklerini ovuşturdu. Masanın çekmecesinden bir kutu çıkardı ve Bülbül’ün önüne itti.

 

Bülbül şaşırmıştı: Bu n-ne...?

 

“Eh... Sana daha önce vermeyi planlıyordum. Ama dekoratif desenleri oymak biraz zamanımı aldı. Fabrikadaki makinelere pek aşina değilim.” diyen Roland gülümseyerek konuşuyordu:da bir bak hadi.

 

Kutuyu açan Bülbül heyecanı yüzünden çığlık atmasını engelleyememişti.

 

Kutunun içinde iki tane altıpatlar vardı. Carter’ın düello sırasında kullandığı prototiplerden farklıydı. Altıpatlar silahlar parlak bir gümüşten yapılmıştı ve öyle cilalanmıştı ki Bülbül kendi yansımasını bile görebiliyordu. Sapına ve gövdesine zarif dekoratif desenler kazınmıştı. Namluya ise Bülbül’ün adı oyulmuştıu: “Veronika’ya...”

 

Roland bunu uzun zamandır planlıyordu. Taşınması ve mermi yüklemesi zor olan çakmaklı tüfeklerle karşılaştırıldığında yeni icat edilmiş altıpatlar silahlar büyük ölçüde gelişmişti Hem epey güvenli idi hem de yüksek bir ateşleme sıklığı vardı. Bu güçlü silahın, Bülbül gibi oldukça çevik bir cadının elinde nasıl bir güç oluşturacağını görmeyi sabırsızlıkla bekliyordu Roland.

 

“Teşekkür ederim.” diyen Bülbül iki altıpatları da alırken gülümsedi. Ardından masadan zıplayarak atış pozisyonu aldı: Bana bunları nasıl kullanacağımı öğretir misin?” diye sordu.

 

“Tabii ki.” diyen Roland başını salladı. Roland, beyaz kıyafetleri içinde, yüzüne parlak ve neşeli bir gülümseme yayılmış olan Bülbül’ü görünce ne kadar muhteşem bir şey yaptığını anlamıştı: “Zor değil. Sadece hedefe gizlice yaklaşman yeterli. Ardından tetiği çekerken şöyle de: ‘Ecelin geldi.’ ”

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18389 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37598 Bölüm Sayısı


creator
manga tr