Cilt 7 Bölüm 55B [ Hisar Şehri Kakofonisi ] (2/3)

avatar
1257 3

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 7 Bölüm 55B [ Hisar Şehri Kakofonisi ] (2/3)


Çevirmen : Clumsy



――Sürünün uzak göklerde göründüğü sıralarda Heinkel, Belediyeye varmıştı.

 

Orada bulunan insanlar, Hisar Şehrine yerleştirilen garnizonun atanmış komutanlarıydı.

 

Yani başlangıçta o şehre gönderilmiş biri olup sonradan Hisar Şehrinin işgaliyle Priscilla’nın―― ya da daha doğrusu Abel isimli adamın safına geçmiş olan İkinci Sınıf General Zikr Osman ve adamları.

 

Ve bir de ormanda yaşayan bir avcı kabilesi olan, nüfus olarak İmparatorluk Askerlerine yetişemeseler de bireysel güçte hiçbir şekilde aşağı kalmayan Shudraq Halkı ve kabilenin reisliğini üstlenmiş olan Mizelda.  

 

İşte Heinkel’in Belediyeye vardığı sıralarda bu iki taraf, geleceğe yönelik bir tartışmayı yüz yüze yürütmekle meşguldü.

 

Priscilla kehanete benzer alametlerden bahsetmiş olsa da Heinkel onun geleceği öngörme gücü olduğuna inanmıyor ama aynı zamanda normlardan bu denli uzak birinin gözlerinin gücünü hafife almaması gerektiğini de biliyordu.

 

Bu Priscilla’ya has bir şey değildi; özel güçleri ve alın yazıları olan bireylerin her biri sıradan insanlara kıyasla daha sağlam perspektiflere sahip olurdu.

 

Dünyaya daha yüksek bir noktadan bakabilenler, diğerlerinden daha farklı bir manzaraya tanıklık ederdi. Ve ortalama bir insandan―― ya da daha doğrusu sıradan bir insandan daha fazlasını görebilenler, o sıradan insanları asla anlayamazdı.

 

Heinkel ömrünün geride kalan kırk yılında bunu acı bir şekilde deneyimlemişti.

 

Dolayısıyla hiçbir şeyi sırf anlamıyor diye kulak vermeden geçiştirmezdi.

 

Priscilla’nın sözlerini kulak ardı etmeyip Belediyeye gelme sebebi de buydu.

 

Derken――

 

Mizelda: [――――]

 

Pencerenin dışında bir anormallik sezen ilk kişi olarak Mizelda koklanmaya başladı, bir şeyler sezmişçesine bir ifadeye büründü.

 

Shudraq Halkının eski kabile reisi olan genç kadın, Hisar Şehrini ele geçirme mücadelesinde bir bacağını kaybetmişti. Ve sağ bacağının dizden aşağısındaki eksikliği, oraya bağlayıp baston gibi kullandığı bir çubukla telafi emekteydi.

 

Her yürüyüşünde bastonundan bir ses çıkıyor, yine yaptığı her dönüşe aynı ses eşlik ediyordu.

 

Delici gözlere sahip hırpani güzel Mizelda’nın kaskatı kesilişiyle birlikte onunla aynı ortamda bulunan Heinkel ve Zikr ikilisi de bir terslik olduğunu anlayarak bakışlarını aynı yöne çevirdi.

 

Ve sonra da gökyüzünden yaklaşan siyah nokta kümesini görmeleriyle birlikte Zikr, kendi kendine mırıldandı.

 

Zikr: [――Bir uçan ejder sürüsü.]

 

Mizelda: [――Hk! Zikr! Askerlerine komut ver hemen! Ben de Shudraqları harekete geçireceğim!]

 

Esasında Mizelda, tehlikeyi fark eder fark etmez Belediye çatısına muazzam bir tekme atıp Zikr’in geniş omuzlarının üzerinden çatıya atlamasını bilirdi.

 

Ama çok yakın zamanda bir bacağını kaybettiği için dışarıya atlamak yerine merdivenlerden büyük bir hızla, seke seke alçalmaya başladı.

 

Onun hızına yetişen Zikr ise boş ifadesine bir keskinlik katıp haykırırken,

 

Zikr: [Çanı çalın! Düşman saldırısı! Gökyüzünden geliyorlar!]

 

Tüm Hisar Şehrini kritik bir duruma karşı uyarmaları adına yardımcılarını harekete geçirdi.

 

Geri kalanların tepkilerini gören Heinkel de elini belindeki kılıca götürdü. Ve kuvvetli, keskin çanlar çalarken dilini şaklattı.

 

Zikr: [Heinkel-dono! Priscilla-dono ner…]

 

Heinkel: [Priscilla Hanım köşkünde. Bir şeyler olacağını biliyordu. Hızlıca harekete geçecektir.]

 

Zikr kendi etrafında dönerken Heinkel, dikkatini gökyüzündeki düşman gölgelerine verdi.

 

Yalnızca birkaç saniye içerisinde fark edilir şekilde kararan gölgeler, giderek genişleyerek, muazzam bir hızla şehre yaklaşmaktaydı. Kaybedecek tek bir saniyeleri bile yoktu.

 

Heinkel: [Bunun bir düşman saldırısı olduğunu varsayarsak, saldırganın kim olabileceği hakkında herhangi bir fikrin var mı?]

 

Zikr: [―― Uçan ejderlerin sayısı olağanüstü düzeyde. İmparatorluk Başkentinde bu kadar ejder sürücüsünü harekete geçirecek güç yok, yani… Geriye tek bir olasılık kalıyor.]

 

Heinkel: [Ee, neymiş o olasılık!?]

 

Heinkel’in kelimeleri kabalaşırken Zikr, dolambaçlı konuşma şeklini hızlandırmaya çalışıyordu.

 

Heinkel’in yoğun baskısı sonrasındaysa bir anlığına duraksayarak,

 

Zikr: [Uçan Ejderlerin Generali, Madelyn Eschart… Ejderleri o kontrol ediyordur. Başka bir deyişle…]

 

Heinkel: [Siktir, Dokuz İlahi Generalden biri yani… Hk.]

 

Heinkel, bahsi geçen ismi tanıyarak kafasını kaşıdı.

 

İmparatorluğun iç işleyişi konusunda uzman sayılmazdı ama Lugnica Krallığı Kraliyet Muhafızlarının Komutan Yardımcısıydı. Ve pozisyonu gereği diğer ülkeler konusunda çoğunluğa kıyasla çok daha bilgiliydi.

 

Hiç değilse İmparatorluğun en üstün askeri gücünü teşkil eden Dokuz İlahi Generalin isimleri ve mahlaslarını işitmişti.

 

Görünüşe göre hepsi de olağanüstü güçlere sahip savaşçılardı ve onlara yalnızca Kraliyet Muhafızlarının Komutanı olan Marcos’un da dahil olduğu ufak bir grubun fertleri kafa tutabilirdi.

 

Ve elbette bir de Krallığın en güçlü kişisi olan Kılıç Azizi. Ama――

 

Heinkel: [Birileri Reinhard’la kapışan bir adam gibi bir saçmalıktan bahsetmişti sanki…]

 

Vollachia İmparatorluğunun en güçlü kılıç ustasının Reinhard kadar iyi olduğu söyleniyordu.

 

Elbette ki Dokuz İlahi Generalin de kendilerince güçlü ve zayıf yönleri vardı ama o kişiyle aynı seviyede bir canavarın saldırısına uğrama düşüncesi Heinkel’in gözünde kabusların en beteriydi.

 

Her şeyden önce bu İmparatorluğa gelmeyi bile hiç istememişti.

 

Yalnızca kafasına göre Vollachia’ya gitme kararı alan Priscilla’ya yolculuğunda eşlik etmişti. Hisar Şehrinin varlığına da yıkımına da zerre kadar ilgi duymamıştı.

 

Ama――

 

Heinkel: [Priscilla Hanımın canını sıkmayı göze alamam… Priscilla Hanım Hükümdar olsa bile beni defettiği sürece hiçbir anlamı olmaz.]

 

Priscilla tuhaf bir tipti ve nihayetinde aklından neler geçtiğine dair hiçbir fikri yoktu.

 

Sebep her ne ise şimdilik Heinkel’i yanında tutuyordu ama Heinkel işe yaradığını kanıtlamadığı takdirde bir kenara atılır ve elleri boş kalırdı.

 

İşte buna izin veremezdi. Priscilla şu an için Heinkel’in tutunabileceği tek daldı.

 

Heinkel: [Boş sohbetlere ayıracak vaktimiz yok. Şu uçan ejder sürüsünden kurtulalım hadi. Zikr, sen her şeyi gözetmek için buradasın!]

 

Zikr: [Niyetim de o zaten, peki ya sen, Heinkel-dono?]

 

Heinkel: [――Kafama ne eserse onu yapacağım.]

 

Zikr ve Mizelda’nın aksine Heinkel’in komuta edecek bir askeri ya da yancısı yoktu.

 

Ki olsa bile Kraliyet Muhafızları Yardımcı Komutanı unvanı yalnızca laftaydı. Temel askeri stratejiler üzerine çalışmayı uzun bir zaman önce bırakmıştı ve daha da önemlisi, hiç kimse onun talimatlarını dinlemezdi.

 

Haliyle Heinkel’in yapabileceği tek bir şey vardı.

 

Heinkel: [――――]

 

Karara vardıktan hemen sonra Zikr’in yanıtını bile dinlemeden Belediyeye balkonuna doğru koşturduğu gibi kendini aşağıda uzanan şehre doğru bıraktı.

 

Ayaklarını uzun bir binanın çatısına ulaştırdı, ardından orayı tekmeleyerek bir başka binaya koşturdu. Bu sıçrayışları tekrar ede ede, rüzgârda yıkana yıkana şehri kuşatan hisarın tepesine yanaştı.

 

Uçan ejder sürüsünün yöneldiği batı surlarının tepesine ulaştığı andaysa derin bir nefes aldı.

 

Çan sesleri çoktan düşman saldırısı uyarısıyla tüm şehre yayılmıştı; şehir tamamen birbirine girmiş, halk arasında bir kargaşa patlak vermişti, muhafızlarsa kaosu bastırma amacıyla haykıra haykıra vatandaşları tahliye etmeye çalışıyordu.

 

Heinkel: […Ahh, kahretsin.]

 

Havadaki koku fark edilir ölçüde değişmiş, Heinkel’in dilinde duyumsadığı tükürüğün tadı acılaşmıştı.

 

Ve savaşın, kanın ve çeliğin varlığı yaklaştıkça kulaklarının derinliklerinden yükselen o hayali, tiz sesi dinlemeye mecbur bırakılmıştı.

 

Heinkel gibi İmparatorluk Askerleri de batıdaki surlara koşturmaktaydı.

 

Zikr tahminlerinde yanılmıyorsa saldırgan, Dokuz İlahi Generalden biriydi. Peki İmparatorluğun Birinci Sınıf Generallerinden biriyle savaşmaya nasıl hazırlanabilirlerdi ki?

 

Hele de aynı bayrak altındayken bunun ne denli yanlış olacağını hiç düşünmemişler miydi? Yoksa savaşabildikleri sürece her şey mübah mıydı? Savaşarak ölecek olmak onları tatmin etmeye yeter miydi?

 

Heinkel: [Siktirin, siktirin, siktirin, siktirin gidin, hepiniz siktirin gidin…!]

 

Kaynayan, zonklayan, kapkara bir sıcaklık göğsünden tüm vücuduna yayılıyordu.

 

Kalbinde başlayarak iç organları ve alt karnına, oradan uzuvları ve parmaklarına geçen karanlık sıcaklığın tadını çıkartan Heinkel, dişlerini neredeyse kırılacak sertlikle gıcırdatıyordu.

 

Ardından eli belindeki kılıca, yani “Astrea’ya” uzandı ve kabzasından sıkıca kavradı.

 

Ve sonra da――

 

Heinkel: [――Hepinizin cehenneme kadar yolu var, orospu çocukları!!]

 

Diyen Heinkel’in kılıcı dayanılmaz bir öfkeyle uğuldarcasına açığa çıktı, önünden geçmekte olan bir uçan ejderin kalın boynu fışkıran kanlar eşliğinde parçalara ayrıldı.

 

#Bu bölüm diğerlerine göre biraz daha kısa olduğu için bekletmeden hemen atayım dedim. Az olaylı ama dökülecek bolca kana merhaba diyen bir bölüm oldu. Bundan sonra bol bol kan, ter, gözyaşı göreceğiz herhalde. Tam bir cepheyi çözüyoruz derken bir diğeri geliyor ama yazarımız sağ olsun bu artık beni hiç şaşırtmıyor. Öyleyse bir sonraki bölümde yeni heyecanlarla görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 45112 Üye Sayısı
  • 398 Seri Sayısı
  • 44158 Bölüm Sayısı


creator
manga tr