Cilt 6 Bölüm 40 [ Yıldızlar Tarafından Terk Edilmiş ] (2/2)

avatar
816 11

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 6 Bölüm 40 [ Yıldızlar Tarafından Terk Edilmiş ] (2/2)


Çevirmen : Clumsy



Sırt üstü yere çakılarak kendinden geçmişti. Tam bir panik halindeydi – Subaru, artık panik halinde olmanın normallik halinden daha normal olup olmadığını bilemiyordu.

 

[Subaru: Ne haltlar…]

 

… dönüyordu. Ağzındaki kumları tüküren Subaru’nun sözlerinin devamını getirecek vakti yoktu.

 

Çünkü gözlerinin önünde duran heybetli figür, ona ne haltlar döndüğüne dair bir yanıt sunuyordu.

 

[Subaru: ….……………]

 

Subaru’nun hemen dibinde duran şey, gecenin boyadığı arka plandan kendisine bakan devasa bir gölgeydi. O devasa gölge, uzuvsuz bir bedene, yapış yapış bir tene sahipti. Ağzına dizili korkunç dişlerle vahşi görünüyordu – ve Subaru’ya kalırsa bir toprak solucanına benziyordu. Korkunç, devasa bir toprak solucanına. Uzunluğu en aşağı on metre olan – bir toprak solucanı canavarına.

 

[Subaru: B….]

 

Bu dünya canavarlarla mı doluydu? Subaru’nun gördüğü her sahne gerçeklikten kopuktu ve kalbine sakinleşmesi için şans tanınmıyordu. Şimdi bile, bu son kriz kendisine yaklaşırken oturup da kaderinden yakınma fırsatı bulamıyordu.

 

[Subaru: Bu, lanet olasıca… hk–]

 

Kumlarla kaplı halde kendisini ayağa kaldıran Subaru, kafasını salladı. Büyük ihtimalle az önce onun bölgesine giriş yaptığı için o toprak solucanı tarafından saldırıya uğrayıp uçurulmuştu. Ya öyleydi ya da Subaru yalnızca onun soluklanmak için çıktığı noktada duruyordu. Her halükarda toprak solucanı tarafından kumlara fırlatılmıştı ve dahası–

 

[Subaru: Beni kendi halime bırakmayacak…!]

 

Fazlasıyla dezavantajlı bir duruma düştüğünü anlayan Subaru, etrafına bakındı. Henüz kuleden dışarı olsa olsa dört adım atmıştı. Korkakça olsa da bu yaşananlardan sonra yeniden binaya koşup hayatta kalmak, seçenekleri arasındaydı.

 

Fakat etrafına bakındığı anda şansına lanetler okudu. Çünkü toprak solucanının darbesiyle havaya uçurulduğunda kumlarda yuvarlanmış ve kuleden uzaklaşmıştı. Solucansa onun kuleye dönmesini engellemek istercesine Subaru’yla kulenin arasına geçmişti, yani Subaru’nun toprak solucanının devasa bedenini aşması gerekecekti.

 

[Subaru: Öyleyse…]

 

Çöle doğru koşturacak olsa bile solucan onu er ya da geç yakalardı. Öncelikle bu, tek toprak solucanı olmayabilirdi; büyüklüğü hesaba katılınca bu solucanın çölün efendisi olma ihtimali yüksekti ve bunun yarısı kadar ikinci bir solucanın varlığı bile epey büyük bir tehdit teşkil ederdi. Subaru’nun koca bir sürünün saldırısına uğrama ihtimalindense bahsetmeye dahi gerek yoktu…

 

[Subaru: Bu durumda kaçma seçeneğinin bir gerçekçiliği var mı ki?]

 

Bu dünyanın çabucak öğrettiği nezaketten nefret etmişti. Ve bu sırada toprak solucanı, bu durumdan nasıl kurtulacağı üzerine kafa yormakla meşgul olan Subaru konusunda kararını vermiş gibi görünüyordu.

 

Gözsüz kafasını ağır ağır Subaru’ya çevirmiş ve ağzını açmıştı. Kafasındaysa kıvrımlı bir boynuz vardı – oldukça gerçeküstü bir hissiyattı.

 

[Subaru: Tek sefer, tek seferde içeri girmem gerekiyor. Yalnızca tek bir şansım var, tek bir şans, tek bir şans…]

 

Kum geçirmez pelerinini boynuna dek çeken Subaru’nun bir gözü toprak solucanının üzerindeydi. Kolunu önüne çekerek darbesini ne zaman indirmesi gerektiğini hesap ediyordu. O saniyede sağ elinin kopmuş tırnaklarındaki yaraların kapandığını ve tırnaklarının tekrar çıkmaya başladığını fark etti. Bu bir şifa büyüsünün işi miydi yoksa Yeşil Odanın etkisi mi?

 

İşte tam da bu düşünceyle dikkati dağılmışken…

 

[???: ……………. KRUAAAAAAAAAAAGH!!]

 

Devasa yaratık, Subaru’nun ondan çıkacağını asla bekleyemeyeceği korkunç, tiz bir çığlık koyuverdi. Sonra da çırpınırcasına Subaru’ya doğru sıçradı. Ve yaratığın rüzgarın uğultusuna karşı kükreyişini işiten Subaru, bir an için bedeni kendi kendine hareket ediyormuşçasına tuhaf bir hisse kapıldı.

 

[Subaru: …………………………….]

 

Toprak solucanı ona doğru sıçrarken Subaru, sağ tarafa doğru yuvarlanıp saldırıdan kaçındı. Başka bir şey düşünmüyordu bile. Kendisinin bir sonraki adımında ne yapacağının hayalini görüyordu adeta. Yalnızca o hayalin yaptıklarını takip ediyor ve bedenini o şekilde hareket ettiriyordu. Ve bu şekilde solucanın saldırılarından kaçıyordu.

 

[Subaru: …Hass–!!]

 

Derken bol miktarda kumun havaya yükseldiğini gördü ve bunu hemen yanındaki bir şok dalgası izledi. Saldırının artçı etkilerini tadan Subaru, hala kendi bilincinin hayali versiyonunu izleyerek kumlarda yuvarlanıyordu.

 

[Subaru: …hhhfffff!]

 

Bedeni anımsadığından çok daha çevikti. Bir salise içerisinde Subaru’nun aklına, kendisinin hiçbir şekilde anımsamadığı, “Natsuki Subaru’nun” yaşadığı o bir yıl gelmişti. “Natsuki Subaru’nun” bu zorlu atmosferde hayatta kalmaya dair tecrübeleri, bir iz bırakmıştı.

 

An itibarıyla Subaru, bundan tam olarak yararlanmak haricinde hiçbir şey düşünmüyordu.

 

[Subaru: Bu gidişle…!!]

 

Öncüsünün bıraktığı çeviklik ve canlılıkla öne doğru yuvarlanan Subaru, kendisini doğrultarak olabildiğince hızlı şekilde kulenin ön kapısına koştu. O saniyede her şey, gözlerinin önündeki şeye tutunmakla ilişkiliydi.

 

Kuleye geri dönmeyi başarırsa gölgeler ve şüpheyle dolu bir atmosfere döneceğini, yeniden ölüm korkusu tarafından işkence edileceğini biliyordu. Ama yine de bu koca solucanın sıçacağı şey olmaktansa kuleye dönmeyi yeğlerdi.

 

[Subaru: ………………………..]

 

Arkasına bakmayı göze alamasa da o toprak solucanı, o saniyede yön değiştirip kendisine yetişecek beceriye sahip olmamalıydı. Hedefine ulaşmasına yalnızca birkaç metre kalmıştı–

 

[Subaru: Rh–]

 

Derken solucanın kafası olmasa da kuyruğu, Subaru’nun ayaklarının altındaki kumların dibinde belirdi. Ve o nokta şiddetle patlarken solucanın kuyruğunun ayaklarına çarpışı Subaru’nun bedenini bir kez daha havalandırdı.

 

[Subaru: Oh, ah.]

 

O sırada havada dönüp kol ve bacaklarını sallayan Subaru, altında yatan şeyi gördü. Gözlerine yansıyan manzara, toprak solucanının bedenini açgözlülükle yutmaya hazırlanarak koca ağzını açışıydı.

 

–Onu hafife almıştı.

 

Zorlu bir ortamda yaşayıp böylesine irileşebilen vahşi bir hayvanı, kendi dünyasının serasında yaşıyormuşçasına alt edebileceğini sanarak saflık etmişti. Pervasızdı, evet pervasızlık etmişti. Bu küstahlığının bedelini canıyla ödeyecekti.

 

[Subaru: HAYIIRR!]

 

Düşerken örümcek ağına takılıp kaçma mücadelesi veren bir böcek misali bağırıyordu. Ölüm, yine mi ölecekti? Ölürse ölü kalıp kalmayacağını bile bilmiyordu. Ölür ve her şey burada sonlanırsa ne olurdu? Buna katlanabilir miydi? Ya ilelebet böylesine sonu gelmez bir karanlığa bırakılırsa? Buna dayanabilir miydi?

 

[Subaru: HAAAAYIIIIIIIIIIRRRRRRRRRRRR!!]

 

Çığlıklar atıyor, yardım arzusuyla elini gece göğüne uzatıyordu. Uzanılabilecek hiçbir şey yoktu. Bir tutam bulutun ardında bulanıklaşmış gökyüzünde, olması gereken yerde bile yıldızları göremiyordu – Subaru, bir başına düşüyordu. Kendi adını taşıyan yıldız tarafından bile terk edilmiş şekilde bir canavarın midesine inmek üzereydi; sönecek ve yok olacaktı. Böyle bir umutsuzluk esnasında –

 

– Ansızın beyaz bir ışık huzmesi belirdi.

 

[Subaru: ………………………]

 

Ve o huzme öne atılarak iri ağzını açmış olan toprak solucanının suratını dağıttı. O suratı tam anlamıyla delip geçti ve solucanın koca kafası öyle bir büküldü ki adeta Amezaiku'ya döndü. Sonra da tek salisede havaya uçtu ve solucanın kafasının uçtuğu noktadan etrafa pis et ve kan öbekleri sıçradı.

 

Subaru’yu yutmuş olması gereken kafa kaybolmuştu ve toprak solucanının devasa bedeni şiddetle sarsılıyordu. Ancak daha o beden yere devrilemeden Subaru’nunki başsız solucanın üzerinden düştü.

 

O şiddetli sarsılış, pişirilmeden hemen önce bir hamburger köftesinin üzerine düştüğünü hissettirmişti. Açık ağzı, iç organları, eti ve kanı Subaru’nun bedenine yastık olmuştu. Saçlarına yapışıp kalan o rahatsızlık karşılığında hayatını geri almıştı. Ağzında kusma isteği doğuran iğrenç bir sıvı olduğunu fark edişiyle de delice öksürüp tükürmeye başladı. Bu esnada solucandan kalanlar yavaşça devriliyordu – yo, bir dakika!

 

Işıklar birbiri ardına Subaru’nun görüş alanına girip parıldıyor ve bunun her yaşanışında solucanın kalıntıları vuruluyordu. Vuruluyor, parçalanıyor, parçacıkları kesilip uçuşuyordu: solucan, şeritler halinde dilimleniyordu. O ışıkların hiçbirinin Subaru’ya ulaşmaması yalnızca tesadüf eseriydi ki buna şanssızlığın içerisindeki şans demek mümkündü. Derken en nihayetinde–

 

[Subaru: – Ah]

 

Subaru, şimdi de kendi bedeninin bu darbelerle sarsılmış şekilde kuma savrulmakta olduğunu fark etti. Tüm vücudu yayılmış halde sırt üstü kumlarda yatıyordu.

 

[Subaru: ……………..]

 

Yukarıda, toprak solucanının üzerinden fırlatılırken görmüş olduğu aynı yıldızsız göğü görüyordu. Kaderin cilvesi olacak ki hayata tutunmayı başarmış olmasına rağmen gökyüzü hala değişmemiş, “Subaru” hala terk edilmiş olmaktan kurtulamamıştı.

 

Şaşırmak, istek duyulmak, terk edilmek, nefret edilmek, dostça davranılmak, uzak tutulmak. Peki yaşamak istiyor muydu? Ölmek istiyor muydu? Burada olmak istiyor muydu, yoksa istemiyor muydu?

 

[Subaru: Ne yapmalıyım…! Biliyorsanız söyleyin bana…!]

 

Kimsecikler yoktu. Yüzünü örterek boş göğe bağırıyordu. Hiçbir yanıt almıyordu. Subaru’nun yanıt almayı en çok arzuladığı kişi kimdi? Muhtemelen–

 

[Subaru: …Cevap ver bana, Natsuki Subaru.]

 

Acınası bir sesle böyle söyleyen Subaru, iç çekerek bedenini yana döndürdü. Bunu yapmasının belirgin bir sebebi yoktu.

 

– Fakat o minicik hareket, kulağını sıyırıp yanı başına saplanan beyaz ışıktan kaçınarak canını ucu ucuna kurtarmasını sağlamıştı.

 

[*DZZZZZZ*]

 

Derken bir şey, muazzam bir güçle sağ kulağını sıyırdı. Acıdan zonklayan kulağına elini götürerek yana doğru yuvarlandı. Kulağından kanlar damlarken de acıya sebep olan şeyi gördü.

 

Yere iğneyi andıran uzun, ince, ışıltılı bir obje saplanmıştı.

 

[Subaru: Bu da…]

 

Ne.

 

Beyaz iğne, elini uzatıp dokunduğu saniyede toza döndü. Ve hemen sonrasında Subaru’nun görüş alanı sarsıldı.

 

[Subaru: …………………..]

 

Hem de çılgınca – baştan ayağa sarsıldı. Sebep kıvrılan bir toprak solucanı da olabilirdi, saplanan son iğne de olabilirdi ama her halükarda Subaru’nun kalçalarının altındaki zemin çöküyordu. Ve Subaru, etrafındaki kumlarla birlikte dibe batıyordu.

 

[Subaru: UAAAAAAAAAaaaaa!!]

 

Düşerken parmakları kumları arıyor, tutunacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Karınca yuvasına düşen bir böcek misali kumlu zeminin dibine battıkça batıyor ve bu konuda hiçbir şey yapamıyordu.

 

Kolları ve bacakları gömülüyordu. Onları hareket ettiremiyordu. Kafasını kaldırıyor, çaresizce hava almaya gayret ediyordu. Tüm bedeni kumlar tarafından yutulurken diri diri gömülmek üzere olduğu önsezisine karşı çılgınca bir mücadele vermeye çalışıyordu.

 

[Subaru: Biri, biri bana, yardım etsin…]

 

Söylemek istediği şeyleri söyleyip devamını getiremiyordu. Tüm bedeni kumlar tarafından yutuluyor, batıyor, batıyordu.

 

Ve yıldızlar, acınası halde çırpınan “Subaru’yu” zerre kadar umursamıyordu.

 

#Bu ‘iğneleri’ Shaula atıyorsa Subaru’nun kuleden çıktığını fark etmiş olmalı. Ve sınavlar tamamlanmadan kuleden çıkmak yasaktı. Subaru kumların dibine gömülerek ölmediyse ve döngü sonlanmadıysa neler olacağını acayip merak ediyorum. Gerçi döngü sonlansa bile bir sonrakinde neler olacağını da çok merak ediyorum :D E öyleyse okumaya devam!

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 29820 Üye Sayısı
  • 281 Seri Sayısı
  • 40841 Bölüm Sayısı


creator
manga tr