Cilt 6 Bölüm 28 [ Julius Euculius ]

avatar
2394 11

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 6 Bölüm 28 [ Julius Euculius ]


Çevirmen : Clumsy



――Korkarım ki hiç kimse buna inanmayacak.

 

『Benim adım Natsuki Subaru!Roswaal Malikanesi Hizmetkarı―― ve Kraliyet Seçimi Adayı Emilia-sama’nın Bir Numaralı Şövalyesi!』

 

O anda Kraliyet Salonundaki hemen hemen herkesin kafası kendisine şövalye diyen kişiye çevrilmişti.

 

Konuşan kişi duygularını kontrol altında tutma konusunda tamamıyla başarısızdı――ama onun yanı sıra ortamda, her şeyi kenardan izleyen ve bir o kadar duygusal bir kişi daha vardı.

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Seçmen kılıcı yerden çekip alan Julius avcundaki kılıcı yavaşça tanımaya başlıyor, aynı zamanda seyircilerin endişesi yavaşça artıyordu. Julius, kılıcın kendisini seçtiğine katiyetle inanıyordu. Bu yanılsama zihnine öylesine yerleşmişti ki onun için gerçekliğe dönüşmüştü. Onu ayaklandıran da buydu ve dışarıdan bakan birinin anlayabileceği bir şey değildi.

 

Julius:「Sh――hk!」

 

Bu yeni kılıç, kırılmış kıymetli kılıcına kıyasla bir miktar kalın, ucu da bir miktar ağırdı. Fakat kendisini buna göre ayarlar ve kılıcını savurursa farklılıklara kısa sürede öyle ya da böyle alışırdı.

 

Yalnızca elinde bulundurmaya alıştığı silahla üstesinden geldiği durumların sınırı yoktu. Tüm bu durumlarda sınırları belirleyenin kılıç olmadığını varsaymıştı. Tüm savaş eğitimlerinin yanı sıra bu da ona yeteneklerine yönelik belirgin bir gurur kazandırmıştı.

 

Reid:「Cidden sıkıcısın, haa, sen.」

 

Bahsi geçen gururla keskin bir savuruş gerçekleştiren Julius’u hedefi, esneyen adamın kaşlarının tam ortasıydı. Lakin adam yalnızca kafasını eğmekle yetindi ve kılıcın ucu hedefine yaklaştığıyla kaldı. Kırmızı saçlı adam birkaç saç telinin kesilmiş olduğunu fark eder etmez geriye doğru hareketlendi.

 

Ağırlığını sertçe yere vererek ayak hareketleri sayesinde sıcak kalan topuklarından faydalanarak geriye doğru sıçradı.

 

Ve aralarına mesafe koydu.

 

Bir mücadelede mühim olan tek şey, rakibin kılıç yeteneğini değerlendirmek değildi. Mesele yalnızca elde tutulan kılıç da olmazdı. Ayakların ritmi ve bacakların hızı da fazlasıyla hayati birer unsurdu.

 

Tabii ki kılıç kullanımı da bir o kadar önemliydi. Rakibi en uygun pozisyona ulaştırmak, en iyi hıza erişmek, potansiyelini maksimuma çekmek için yalnızca eller ve bacaklar kullanılmamalıydı; bedenin her kısmı kullanılmalıydı.

 

Dolayısıyla kılıç sanatına yeni başlayanların öncelikle uygun ayak hareketlerini öğrenmesi zorunluydu.

 

Gerçekten de Julius, mükemmel bir öğretmenle kutsanmış olduğu için şanslı olduğuna inanıyordu. O öğretmenin yeteneği şimdiye azalmış olsa da bu, kimsenin üstesinden gelemeyeceği bir faktör olan yaştan kaynaklıydı.

 

Öyle ya da böyle, öğrencilerine kendi gücünün de ötesinde şeyler öğretmek konusunda oldukça yetenekli olduğuna şüphe yoktu.

 

Yalnızca kılıç sanatları pratiği yaptırmıyor, o sanatların nereden geldiğini ve hangi biçimde aktarıldıklarını da öğretiyordu. Bu tarz şeylerden bahseden, sevilen bir insandı.

 

Doğal olarak Julius da başkalarına dair hikayeleri dinlemekten keyif almış ve bu eğitimi alabilmeyi bir onur görmüştü.

 

Julius:「――――」

 

Bir sıçrayışla rakibine yetişen Julius, kılıcıyla adamın inmek üzere olduğu yere hedefledi.

 

Yukarı, aşağı, sol, sağ. Bu yönlerin üçü korunuyordu ve öldürücü bir darbe indirme olasılığının en yüksek olduğu yön aşağıydı.

 

Reid:「Sen, yine mi aynı şey?!」

 

Julius’un aşağıdan rakibinin göğsüne doğru savurduğu kılıcı, adamın çubuğu tarafından kolayca savuşturuldu. Çubuk inanılmaz sağlamdı ve kılıcı rahatlıkla saptırmıştı.

 

Kılıcın savruluşu bir saniyeden kısa sürmüştü; gelişini görse bile bunu yapabilmiş olması son derece yetenekli olduğu ve bir iğneye kolaylıkla iplik geçirebilecek derecede hassas bir kontrole sahip olduğu anlamına geliyordu.

 

Julius:「――」

 

Julius’un şaşkınlıktan nefesi kesilirken ağırca savruluşu kılıcını kafasının üzerine ulaştırdı. Hafiften sendeleyişi ve duruşunun bozuluşu bir açıklık yarattı. “Rüzgar Bıçağını” kullanmayı düşündü fakat şu anda böyle bir seçeneği yoktu.

 

Dolayısıyla dikkat dağıtmak için kullanabileceği büyüyü gerçekleştiremedi.

 

Bunun yerine aralarında bir boşluk yaratmakla yetindi.

 

Julius:「Kaaagh!」

 

Julius belinden bir tekme yedi ve çıplak ayaklı adamın tırnakları, bedenindeki organlar arasındaki boşluklara saplandı. Bedeninin daha fazla baskıya dayanamayacağı ve çökeceğini hissettiğindeyse içine saplanıp kalmış olan ayak büküldü, Julius içten içe acıdan kıvranıyordu.

 

Bozguna uğramıştı. Aynı saniyede darbenin etkisiyle eylemsizliğe meydan okurcasına havalandı. 

 

Ancak bu bile tekmedeki kuvveti emmeye yetmedi. Dünyası dönerken bedenine aldığı darbe kafasına aksederek kusmak istemesine yol açtı. Buna rağmen gözlerini rakibinden ayırmadı ve iniş esnasında ayağını yere geçirerek duruşunu korudu.

 

Nefes alıp verişi ağırlaşmıştı.

 

Toparlanıp soluklanması biraz vakit alacaktı.

 

Bedeninde ne var ne yoksa boşalttı ve bunu yaptıktan sonra aldığı düzensiz nefesleri düzene koymak için bedenine yavaşça nefes almasını hatırlattı. 

 

Reid:「――――」

 

Saçtı, her şeyi saçtı.

 

Daha sonra çarpışmaya devam edecekti, çünkü bu mücadeleye devam etmek zorundaydı.

 

Julius:「――――」

 

Yaklaşık on metre önünde ukala yüzüne yerleşmiş bir gülümsemeyle dikilen kırmızı saçlı adamı gördü.

 

Ve bir kez daha o sırıtan adama doğru hücuma geçti. Suratındaki o sakin gülümsemeyi silmek adına ahşap yemek çubukları ve çelik bıçağın kenarları çarpıştı. Sonrasında gerçek mücadele――

 

Reid:「Gösterişçiliğe bak. Sen, bir savaşta gerçekler ve yalanlar vardır. Sen bu işi gerçekten resimli kitaplardan falan mı öğrendin?!」

 

Julius:「――Ah…」

 

Adamla Julius arasındaki mesafe göz açıp kapayıncaya dek kapandı. Adamın inanılmaz hızı Julius’u serseme çevirmişti.

 

Net olmak gerekirse aslında her şey göz açıp kapayıncaya dek gerçekleşmişti. Adam on metre mesafeyi bir anda kapatıvermişti. Ardından Julius’un gözlerinin önünde basit bir çubuk belirdi. Julius kendisini korumak adına saniyesinde kılıcını çekti fakat bu önemli eyleme rağmen bedeninin geri kalanını korunmasız bırakmıştı. Bu da Reid’in çubuklarıyla biri kafasının yanına biri de göğsüne denk gelecek şekilde Julius’a iki darbe indirmesiyle sonuçlandı.

 

Güçlü bir şok yaşadı. O darbelerin keskinliği bilincinin gerçek acıdan daha hızlı şekilde kapanmaya başlamasına yol açtı. Fakat kapanmakta olan bilincini toparlayabilmek adına çaresizce bir mücadele vererek dişlerini sıktı ve ayağını kuvvetlice yere geçirdi.

 

Julius:「Oh… Aahh!」

 

Ağzından dökülen çığlık boğuktu ve kılıcı adama doğru bir hilal şeklinde alçalmaya başlamıştı. Ancak adam, ölüm gelene dek bu zarif danstan kaçınacakmışçasına yukarı sıçrayarak Julius’un beline dirseğini indirdi.

 

Julius’un bilinci bir kez daha sarsıldı. Ayaklarından itibaren silkelenirken mücadele ruhu, tabanlarına yavaşça yayılan acıyla dizginlendi.

 

Eşzamanlı ateş ve su büyüleri ve üç yönlü kılıç saldırısı――hepsi hedefi ıskalamıştı.

 

Su ve ateşle bağlantısız olarak bu,『En İyi Şövalye 』olmak için eğitim alırken ardı ardına yaptığı artistik bir hareketti. Normal bir rakibi olsaydı onu indirmek için yeterli olacağı kesindi.

 

Reid:「Bam!」

 

Şövalyelere has kılıç sanatının zirvesi, adamın ellerindeki yemek çubukları tarafından kolaylıkla bozguna uğratılmıştı.

 

Çubuklar Julius’un dizine giriyor, karnına saplanıyor ve onda mide sıvısını kusma isteği doğuruyordu; son derece nahoş bir manzaraydı. Mütemadiyen her yandan gelen darbeler altında bedeni çökmek üzereydi.

 

Reid:「O…Oh?」

 

Ön yerine aşağı doğru düşerken vücudunu dik tutmak adına hızla kolunu uzattı. Bu anı fırsat bilen Julius, hayret uyandırıcı bir momentumla arkaya doğru sallandı. Bunu beklemeyen adam ise ağzından kaçan bir sesle geriye sıçradı.

 

Gerilemeye devam eden Julius, ikili arasındaki mesafeyi daha da büyüttü. Burnundan kanlar dökülmeye başlıyordu… Kıyafetinin beyaz kollarıyla kanayan burnunu sildi. Üniforması parlak bir kan kırmızısına bulandı.

 

Umurunda değildi. Keskin bir nefes sesiyle birlikte tüm ruhunu elindeki kılıca kattı.

 

Ona ulaşmak, onun için yola devam etmek demekti.

 

Güçlü olmak, güçlü kalmak demekti.

 

Reid:「Lanet olasıca acınası bi şeysin, sen. Kılıcını kaldırabiliyo musun ki? Sen. Ben o üç aylık süre dışında hiçbir şey için kılıcımı kaldırmadım, sen. Ben ışığı kestim, peki ya sen ne halt kestin?」

 

Julius:「Seni, tam da burada, tam da şimdi――」

 

Reid:「Sen, bu da ne halt demek oluyo? Sen bana ne halt yapabilirsin? Bi bok yapamazsın. Hedefine ulaşana dek sallamak yok. Ulaşana dek sallama. Ulaşana dek sallamak yok. Yapabilene dek sallamak yok. Yapabilene dek sallama. Yapmayı beceremezken yapmak istediğin her halttan bahsetmeyi kes, sen.」

 

Bir yalanlama yerine kılıç darbesini muazzam, muazzam bir güçle yok etti.

 

Bu eylemin karşılığında adam, Julius’a on darbe daha indirdi.

 

Julius:「――――」

 

Bilinci sarsılıyor fakat düşmüyordu. Neden düşmüyordu?

 

Çünkü――

 

Reid:「Eksiksin. Yetersizsin. Burası sana göre bi yer diil. Şartları karşılamıyosun. Bu işe uygun diilsin. Davet edilmedin.」

 

Yalnızca güçlü olmak zorundaydı. Bunu kılıcıyla kanıtlamak zorundaydı.

 

İsim, yuva, aile, efendi, yoldaş, arkadaş, ruhuna bağlı ruhlar, hepsini yitirmişti.

 

Ona kalan tek şey buydu. Ona kalan tek şey, kendisiydi.

 

Kendi kendine biriktirdiği o şekilsizlik, yalnızca bu.

 

Yegâne varlığının tek kanıtı buydu.

 

Reid:「Mide bulandırıcısın, sen. Cephe almaya mı çalışıyosun? Sen mi? Yalnızca başkalarının ucuz bi taklidi olmak seni tatmin ediyo mu? Sen de kılıcın da lanet olasıca sıkıcı mahluklarsınız.」

 

Kılıç ustalığının zirvesini hedeflediği bir vakit olmuştu.

 

Acaba orayı hedefleyebilir mi diye merak etmiş, bu düşünce zihnine takılıp kalmıştı.

 

Çok geçmeden de hedefin çok yüksek olduğunu fark etmiş ve vazgeçmişti.

 

Onu, o kızıl saçlı adamı, elinde kılıç tutan oğlanı gördüğünde hayranlık uyandıracak, özverili, muhteşem bir şey taşıdığını keşfetmişti.

 

Reid:「Kimsenin sana baktığı yok. Kimsenin senden bi şey beklediği yok. Dalga geçtiimi düşünüyosan saflık ediyosun demektir. Yumrukların da tekmelerin de çok basit, sen.」

 

O da bir zamanlar bunun için, hayatının ihtişamlı hikayelerle dolması için can atmıştı.

 

Ama o insanlarla omuz omuza durabilmek, şu anki yetersiz benliğinin harcı değildi.

 

Canını riske atmak zorunda olma sebebi buydu. O zamanlar bir kenara attığı düşü çaresizce, biçarece anımsıyordu.

 

Julius:「――――」

 

Mavi gözlerinin biri göz bağıyla örtülmemiş ve sonu gelmez alevlerin renginde uzun saçlar taşıyan adam, Julius’a bakıyordu. Hayallerinden vazgeçme fırsatını kullanabilen bir oğlan görüyordu. Reid’in seviyesine ulaşabilme hayali kurmuş, hiç aksatmadan her şeyiyle çabalamıştı. Ama şimdi bile kendisine yönelik sayılamayacak kadar çok utancı vardı.

 

Reid:「Yeterli diilsin, sen. Hem de hiç yeterli diilsin. ――Yaşam gününü atladın mı, naptın?」

 

Julius’un hasret olduğu şeye yönelik özlemi, bir çubuğun hırpalayışıyla yerle bir edilmişti.

 

Bu işi kılıcını savurarak başaramazdı; karşısındaki kişiye kılıçla vurması imkansızdı. Savaşmaya devam etme çabaları manasızdı. Döktüğü kan ve ter değersizdi. Ömründe, çöküp giden bu ömürde… Tek bir şey vardı. Ama inandığı o tek şey bile―― ayaklar altına alınmıştı.

 

「――――」

 

Ağır ağır, içinde bir şeyler kaynayıp akıyordu.

 

O şey, kalbinden çıkanları tamamen bertaraf ediyordu.

 

Reid:「Gggrr! Buna katlanabiliyor musun? Sen, canımı giderek daha çok sıkıyosun.」

 

Dudaklarından çıkan bir şapırtıyla birlikte fışkıran ışık, Julius’un uzuvlarını delip geçti. İpleri kesilmiş bir kukla misali yere yığıldı. Fakat gördüğü zorbalık, buna müsaade etmedi.

 

Ahşap çubukların göğsüne saplanışıyla ciğerlerindeki oksijen, boğulmanın eşiğine geleceği raddede çekildi. Ardından saçından kavranarak bez bebek gibi döndürüldü. Yere çakıldı ve sırtüstü sıçradığı anda yüzüne tekmeyi yiyerek uçuruldu.

 

Sınırları olmayan bu beyaz dünyada durmaksızın dönen bir frizbi gibi zeminde kaydı.

 

Yere yapıştırıldı.

 

Bedeni sekip yükselirken tekmeyi yediği yöne baktı. Ama o sırada fırtına misali ansızın Julius’a doğru hücum eden adam, Julius’un suratına dizini geçirdi. Darbe anında dizin alınla çarpışışıyla Julius’un alnı yarıldı ve bedeni uzaklara fırladı.

 

Aralarında bir mesafe açıldı.

 

Duruşunu düzeltmek―― yapması gereken şey buydu fakat bedeni kımıldamıyordu.

 

Julius:「Fh…Khhh…」

 

Tüm bedeni siren misali çığlıklar atıyordu, bilhassa kafasına aldığı hasar çok ciddiydi. Kafatasının içerisindeki bilinci dahi dalgalanıyordu. Bir saniye olsun rahatlayacak olursa hemen ardından bilincini yitireceğinden korkuyordu.

 

Kılıç… Kılıç neredeydi? Aslını öğrenmek istercesine tüm gücünü sağ eline vererek yavaşça kılıca dokunmayı denedi.

 

Orada, kabzanın dokunuşu gerçekten de oradaydı. Rahatladı.

 

Bırakamazdı. Bu kadardı. Kılıcı bile yitirirse geriye kaybedecek daha ne kalır bilmiyordu.

 

――Başka bir deyişle, şu anda elinde olan şey,『Kılıç』şeklinde başka bir şeydi.

 

Julius:「――――」

 

Hayattaki konumunda hiçbir hata yapmamıştı. Daima kendi yolunda olduğuna inanmıştı.

 

Bundan çok emindi, şimdi bile öyleydi.

 

Şimdi bile bunu değiştirmenin imkânsız olduğunu varsayıyordu.

 

Bundan böyle önündeki problem, ellerinden kayıp giden ve kaybolan onca şeye dair bir çözüm bulamayışıydı.

 

――Yoksa… bu yalnızca bir hata mıydı?

 

Yolunu kaybetmiş, yanlış yolda yürümüştü… ve tüm bunlar inandığı şeyi yanlış anladığı için miydi?

 

İsim, yuva, aile, efendi, yoldaş, arkadaş, ruhuna bağlı ruhlar, hepsini yitirmişti.

 

Ya artık elinde kalan tek şey hakiki bir yardım sunamayacak, güvenilemeyecek, herhangi bir destek sağlayamayacak sahte bir inanıştan ibaretse?

 

――Gücünü koruyacaktı; Efendisine bu yemini etmişti.

 

――Gücünü hatırlayacaktı; kalan son arkadaşı böyle söylemişti.

 

Her şeyin kaybolduğu bir dünyada, ona yardım edecek tek şey『Güçtü』.

 

Her şeye rağmen bu『Güç』, kırılgan ve zayıf benliğinin yok olmayacağından『Emin Olduğu』 tek şeydi.

 

Reid:「――Sen! Kılıcındaki tereddüt nihayet yok oldu!」

 

Julius:「――!?」

 

Kendisine bu soruyu nasıl cevaplayacağını sorarak ne kadar zaman kaybetmişti? Muhtemelen bir saniye bile değil. Yine de bir adam için― bir『Kılıç Azizi』için böyle bir duraksama, düşmanı öldürme şansı demekti.

 

Julius kılıcını kaldırmaktan, yaklaşan ani saldırıya karşı kendisini korumaktan acizdi. Son derece şiddetli, tiz bir ses çınladı. Kılıcın çelik kenarının yere çarptığını bilmenin tek yolu onu bizzat görmüş olmaktı.

 

En sonunda Julius, kendi ellerinden kayıp giden kılıçtan bile ayrılmıştı.

 

İsmimi yitirdim, saygınlığımı yitirdim… Şimdi kılıcımı bile yitirmişken hala burada durmam için herhangi bir sebep kaldı mı ki?

 

Reid:「Göksel Kılıca ulaşacak niteliğin olmaksızın―― Sen! Senin gibi bir yardakçıya katlanamıyorum.」

 

Kuru ses soğukça bunu beyan etti ve『Kılıç Azizi』dizlerini bükerek çubuklarını öne uzattı.

 

――『Kılıç Azizi』ilk defa saldırı pozisyonu almıştı.

 

Ardından çubuk kalktı ve savruldu―― Yanılmak mümkün değildi, bu bir Kılıç Saldırısıydı.

 

Mutlak bir kılıç saldırısı gerçekleştirmiş ve darbenin kuvvetli şok dalgasına kapılarak havalanmıştı.

 

Julius:「――――」

 

İster yumruk olsun ister tekme, bu saldırı şu ana kadarki tüm saldırılarından tamamen farklıydı. Yo, bu bir saldırı değildi. Kılıcın doruğuydu, ulaşabileceği en yüksek zirveydi, bir kılıcın sergileyebileceği mutlak『Güçtü』.

 

Julius ışık tarafından yutulmuştu, bilinci uçup gidiyordu. Ölümü mü görmüştü? Yoksa ölümü aşan bir şey mi görmüştü? Hiç anlamamıştı.

 

İşte tam da o uçurulma anında belli belirsiz bir ses işitti.

 

???:「Julius――!!」

 

Çığlık atan, hüzün dolu bir ses. O ses, yalnızca bu belirleyici ana tanık olmak istermişçesine uzun merdivenlerden yukarı ulaşmıştı. Ve kendisine hitap eden bir ses oluşu, Julius’un yüzüne son derece zamansız bir gülümseme yerleştirmişti.  

 

Lugnica Ejderha Krallığının『En İyi Şövalyesi』. Krallık Şövalyelerinin Kraliyet Muhafızı. Euculius Hanesinin en büyük erkek evladı ve mirasçısı. Kraliyet Seçimi Adayı Anastasia Hoshin’in Şövalyesi.

 

――Julius Euculius.

 

Julius:「Auğh…」

 

Acaba, artık bu isimle anılmaya bile layık mıyım?

 

Julius’un bilinci en sonunda zihnindeki bu şüphelerle birlikte bir vınlamayla kesintiye uğradı ve böylece ışıklar tarafından yutuldu.

 

#Merhaba arkadaşlar, bir anda ortadan kaybolduğum için üzgünüm. Ailece hasta olmamız nedeniyle hepimiz toparlanana kadar çalışamadım, siteye de pek uğrama fırsatım olmadı. Discorddan duyuru yapılmıştı fakat onu da herkes görmemiş sanırım. Her neyse, artık toparlandık ve geri döndüm, eski düzenimizle bölüm atmaya devam edeceğim :)

Bölüme gelirsek, Julius gerçekten mahvoldu. Bir önceki yenilgisine üzülmüştüm ama bu ondan çok daha beter oldu. Bu travmayı nasıl atlatacağını merak ediyorum, tabii hala toparlanabilecek durumdaysa. Bayağı ağır yaralar almış gibi duruyor çünkü. Bir sonraki bölümde toparlanıp toparlanmayacağını ve bağıran kişinin kim olduğunu öğreneceğiz sanırım. Orada görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32137 Üye Sayısı
  • 324 Seri Sayısı
  • 43032 Bölüm Sayısı


creator
manga tr