Cilt 5 Bölüm 37 [ Yeniden Toplanma ] (1/2)

avatar
1509 1

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 37 [ Yeniden Toplanma ] (1/2)


Çevirmen : Clumsy



Uzak, belli belirsiz bir yankı.

 

Yabancı sesler. Yoksa tanıdık sesler mi?

Erkeksi mi? Kadınsı mı? Yukarıdan mı geliyor, aşağıdan mı? Bu konuda hiçbir şey bilinmiyordu.

 

???: “——”

 

Öfkeli bir ses. Ah çeken bir ses.

 

Ve bir de suçlamayı andıran bir ses. Ah, şu da bir ağlama sesi miydi?

 

Ses.

 

Haşin dalgalarının bir girdap oluşturduğu şelalenin dökülme sesi.

 

Birileri kalbinin derinliklerine kök salan soruyu yanıtlayacak kadar kibarmış gibi. Çalkantılı kimliği alınıp götürülmüş, gelgitlerle yitip gitmiş gibi.

 

Eller, ayaklar, kafa, popo, göğüs, sırt. Eriyor, karışıyor, kaynaşıyor.

 

Algılanamaz varlığı bile şelale sesi tarafından yutuluyor, ebediyen kayıpmışçasına akıp duruyor.

 

Tek bildiği, algılayabildiği dünyayı yutan siyah pusun varlığı.

 

İşte bu nedenle o siyah pusun bedenini parçaladığını, hiçbir dirence müsaade etmediğini, onu sabit bir sona sürüklediğini fark ediyor.

 

Fakat tam da bu anda atılamayan bir düğüm, o aşınmaya karşı koyuyor.

 

O düğüm, sökülürken bile, buruşturulurken bile, inkâr edilirken bile ufalmayı reddediyor.

 

Hiçbir şekilde bedenindeki pusa bütünüyle karşı koymakta başarısız olmuyor, hiçbir şekilde o karanlık savaş alanına bütünüyle teslim olmuyor.

 

Ve nihayet, nihayet…

 

???: “——”

 

Kulaklarına akan ilk ses, birilerinin öfkeli kükreyişiydi.

 

O keskin sesi işitirken açılan gözlerini karşılayan şeyse beyaz bir tavan. Aynı zamanda sert bir zeminde, kolları ve bacakları yana açık halde yatmakta olduğunu fark etmişti.

 

???: “—işe yaramaz!”

 

Yeni kazandığı bilinci, o öfkeli bağırışı net bir şekilde kendisine taşımıştı.

 

Duygular patlak vermiş ve belli bir eylem aracılığıyla sergilenmiş gibi görünüyordu. Bir elin tene çarpışının belli belirsiz sesini işitebiliyordu.

 

???: “Kes şunu! O suçun sorumluluğunun buradaki hiç kimseye ait olmadığını anlamalısın.”

 

???: “Kapa çeneni! Boş, beylik laflarını işitmek istemiyorum! Yabancılar bu işe karışmamalı!”

 

Suçlayıcı sesler ve bastırılamaz bir öfke.

 

Anlayabildiği kadarıyla müttefikler, geniş bir odada tartışıyordu. Sol elini uzatıp kendisini destekleyerek doğrulmaya çalıştı.

 

Fakat yarı yolda kafatasına bir çivi çakılmışçasına nefes alıp verişi ansızın duraksadı. Gözleri ateş alan dinamitlermiş gibi hissediyor, görüşü canlı bir kan kırmızısıyla lekeleniyordu.

 

Acı etkisi tarafından hırpalanırken nihayet üst bedenini doğrultmayı başararak tartışma manzarasını inceleyebilir hale gelmişti.

 

—Kadınlı erkekli üç kişi odanın ortasında tartışıyordu… yo, hayır, aslında üçü de erkekti.

 

Gözleri yaşlı Ferris Wilhelm’i yumrukluyor, çaresiz kalan Julius ise onu durdurmaya çalışıyordu. Az önce işittiği ses de Ferris’in Wilhelm’in yanağını tokatlama sesiydi. Kırmızı suratlı ihtiyar, kafasını utanç içerisinde öne eğmişti.

 

Wilhelm: “Kalbimin en derinlerinden özür diliyorum.”

 

Ferris: “En azından bir bahane sun! Bana bunu kabullenebilmem için bir sebep ver! Yalnızca özür dilemen hiçbir işe yaramaz!”

 

Julius: “Ferris, gereksiz bir tartışma yaratıyorsun! Sakin ol! Wilhelm-sama’ın inanılmaz pişman olduğunu görmüyor musun?”

 

Ferris: “Pişman mı…!? Pişmanlık neye yarar? Hiçbir işe yaramaz! Hiçbir anlamı yok! Hepiniz, hepiniz… neden oldu bu lanet… Neden hiçbiriniz Crusch-sama’yı kurtarmayı düşünemediniz!?”

 

Ferris bir kez daha Wilhelm ve Julius’a patlamış ama hemen ardından mağlup ve güçsüz halde yere çökmüştü.

 

Ve ağlamakta olan Ferris’in kınadığı, suçladığı iki adam hiçbir şey söyleyemiyordu. Ardından eldivenli ellerini küçültücü bir şekilde yere geçiren Ferris,

 

Ferris: “Bir de *Mavi olacağım, öyle mi? … Şu anda hiçbir şey yapamıyorum bile… işe yaramaz, işe yaramaz, işe yaramaz, işe yaramaz yaramaz yaramaz…” (Burada belirsiz olsa da wikide takma adının Mavi veya Mavi Şövalye olduğu yazıyor. Bilgisi olan yoruma koşsun.)

 

Ferris hıçkırıklar eşliğinde öfkeli lanetlerini sürdürüyordu.

 

Fakat bu defa öfkesinin hedefi kendisiydi.

 

Bu da seçebileceği başka bir seçenekti. Sonuçta hiç kimse kendisine yönelttiği öfkeye, feryada müdahale edemezdi.

 

Julius: “——”

 

Ferris’in hıçkırıkları ve Julius’un iç çekişleri üst üste biniyordu. Wilhelm ise sessizliğini koruyordu. Odayı ezici bir atmosfer teslim almıştı.

 

Garfiel: “Hey, Kaptan. Sonunda kalktın mı?”

 

Garfiel kapısız koridorda belirmiş ve diğer üçlünün fark etmediği Subaru’yu fark etmişti. Ardından Garfiel’in bakışlarını takip eden Julius da Subaru’nun uyandığını fark ederek rahatlamış bir ifadeye büründü.

 

Julius: “Harika. Ferris, Subaru nihayet uyanmış.”

 

Ferris: “…doğru.”

 

Julius’un seslenişiyle Ferris, yüzünü kıyafetinin koluyla silerek ayaklandı. Subaru’nun bedenini incelerken az önceki kaba tavrı ortadan kalkmış, ardından gözleri Subaru’nun gözlerine dikilmişti.

 

Ferris: “Ehh, iyi görünüyorsun. Aklın yerinde, değil mi? Adını ve doğum yerini biliyor musun?”

 

Subaru: “Ben Japonya’dan Natsuki Subaru.”

 

Ferris: “Hiç duymadığım bir memleket… Ben Crusch-sama’nın topraklarında doğdum.”

 

Ferris’in ifadesi, Subaru’nun yanıtının anlamsız bir şaka olduğuna inandığını gösteriyordu. Ardından ayaklanıp arkasını dönerek uzaklaşmaya başladı. Hiç kimse onu suçlayıcak sözler sarf etmek istemediği için herkes gidişini sessizce izliyordu.

 

Yalnızca Wilhelm Ferris’i takip etti. Gitmeden önce de Subaru’nun önünde resmi bir şekilde eğildi.

 

Ve ikilinin gidişiyle odadaki gergin atmosfer nihayet rahatladı.

 

Ama aynı zamanda başka bir bunaltıcı his, giderek yoğunlaşmaktaydı.

 

Garfiel: “Kaptan, ayağa kalkabiliyo olsan bile kendini şu anda böyle bi şeye zorlamamalısın.”

 

Subaru: “…bunlar benim cümlelerim, asıl sen korkunç durumda görünüyorsun.”

 

Duvara yaslanan Garfiel Subaru’yu bu sözlerle selamlamış, Subaru’ysa bitap görünümdeki gence bu karşılığı vermişti.

 

Garfiel’in yanakları ve sarı saçları kana bulanmış, kıyafetleri sayılamayacak çoklukta noktadan yırtılmıştı. Benzinin solgunluğuysa Mimi’yi sığınağa taşıdığı zamanki kadar korkunçtu.

 

Bunu düşünen Subaru’nun miskin düşünceleri nihayet duruma ayak uydurabilmişti.

 

Subaru: “Demek hayattayız, ha.”

 

Garfiel: “Öyle. Harika benliim ve Kaptan kurtuldu, bu kadarı güzel ama buna sevinemiyoruz bile. Lanet olsun!”

 

Subaru’nun mırıldanışını onaylayan Garfiel, dişlerini acıyla sıkmıştı.

 

Ve Garfiel’i izleyen Subaru ölmediğini bir kez daha teyit etmişti — yani Ölümden Dönüş tetiklenmemiş, Belediyedeki mücadelesinde ömrünün sonuna tanık olmamıştı.

 

Tabii ki hala hayatta olduğuna göre birileri tarafından kurtarılmış olmalıydı ama…  

 

Subaru: “Belediyede neler oldu? Buraya nasıl geldik?”

 

Julius: “Hala Belediyedeyiz. Cadı Tarikatı burayı terk etti, hedeflediğimiz yeri aldık. Yalnızca bu sonuca bakarsak operasyon başarılıydı diyebiliriz ama…”

 

Julius Subaru’nun yanında diz çökerek sorularını yanıtlamaya başlamıştı.

 

Şövalyelerin Şövalyesi yakından bakıldığında korkunç görünüyordu. Saçları alışılmadık şekilde karman çorman, suratı ve boynuysa yaralarla kaplıydı. Üniforması da hiç gönül rahatlığı vermeyecek şekilde kirli ve kana bulanmıştı.

 

Ama en önemlisi, normalde zarif olan yüz hatlarının vicdan azabı ve aşağılanmayla çarpılmış olmasıydı.

 

Julius: “Her şeyden önce seni yeniden aramızda görmek güzel. Sana bir şey olsaydı moral kaynağımızı kaybetmiş olurduk.”

 

Subaru: “… böyle işe yaramaz boklar söyleme. Ne oldu? Cadı Tarikatı binayı terk etmeyi seçmiş, peki bu tam olarak nasıl oldu?”

 

Julius: “Söylediğim gibi Cadı Tarikatı binayı terk etti ve Belediyeyi geri aldık. Ama rehineler inşan dışı varlıklara dönüştürülmüş ve buna sebep olan şeytanlar yaptıkları her şeyden sonra kaçmayı başarmış. Buna iyi bir sonuç demek zor.”

 

Tedirgin Subaru’nun aksine Julius, durumu sakin bir şekilde anlatıyordu.

 

Fakat kaskatı ses tonu ve bitkin gözleri… mevcut şartları açıklamakta olan Julius’un reddedilemez bir öfke taşıdığını belli ediyordu.

 

Ve Subaru, az önce kendisine söylenen şeyleri duymazdan gelemezdi.

 

Subaru: “İnsan dışı varlıklar derken…”

 

Julius: “ Üst kattaki o sonsuz, kabusvari manzarayı görmüş olmalısın.”

 

Kafasını sallayan Julius, o acımasız gerçekliği teyit etmişti.

 

Subaru, bir yardım çığlığıyla çaresizce çırpılan kanatların sesini ve ışıltılı kırmızı gözleri son derece canlı bir şekilde anımsıyordu. Onların bakışlarıyla kendisinden, bir başka insandan yardım istediklerini öğrenmekse mide bulantısını bastırmasını sağlıyordu.

 

Kalbi gerçek anlamda ne acıma ne de korku denilebilecek bir acıyla sıkışıyordu.

 

Cadı Tarikatının Şehvet Günahı Başpiskoposu, Capella, gerçekten de insani değerleri ve haysiyeti ayaklar altına alarak kendi saçmalıklarını yayan iğrenç bir yaratıktı.

 

O yaratığın oynadığı şeyse ne insan ruhu ne de insan kalbiydi, daha da kutsal bir şeydi.

 

Julius: “En üst kattan dış cepheye dek tüm alan onlarındı. Grubumuz zaman kazanmak için iş bölümü yaptığında üstünlük fazlasıyla Cadı Tarikatına geçmişti… Bizi rahatlıkla tek tek öldürebilirlerdi. Bunun gerçekleşmemesinin sebepleriyse senin keskin muhakemen ve çok sıkı bir mücadele veren siyah ejderhaydı.”

 

Subaru: “Benim… muhakemem mi?”

 

Julius: “Sen en üst katta hamle yapmadan önce iletişim aynası aktive oldu ve sonucunda Belediyedeki durum Anastasia ile Ferris’e başarılı bir şekilde aktarıldı. Takviye kuvvetlerimiz olan Demir Diş ve Ferris’in gelişi tamamıyla senin eylemlerin sayesinde mümkün oldu.”

 

Subaru: “Bu tarz sözlerin beni rahatlatabileceğini mi düşünüyorsun?”

 

Julius: “…niyetim bu değildi. Yalnızca gerçeği söylüyordum. Oldukları gibi, yalnızca gerçekleri anlatıyordum.”

 

Subaru Julius’un temkinli yanıtından rahatsız olmuştu. Fakat bu soğuk yanıt, onun da sakin olmadığını kanıtlıyordu.

 

İki tarafın da zihinsel olarak iyi olmadığını onaylayan Subaru, derin bir nefes aldı.

 

Subaru: “Az önce söylediklerinle ilgili bir sorum daha var, siyah ejderhaya ne oldu?”

 

Julius: “Olaylar en üst katta yaşandığı için senin bildiğinden fazlasını bilmiyor olabilirim… ama Şehvetin gücü dönüşüm, değil mi? Ve şaşırtıcı bir şekilde siyah bir ejderhaya dönüştürülen adam, ölüm döşeğinde olmasına rağmen binanın en üst katına dek çıkarak Şehvetle çarpıştı. Seni kurtarabilmemiz onun sayesinde gerçekleşti.”

 

Julius’un bahsettiği ejderhanın Subaru ve Crusch’ın hiddetle çarpıştığı ejderha olduğuna şüphe yoktu.

 

Capella’nın gücü değişim ve dönüşüm olduğuna göre o siyah ejderhanın da Belediyedeki rehinelerden biri olma ihtimali yüksekti. Ancak Subaru, o adamın yardım çağrısını hiçe saymış, onu kendi haline bırakmıştı.

 

Ve bu şartlar altında mücadele hala süregelirken,

 

Subaru: “Peki siyah ejderhaya dönüşen adam…”

 

Garfiel: “Ölemez.”

 

Subaru bu sıkıntıyı taşırken Garfiel ansızın sakin bir sesle araya girmişti.

 

Fakat Subaru’nun bakışlarına karşılık vermek yerine doğruca tavana bakıyordu.

 

Garfiel: “Harika benliim onun ölmesine izin vermicek. Burda böyle bi şey yüzünden ölmesi kesinlikle imkânsız. Onun kurtarılması lazım… aksi takdirde…”

 

Julius: “Başından beri tavrı bu. Ejderha tanıdığı biri olmalı. Kokusu değişmiş olsa da Garfiel onu eylemlerinden tanımış gibi görünüyor. Her halükârda iyileşme süreci tamamlandı. Birazcık gergin olsa da durumu iyi, o gerginliğe de biraz dinlenmenin yardımı dokunacaktır.”

 

Subaru: “Tanıdığı biri mi? Garfiel, ejderha senin şehirden tanıdığın biri miydi?”

 

Garfiel: “——”

 

Garfiel’in sessiz kalmayı tercih etmesi, bakışlarını yakalayamayan Subaru’yu şaşırtmıştı.

 

Her halükârda kurtarıcıları olan siyah ejderhaya minnettardı. Ama diğerleri, sinekler, onlar…  

 

Julius: “Diğerlerinin de genel anlamda iyi olduğu söylenebilir, hiç değilse artık güvende oldukları kesin. Ferris teşhisini koydu ama…”

 

Subaru: “Yani Ferris bile onları düzeltemiyor, öyle mi? Lanet olsun!”

 

Elini yere geçirmeden edemeyen Subaru, bedenlerini kaybedenlerin ne hissediyor olabileceğini düşünüyordu.

 

Tam olarak ne kadar güçlü bir kayıp hissi duyuyorlardı? İnsan dışı bir şeye dönüştürülmüşlerdi ve bu, insanın hayatını kaybetmesinden farklı bir dehşet, farklı bir zalimlikti.

 

Birinin hayatını kaybetmesi demek, bir kimliğin ve varlığın kaybedilmesi demekti.

 

Ama insan formunun kaybedilmesi yine kimliğin kaybedilmesi anlamına gelirken… varlık, henüz son bulmamış oluyordu.

 

Bu tedavisi olmayan lanete maruz bırakılanlar, ufak bir ofiste toplanmıştı.

 

Peki Subaru’dan yukarıdalar mıydı? Yoksa aşağıda mı? Bu kaderin kurbanı olanların sayısını bile hatırlayamamaktan pişmanlık duyan Subaru, yalnızca teyit edilmesi gereken diğer şeyleri düşünebiliyordu.

 

Kendisi hala hayatta olduğuna göre sıradaki sorunun bu olması gayet doğaldı.

 

Subaru: “Sen de Garfiel de iyi misiniz?”

 

Julius: “Görebildiğin üzere Garfiel de ben de hatırı sayılır bir yara almadık, Ricardo da aynı durumda. Aşağılandığımızı söyleyebileceğimiz kesin ama bunu düşünmek… sonranın işi.”

 

Subaru: “——”

 

Julius, bu sözleri sarf ederken bile dudaklarını kemiriyordu ve sesine utanç işliydi. Aynı zamanda öfkeli olduğunu da gören Subaru, kendi nefreti tarafından tüketilmeye başlanmıştı.

 

Julius mide bulandırıcı Oburluğa, Alphard’a karşı mücadele vermişti.

 

Dürüst olmak gerekirse Subaru’nun o başpiskoposu yok etmekten daha çok istediği bir şey yoktu. Ama Subaru, kendisinin de kalıp onunla çarpışabileceğini varsaysa bile düşmanın kaçışı tamamıyla kaçınılmaz olurdu.

 

Yine de yeminli düşmanının kaçtığını bile bile sakinliğini koruyamıyordu.

 

Subaru: “…bana verilen görevi yerine getiremediğim için üzgünüm.”

 

Julius: “Böyle söylemekte ısrarcıysan sana karşı çıkamam… çünkü görüldüğü kadarıyla yayını gerçekleştirmeyi başardılar.”

 

Subaru: “Doğru, bu durum Şehvetle ikiye katlanıyor. Ve… evet, son yayınlarında bazı taleplerden ve pazarlıklardan bahsettiklerinden eminim.”

 

Julius’un surat ifadesinden anlaşıldığı üzere Şehvetin talebi düzgün bir şey olamazdı. Subaru bu talebi duymak istemese de bunun önüne geçmenin anlamı yoktu. Er ya da geç öğrenmek zorundaydı. Ama bundan önce…

 

Subaru: “Yayını bir kenara bırakırsak… Crusch-san’a ne oldu?”

 

Julius: “——”

 

Subaru: “O da benimle en üst kata gelmişti… ve benden daha kötü bir duruma düşmüş, Şehvetin elinde daha uzun süre çile çekmişti…”

 

Kanlar kusan, gözlerinin yalnızca beyazı görünen Crusch’ın görüntüsü Subaru’nun aklında belirivermişti.  

 

İç organlarındaki yaraları ciddi olan kadının aldığı hasar korkunçtu. Bir ölüm kalım meselesi söz konusu olmalıydı.

 

Ve Ferris’in acılı çığlıkları… Subaru en kötüsüne inanmak istemese de varılacak en bariz sonuç…

 

Subaru: “Ferris… kulağa talihsiz gelen bir şeyler söylemişti, bu yüzden…”

 

Julius: “Crusch-sama’nın henüz hayatta olduğu kesin. Fakat…”

 

Subaru: “Lafı dolandırarak anlatmasana!”

 

Subaru kısacık bir an için göğsünde bir umut ışığı hissetmiş ama o ışık, Julius’un ifadesini gördüğü saniyede silinmişti.

 

Bu ifade, nihayet bir hayatı kurtarmış olmanın verdiği gönül rahatlığı değildi, daha da kötü bir kaderin yol açtığı dehşetin tahammül edilemez ifadesiydi.

 

Julius: “Ferris biraz fazla tepki vermiş olabilir ama durum kesinlikle arzulanası değil.”

 

Subaru: “Arzulanası değil… Ne haltlar dönüyor? Crusch-san… Ferris bir şey yapamıyorsa neden kafa kafaya verip yardım etmeye çalışmıyoruz!?”

 

Julius: “Sakin ol! Ne kadar öfkelensen de durum değişmeyecek. O yüzden sakinleş artık.”

 

Julius, Subaru’nun kaba çıkışını keskin bir şekilde azarlamıştı.

 

Fakat onun sakinliği, Subaru’nun öfkesini iyice perçinlemekten başka bir işe yaramamıştı.

 

Subaru: “Piç, nasıl böyle sakin olabilirsin! Adamakıllı mağlup olmuşken bu kadarı da fazla! Nasıl öfkelenmeyebilirsin!?”

 

Julius: “—Tabii ki ben de öfkeden kuduruyorum!”

 

Julius Subaru’nun öne uzatmış olduğu kolu hızla iteklemiş, kükrerken titreşen bakışlarını gören Subaru ise sessizleşmişti.

 

Julius: “…Yakışıksız öfkem için özür dilerim. Henüz kendimi kontrol edecek olgunluğa erişememişim sanırım.”

 

Julius, bu sözlerle birlikte kolunun zorla itilişi yüzünden dengesini yitirmiş olan Subaru’ya elini uzattı. Bu sırada Subaru, onun tavrına kasıtlı olarak saldırmışken işittiği özür yüzünden utanmış haldeydi.  

 

Subaru: “Crusch-san, o…”

 

Julius: “…Şehvetin saldırısına uğradı, değil mi? Bedeni yabancı bir etmen tarafından işgal edildi ve şu anda yine onun tarafından yıkıma uğruyor. Ferris’in buna tepkisi neredeyse korkunç denilebilecek derecede yoğundu.”

 

Julius konuşurken Subaru, anılarının son evresinde inanılmaz bir acı çekmekte olan Crusch’ı net bir şekilde gözlerinin önüne getirmişti.

 

Bedenine bir canavarın sızması şeklindeki o nihai acıyla eti, kanı, kemikleri ve hatta ruhu bile çekiliyordu. Bu, hiç kimsenin katlanmaması gereken bir acıydı.

 

Ama Crusch bu acıya katlanmış ve Subaru, Ferris’in önceki tavırlarının sebebinin bu olduğunu anında anlamıştı.

 

Ferris, Subaru’nun uyanışının öncesi ve sonrasında suçu Wilhelm’e yüklermiş gibi bir manzara çizmişti. Efendisini savaş alanında koruyamamasından ötürü suçluyu, yaşlı kılıç ustası ilan etmişti.

 

Açıkçası yalnızca suçu yıkacağı herhangi birini arıyordu. Ve bu suçlamayı yapan Ferris de suçlanan Wilhelm de bu gerçeğin farkındaydı.

 

Bu yüzden Wilhelm Ferris tarafından saldırıya uğrarken sessiz kalmış, Ferris ise gizliden gizliye kendi güçsüzlüğüne ağlamıştı.

 

İşte az önce odadan ayrılan bu iki kişi, şu anda acı çeken efendilerinin yanındaydı.

 

Söz konusu üçlüyü düşünen Subaru’nun içindeki başarısızlık hissiyatı kuvvetlendikçe kuvvetleniyordu. Fakat Subaru’nun melankolisi, Julius tarafından bölünmek üzereydi.

 

Julius: “—Subaru, teyit etmem gereken bir şey var.”



#Subaru her şeye rağmen yine ölmemiş. Durum gittikçe kötüye gidiyor. Beatrice, Mimi ve Mimi'nin kardeşleri derken şimdi de Crusch çözümsüz bir duruma düştü. Emilia kaçırıldı. Belediye personeli komple sineğe dönüştürüldü ve ona da bir çare bulunamıyor. Ejderhaya dönüşen kişiyse Garfiel'in tepkilerinden anlaşıldığı üzere Garfiel'in annesinin kocası gibi görünüyor. İşler daha ne kadar sarpa sarabilir, daha neler olabilir bilemiyorum doğrusu. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 22140 Üye Sayısı
  • 821 Seri Sayısı
  • 41016 Bölüm Sayısı


creator
manga tr