Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması o kötülükleri erdeme dönüştürmez; aynı hataları yapmaları, o hataları doğru kılmaz. #Erich Fromm

Ormanın Habercisi - Bölüm 1: Yeni Ev


Gün yeni aydınlanmaya başladı, terlemiş zırhları ve kınındaki kılıçları eşliğinde ilerleyen askerler at arabalarını koruyordu. Arabaların birinde ince uzun siyah elbiseli bir adam, yanında 3-4 yaşlarında bir kız çocuğu, onun karşısında 12 yaşına yeni girmiş bir genç ve gencin yanında siyah önlüklü hizmetçi kıyafetli bir bayan silueti.

At tıkırtıları Elvis'in kulağına ninni gibi geliyor, ninninin geri kalanını kuş cıvıltıları devam ettiriyor ve Elvis'in geceden kalma uykusunu daha da güçlendiriyordu. İki haftadır hiç bitmeyen bu ninniyi artık son kez dinleyen Elvis meraklı gözlerle şeffaf mavi bariyerin, içinden geçip gidişini izledi. Elvis'i ve küçük kız kardeşini korumakla görevli dadısı sağ salim varabildikleri için mutluydu.

Sabah güneşinin ilk ışıkları Elvis'in yanaklarını ve üşümüş bedenini ısıtıyor, Elvis belli etmese de hoşuna gidiyordu.

Yosun kabuklu dev ve gür ağaçların sayısı gittikçe azalıyor, yapraklarından taşan ışık süzmeleri yola yansıyıp çakıllı yolu ışıldatıyor ve at arabalarının iki yanında yürüyen askerlere rehberlik ediyordu.

Bu korkunç yolculukta askerlerin yorgunlukları artmış ve sayıları iyice azalmıştı ama bu güneş, ormanda ateş dışında iki haftadır hiç ışık görmeyen Elvis'in ve askerlerin içini biraz aydınlatmıştı. Bariyerin içine girmenin etkisiyle askerler ormanın ağır havasından sonunda kurtulmuşlardı. Ferahlamış ve enerjik hissetmeye başlamışlardı. Askerlerin sevinçli konuşmaları ve kahkahaları malikâneye yaklaştıkça arttı.

Elvis'in babası Mark rahatlamış bir sesle:

"Sonunda vardık." dedi.

Mark'ın yanında oturan Maria çocuksu ses tonuyla:

"Baba o çanavaylay buyda bizi bulamaz dimi?" dedi.

"r" harfini söyleyemediği için dünyanın en tatlı dilini konuşuyordu.

Mark güler yüzüyle Maria'yı kucağına aldı. Narin saçları okşarken Maria'ya

"Bulsalar bile babacığın seni korur." dedi.

Sesindeki merhamet ve huzur duygusu sakince akan berrak bir dereyi andırıyordu. Camdan dışarıyı izlerken Maria'nın yanağını hafifçe öptü.

"hihihi..." Maria babasının kucağında sessizce kıkırdadı.

Elvis camdan beyaz binayı izledi.

Burası Elvis'in ailesinin acil durumlar için yaptırdığı bir binaydı.

Çokta büyük olmayan bu malikanenin duvarları beyaz mermerden yapılmıştı, yeşil ormanın ortasında duran bu beyaz bina, gereğinden fazla büyümüş otların, sarmaşıkların ve gür yapraklı ağaçların arasında sönük bir şekilde can çekişiyordu.

Üç katlı beyaz mermerli binanın iki köşesinde, flama şeklinde, eskiden geniş topraklara hükmeden bir krallığa özgü mavi renkteki mermer, mermerlerin üzerindeyse geçmişte dosta güven, düşmana korku salan gümüş gül kabartmaları vardı.

Güneş ışığını pek iyi yansıtamayan tozlu mavi mermerler daha koyu bir tonda görünüyor, gümüş gül motifinin ışıltısından da eser kalmamıştı.

Askerler at arabasının kapılarını açtı. Mark, kucağında Maria ile üzerinde pençe izleri bulunan ve gümüş gül motifleri yıpranmış at arabasından indi, Elvis ve dadısı da sol taraftan indi.

Elvis özlemle doğmakta olan güneşi eşya taşıyan insanların uğultuları eşliğinde izledi.

Herkes malikâneyi canlandırmak için çalışmaya başlamıştı bile.

Askerlerden sıska bir adam Mark'ın yanında gelerek:

"Efendim küçük hanımı odasına götürmemi ister misiniz?" dedi.

Babasından ayrılmak istemeyen Maria hemen araya girerek:

"İstemiyoyum!" dedi.

Mark "aldın mı cevabını?" der gibi acemi ve şanslı askere gülerek baktı asker acemi olmasına rağmen şansı sayesinde yolculuk boyu hep ucuz kurtulmuştu.

Genç asker:

"Nasıl isterseniz efendim." Dedi. Yeni yeni kalınlaşan sesinde bağlılık ve saygı vardı.

Bir düzine asker erzakları kilere taşıyor, geri kalan askerler de eskimiş bahçeyi ve malikaneyi yeniden işliyordu.

Tozlanmış mermer zemini siliyorlar, gereksiz uzamış dalları ve sarmaşıkları buduyorlardı.

Ormanın içinde mana akışı daha kuvvetli olduğu için bitkiler daha çılgın şekillerde büyüyordu. Bunun yanında hayvanlar da mana ile evrimleşip canavara dönüşüyordu. Yine de ormandaki mana miktarı çekirdek gelişimi yapan ya da canavar farmlayan (öldürüp canavarın malzemelerini satan, kullanan) çoğu büyücü ve avcıyı her zaman kendisine çekerdi.

Elvis düşman birliklerden saklanmak için buraya, ormanın içine geldiklerini biliyordu. Ama ormanın bu kadar derinlerine gelmek mantıklı mı pek anlayamıyordu.

Elvis yolculuk boyu karşılaştıkları onlarca canavarı hatırladı... Cidden korkunçtu... Bağırarak etrafa salya saçan barbar düşman askerlerinden bile korkunçtu...

Güneş ışığını arkalarına almış parlak yeşil ağaçların uzun gölgelerini izledi, renk renk kuşlar da dallardan onları izliyordu. Anlaşılan bazı kuşlar yuvalarının bozulmasından pek hoşnut değildi.

Malikanenin bahçesinin ortasında 30-35 metre yüksekliğinde sivri, siyah renkli bir direk vardı. Bu direğin tepesinde mor renkli, mavi desenli bir kristal vardı. Kristal basit bir makara sistemiyle biraz önce yenilenmişti. Yeni doğan güneş ışığının altında zarif ve etkileyici ışıltılarını saçıyordu. Etrafı saydam-yarı mavi bir kubbe şeklinde sarıyordu, malikaneye yaklaşırken görmüşlerdi. Ormanın ağır havasından ve tehlikeli yaratıkların saldırılarından koruyordu.

Kuşlar da haklı olarak bu güvenli kubbenin içine yuvalarını yapmıştı.

En azından Elvis bu nadir kuşların ahenkli bağrışmalarını dinlerken ve ağaçlarda güneş ışığıyla parlayan renkli yuvalarını seyrederken böyle düşündü.

Bunları düşünmeyi bitirdikten sonra Elvis'in baş ağrısı iyice arttı. Tüm yol boyu babasının zorla okuttuğu bitki, ağaç ve saçma dağ efsaneleriyle başı yeterince şişmişti.

Sanki beyni ödev yapmamasını isteyen bir anne gibi onu azarlıyordu.

Başını çevirip malikaneyi ve çalışanları yorgun bakışlarla izledi.

Sabahın mat görüntüsünü ve ellerinde eşyalarla koşuşturan askerleri; insan bağrışmaları, tahıl çuvallarının hışırtıları, kuş cıvıltıları ve at kişnemeleri eşliğinde izledi. İzlerken, yaprakları kıpırdaştıran rüzgârın getirdiği hafif soğuk bir esinti hissetti, yüksekte oldukları için hava burada biraz daha soğuktu. Elvis kürklü elbisesinin içinden pek bir şey hissetmese de bariyerin dışındaki hava gerçekten soğuktu.

Elvis başını biraz yukarı kaldırdı malikanenin arkasında kitapta da efsanelerine bolca yer verilmiş uzaktan bile büyük ve görkemli gözüken dağa gözü daldı. Dağın kalınlığı her altı yüz metrede bir azalıyor, yukarıya doğru çıkıldıkça görkemli dağ soyulmuş bir dal parçası gibi yavaş yavaş inceliyordu, tepesi ise sisli ve yarı karanlık bulutlardan gözükmüyordu, çok fazla insanın canını almış olan bu dağa kimisi Uluyan Dağ, kimisiyse Kanlı Rüzgâr Dağı ismini koymuştu her bölgenin insanı kendilerince bir isim uydurmuştu. Dağın etekleri sadece o dağa özgü bir yeşil tonda sisle kaplı olduğundan Yeşil Sisli Ejder Dağı gibi egzotik isimler takan köyler bile vardı.

Elvis babasına döndü, babası Maria'nın arkasından sırıtıyordu neden o kitapları verdiği belliydi, kitaplar oradaki canavarlardan da bahsediyordu.

Elvis'in babası Mark alaycı bir ses tonuyla:

"Nasıl beğendin mi dağ manzarasını? Özel olarak manzara görsün diye buraya yaptırdım."

Elvis babasının şakasına ayak uydurarak:

"Buraya varmak için o kadar canavar öldürmemize değdi desene."

Baba oğul gülüşürken Maria kahkahaları umursamayarak Mark'ın kucağında uyukluyordu.

Mark:

"Bi ara dağa götürüyüm mü seni?" dedi.

Sorusundaki gizli amaç Elvis'in kitabı okuyup okumadığını anlamaktı.

Elvis ürkek bir ses tonuyla:

"Uzaktan güzel gözükse de içini pek merak etmiyorum." dedi. Kitaplar ondan pek sevecence bahsetmiyordu.

Mark dalga geçer bir ses tonuyla:

"Cesur oğlum benim(!)" diyerek Elvis'i kızdırmaya çalışıyordu.

Elvis bunu kendine yediremese de dağdan gerçekten tırsıyordu.

"Korkudan değil zekadan..." diyerek babasının sözlerini savuşturmaya çalışıyordu.

Yinede pek direnemedi kabul etmiş bir şekilde başını çevirdi ve tekrar dağa baktı, dağın tepesi gözükmese de üzeri bembeyazdı.

Mark elini cebine attı, mavi yeşil desenli bir yüzük çıkardı.

Elvis:

"Boyut yüzüğü mü o?" heyecanlı heyecanlı sordu.

 Boyut yüzüğü eşyaları daha kolay taşınmasını sağlayan bir nevi çanta görevi gören oldukça pahalı bir eşyaydı.

"Doğum günün kutlu olsun evlat biraz geç oldu ama." dedi. Elvis yüzüğü heyecanla baş parmağına taktı.

"Teşekkür ederim baba" dedi. Sesi sevinç ve mutluluk doluydu.

Bu sırada siyah önlüklü bir hizmetçi onlara doğru yaklaştı ve Elvis'in babasına bir şeyler söyledi.

Mark haber gelince, Elvis in yorulduğunu da bildiği için:

"Yorulduysan alt katta senin için hazırlattığım bir oda var. İçinde bazı güzel teknikler ve kitaplar da var. Belki onlar dağdan korkmaman için sana yardım edebilir." dedi.

Mark dağı izleyerek devam etti.

"On iki yaşına bastın birkaç aya ruh taşın uyanır, sonra da büyü çalışmaya başlarız sonuçta koskoca Sıcak Rüzgâr Mark Velessius'un oğlusun" dedi, son sözlerini söylerken biraz gerinip ses tonunu kalınlaştırdı.

Elvis babasıyla büyü çalışamayacağını biliyordu çünkü savaşta kendini zorlayıp ruh taşını çatlatmıştı ama bu anın tadını kaçırmak istemediği için sessiz kaldı.

Elvis büyü kullanabilen bir ailenin soyundan geldiği için mutluydu ama büyü fakültesine gidemeyeceği için canı biraz sıkkındı.

Elvis babasının övgü dolu sözlerine içinden biraz kıkırdadı babası varken fakülte pekte umurunda değildi, yüzündeki bir tebessümle malikaneye doğru yürüdü.

Büyük ama yavaş adımlarla bahçeden geçti, bahçede çokta büyük olamayan bir gölet vardı. Bahçıvanlar gölettin etrafına her taç yaprağında farklı renk taşıyan ve yaprakları şeffaf yeşil renkli güllerden dikiyorlardı. Gülün dikenleri kızıl renkliydi, uçlara doğru kızıl renk siyaha dönüşüyordu. Elvis'in annesinin en sevdiği bitkiydi... Elvis içinde bir burukluk hissetti ama sonra annesinin sözleri aklında devran etti ve adımlarını hızlandırdı.

Mark oğlunun yorgun adımlarını arkadan izledi. Elvis'in büyü taşı uyanmak için oğlunun enerjisini emiyordu. Mark sevimli bir yüz ifadesiyle, Elvis'e büyü öğrettiği hayallere daldı.

Askerlerin kaptanı ve kaplan ırkından olan Aselgor kalın ses tonuyla gülerek:

"Oğlun bu sıralar çok tembel he biz nöbetteyken tüm yolculuk boyu uyudu hala yorgun kerata." dedi.

Aselgor yorgunluğunun sebebini biliyordu yine de klişe olmuş bu espriyi yapmaktan kendini alamadı. Kişi büyü çekirdeğinin uyanacağı dönemde ne kadar yorgun olursa o kadar güçlü bir büyü taşı oluştururdu.

Mark Elvis'in gidişini izlerken övgü dolu ses tonuyla:

"Gerçekten çok tembel bir oğlum var. Uyanınca biraz azarlayım bari." dedi.

Mark'ta bilmezden gelerek Aselgor'un dalgasına ayak uydurdu.

"O zaman azarlaman biraz zor."

İki gür erkek sesinin kahkahaları gürültülü malikanede yankılandı.

Elvis neye güldüklerini merak etse de bir an önce kalın kitaplı çantasını fırlatıp kendini yatağa atmak istiyordu.

Yedi basamak yüksekliğindeki merdivenlerden çıktı. Malikaneye girerken, içinden:

"bu kadar büyük olmak zorunda mıydın?" diye geçirdi.

Üç katlı binanın ilk katında, dikkat çekmeyen bir odada duran renkli kitaplığı gören Elvis, içinden "sonunda buldum seni" diye geçirdi. Aramaya ikinci kattan başladığı için kendine küfürler etti, babası neden odasını çalışanlarla aynı katta yaptığını pek umursamadı. En azından mutfaktan birşeyler aşırırken kat inip çıkması gerekmeyecekti.

Elvis odayı bile incelemedi. İçinde birkaç kitap olan çantasını hızla çıkarıp fırlatmaya çalıştı ama yorgun kolları kalın kitapları ağırlığından pek uzağa fırlatamadı, çantası yatağın yarım metre ilerisinde dik bir pozisyonda durdu.

Elvis kendini yatağa attı ama merakı onu uyutmamıştı. İki haftadır hasret duyduğu yatağının içinden gözlerini odanın içerisinde gezdirdi.

Camdan giren ışık süzmeleri duvara yaslanmış tahta kitaplığın rafındaki kitaplara vuruyor ama ışık süzmelerinin gölgesinde bir yanlışlık vardı. Elvis kafasını çevirip cama baktı. Camda parlak tüylü her tüyünün rengi gök kuşağını içinde barındıran altın gagalı bir kuş Elvise doğru bakıyordu. Elvis kuşu görünce korktu ve yatağından ani bir reflekse sıçrayıp doğruldu kuş ürkmüş bir şekilde gagasını hafif açarak kedi tıslamasına benzer bir

"Kııığğgk!" ses çıkardı.

Elvis kuşla biraz bakıştı kafasını oynattığında kuşun da kafasını oynattığını gördü. Elvis nedenini bilmese de bugüne kadar canavara dönüşmemiş her hayvanla anlaşabiliyordu ne diye bilirdi ki hayvanlar onu seviyordu. Elvisin yorgunluğu korkusuna ağır basmış bir şekilde beyni yatağa tekrar yatması için bahaneler üretiyordu. Parlak tüylü masum bir kuştan korkmaması konusunda onu gazlayıp uyumasını sağlamaya çalışıyordu.

Elvis yatağına uzandı ve tekrar kitaplığa baktı. Küçük kuşun büyük gölgesinden sızan güneş ışıkları havada uçuşan küçük toz zerrelerini belirginleştiriyordu.

Kitapların üzerini tozlu ve ince bir tabaka sarmış, kitapların renklerini solgunlaştırmıştı. Elvis babasının odasındaki eşyaları nasıl bu kadar hızlı yerleştirttiğini anlayamadı. Yine babasının kendini övdüğü sahne aklında canlandı gülerek gözlerini sıkıcı kitaplıktan çekti ve etrafta dolaştırdı.

Odaya biraz daha baktı, yatak, odanın ortasına açılan camın hemen sol kenarında duruyor Elvis bunu yeni fark ettiği için "gözlerimde bir sıkıntı mı var?" diye düşünmeden edemedi. Pencerenin önünde yani yatağının hemen baş ucunda küçük tek kapaklı bir sehpa vardı, sehpanın üzerinde hiç yanmamış bir mum ve yanmayı bekleyen bir çift kibrit çöpü duruyordu. Onların yanındaysa dikensiz renkli bir gül vardı. Baş ucunda duran Gül Elvis'in gözüne çok görkemli gözüküyordu, taç yaprakları güneş ışığını içine hapsedip onları geceleri güzel kokulara dönüştürüyordu. Elvis bir kez daha annesinin o unutulmaz kokusunu hatırladı... Annesi gerçekten gülleri seviyordu...

Yeni odasına alışmaya çalışan gözleri pencerede tıpkı kuş gibi renkli ışıklar yansıtan kuş yuvasına ilişti, gülle birlikte Elvis'in yorgun gözlerini iyice yoruyordu. Sonra gözleri aşağı kitaplığa doğru kaydı, kitaplığın en altında çift çekmeceli küçük bir dolap vardı, onun üstündeyse raflar duruyordu, üst üste beş raftan oluşan bu kitaplık, mana yönlendirmeden başlayıp gelişmiş güçlendirmelere ve mühürlere doğru gittikçe zorlaşan bir şekilde sıralanmış, tozlu sayfalarının okunmasını bekliyorlardı.

Her rafın kitaplarının rengi birbirinden farklıydı ama en üstteki beyaz renkli raf boştu, Elvis gözünü biraz raflarda gezdirirken göz kapakları istemsizce daraldı.

Daha fazla dayanamayan Elvis koridorda yankılanan insan uğultuları eşliğinde kendini uykunun yumuşak kollarına bıraktı ve uykuya daldı.

 




Yorumlar


Giriş Yap


    Duyurular

    Popüler Seriler

    Against The God
    Against The God
    Beğeni Sayısı: 1450

    King of Gods
    King of Gods
    Beğeni Sayısı: 1198

    Tales of Demons & Gods
    Tales of Demons & Gods
    Beğeni Sayısı: 983

    True Martial World
    True Martial World
    Beğeni Sayısı: 905

    Emperor’s Domination
    Emperor’s Domination
    Beğeni Sayısı: 798

    I Shall Seal The Heavens
    I Shall Seal The Heavens
    Beğeni Sayısı: 777

    Martial God Asura
    Martial God Asura
    Beğeni Sayısı: 717

    Coiling Dragon
    Coiling Dragon
    Beğeni Sayısı: 638

    Swallowed Star
    Swallowed Star
    Beğeni Sayısı: 630

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 592

    Popüler Orjinal Seriler

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 592

    KAREN
    KAREN
    Beğeni Sayısı: 217

    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    Beğeni Sayısı: 200

    DİPTEN EN TEPEYE
    DİPTEN EN TEPEYE
    Beğeni Sayısı: 157

    Beyond Eternity
    Beyond Eternity
    Beğeni Sayısı: 150

    Yıldızlar Kralı
    Yıldızlar Kralı
    Beğeni Sayısı: 149

    Acemi Ölümsüz
    Acemi Ölümsüz
    Beğeni Sayısı: 136

    SAHİPKIRAN
    SAHİPKIRAN
    Beğeni Sayısı: 129

    THEODEN
    THEODEN
    Beğeni Sayısı: 129

    Lord Of The Demons
    Lord Of The Demons
    Beğeni Sayısı: 124

    Site İstatistikleri

    • 14914 Üye Sayısı
    • 709 Seri Sayısı
    • 33139 Bölüm Sayısı


    creator
    manga tr