"En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, Çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ancak bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez." #Arthur Schopenhauer

Mavi Elma - Bölüm 1: Adem


Sabah erkenden kalkan Adem bir günü daha ıstırap içinde geçeceğinden ötürü mutsuzdu. Fakir bir çocuk olan Adem gününü genelde kimsenin yapmak istemediği işleri yaparak geçirir eline gelen iki üç bakır parayla da karnını doyurmak için yemek alırdı.

Yine böyle bir günde dışarıya doğru koşan Adem arkasında duran yaşlı ninesine el sallamış ve paçavralar içerisindeki kıyafetleriyle iş için dışarıya koşmuştu. Genelde en yüksek iş ihtimali köyün seyisinde olacağından doğrudan oraya doğru gitmiş ve kapının önünde duran ve elinde duran nala bakan seyise doğru bağırmıştı.

“Ekber Abi! Bu gün de senin yerine bokları temizlememi ister misin? Bilirsin çok ucuza yaparım!”

Seyis Ekber kafasını Ademe doğru kaldırdığında sadece ufak bir tebessüm gösterdi. Dudaklarının ufak bir tebessümü kesinlikle işi vereceği anlamına geliyordu. “Geçen seferki gibi yapacağına söz verirsen iş senindir çocuk.”

Kendinden emin olan Adem bu konuda emin ol dercesine bir işaret gösterdi ve kendisinden emin bir surat ifadesiyle kollarını sıvayıp kapı girişinde bulunan küreği aldığı gibi içeriye doğru ilerledi.

Akşama kadar bok taşıyan Adem en sonunda işi bittiğinden ötürü derin bir nefes aldı ve doğrudan Seyis Ekber’in yanına doğru ilerledi. Genelde seyis atlarla birlikte içeride olur ve onlarla konuşurdu, son derece genç ancak bir o kadar da yaşlı gibi göründüğünden Adem ona amca mı yoksa abi mi demesi gerektiğini bilemediğinden ikisini de karıştırarak söylerdi.

“Ekber Amca işim bitti!”

Seyis Ekber kafasını salladı, etrafına şöyle bir göz attıktan sonra Adem’e doğru geri döndü ve hayranlıkla baktı. “Gerçekten de bir işi yaparken en iyisini yapıyorsun. İşte sözleştiğimiz gibi sana 5 bakır vereceğim!”

Eline gelen beş metal paranın vermiş olduğu sıcaklık hissini son derece hoş bulan Adem gülümsemesini en büyük şekle getirdi ve saygıyla eğildi. Dudaklarından nasıl sözlerin çıkması gerektiğini bilmediğinden onun için yapılması gereken en büyük şeydi bu.

Almış olduğu paralarla birlikte doğruca fırına doğru ilerleyen Adem, Fırıncıdan alacağı bayat ekmekleri eve götürmeyi ve ninesiyle birlikte yemeyi planlamıştı.

“Cevdet Abi! Bayat ekmek var değil mi?”

Cevdet kendisine gelen çocuğa bakmış ve suratı bir anda kasılmıştı. Her gün kendisine gelen bu çocuk babası tarafından pek sevilirdi, kendisi ise hiç sevmezdi. Ona göre bir artıktan başkası değildi, bu çocuk yüzünden kapı arkasında beslemiş olduğu hayvanları bir çok kez açlıktan ölmüştü ve bu onda her seferinde bir haftalık yas tutma alışkanlığı kazandırmıştı.

“Yok sana ekmek falan defol! “

Elinde bulunan bayat ekmekleri arka tarafa doğru taşıyan Cevdet’i gören Adem bir anda suratını büzdü. Cevdet’in kendisinden pek haz etmediğini biliyordu, ne zaman babası olmasa dükkanda asla bayat ekmek alamıyordu.

Kaderine boyun eğen Adem dükkanı terk ettiği gibi yapabileceği en iyi şeyi yaptı ve pirinç satan bir başka dükkana doğru ilerledi. Köyün halkı ikiye bölünmüş durumda olduğundan bu iki dükkan da son derece iyi para kazanıyordu.

“Nazan Abla! Nasılsın?”

Bir şevk ile içeriye giren Adem doğrudan tezgahın karşısında bulunan orta yaşlı kadına doğru baktı. Tombul bir kadındı, neşesi genelde eksik olmazdı ancak bir üzülürse kimse onu mutlu edemezdi. Bundan ötürü çok erkeği koynundan kaçırtmıştı.

“Hoş geldin Adem hangi rüzgar attı sen buraya bakalım?”

“Hoş bulduk abla, şey senden bir miktar pirinç alacaktım ama… Şu simsiyah pirinçten kaldı mı sende?”

Adem her ne kadar pirinç yemeyi sevmese de şuan ninesinin ve kendisinin karnını doyurması gerektiğini çok iyi biliyordu. Son derece güçsüz durumda olan ninesi için yapabileceğinin en iyisinin bu olduğuna emindi. “Yemek yemek çoğu hastalığın ilacıdır” diyen ninesinden öğrenmişti bunu.

“Var tabi olmaz olur mu! Ne kadar istiyorsun bakalım?”

Nazan ablanın iyi gününe denk geldiğini fark eden Adem bir an sevindi, genelde bu dükkana geldiğinde ne yaparsa yapsın bir şey alamazdı. Ondan ötürü de pirinç yemeyi sevmezdi, fırıncı amca iyi davranırdı ve ondan ötürü de buraya pek uğramazdı.

“Abla bana dört bakırlık siyah pirinç verebilecek misin?”

Yanında bulunan iki küpe bakan Nazan, siyah pirincin olduğu rafa doğru ilerledi. Oldukça küçük bir küpün içinde olan bu siyah pirinç alıcısı olmadığından genelde arka raflarda dururdu. Pek bir tadı yoktu ve haşlaması son derece uzun sürüyordu.

İki avuç siyah pirinci bir kesenin içerisine koyan Nazan gerisin geri geri döndü ve doğrudan torbayı Adem’e doğru uzattı. İçinde bulunan siyah pirincin ufak sesleri dışında içeride pek bir ses yoktu. Adem torbayı kabul ettiği gibi “Teşekkür ederim Nazan Abla! Sayende ninemin karnı bir gün daha doyacak!” diyerek doğrudan dört bakırı Nazan’a uzattı ve sevinçle birlikte bir anda dükkanı terk etti.

Arkasından bakan Nalan derin bir iç çekti, “genç olmak çok güzel be…” diye mırıltıları dükkanın içerisinde dolaştı.

Eve doğru apar topar ilerleyen Adem, kendi evinin önünde biriken ışık toplarını fark etmesi çok vakit almadı. Meşaleler ile yıkık dökük evi gündüz vaktiymişçesine aydınlatılmış ve insanların hepsi normal bir surat ifadesiyle kapıya doğru bakıp kalmıştı.

Adem kalabalığa yaklaştığında insanların bir kısmı ona doğru döndü, suratların kimisi neşeliydi kimisi ise hüzünlü. Üzüntüleri Adem’e yalandanmış gibi geliyordu. Ne olduğuna anlam veremeyen Adem, evinin kapısını hızla içeriye doğru açtı ve evinin içerisine girdi.

Ninesinin yatağında yattığını fark etti Adem, karnı son derece şişti, ağzından ise salyası akıyordu. Keçeli saçları darmadağın olmuş ve alnı da hiç olmadığı kadar ıslak bir haldeydi.

“Nine! Ben döndüm, bak elimde ne var Nazan Abla’dan rica ettim bana siyah pirinç verdi! Hadi bana gösterdiğin gibi onu haşlayayım da birlikte yiyelim!”

Ninesinin normalde bu tür durumlarda hızla ayağa kalkıp sevinmesi gerekirken hiç tepki almaması Adem için bir ilk olmuştu. Bu tür hissizliği ilk kez anne ve babasının olmadığını öğrendiğinde almıştı. Ninesinin yanına doğru çöken Adem, ninesinin iki kere dürtükledikten sonra “Nine! Haydi kalk bak sonra yemeği kaçırırsın ha!” diye sitem de bulundu.

Ninesinin tekrardan hiçbir şey söylememesi üzerine Adem ne yapacağını bilemedi, öylece ninesini dürtmeye devam etmekten başka bir çözüm bulamamıştı minik beyni.

“Nine! Haydi kalksana, neden uyanmıyorsun nine? Bak hem geçen günden kalan bir elmamızda var hatırladın mı? Onunla birlikte siyah pirinci afiyetle yeriz. Bak hem komşularda bize gelmişler onlarında yemeği vardır değil mi? Onlarla birlikte yeriz haydi kalk nine…”

Niye olduğunu bilmediği bir halde yanaklarından aşağıya doğru süzülen iki damla göz yaşı ile birlikte burnunun yanması Adem’i daha kötü bir duruma getirmişti. Bu sırada ise evlerinin virane kapısı açılmış ve içeriye giren bir adam Adem’in omzunu tutmuştu.

“Ben… Bu sabah bu civardan geçerken çığlığını duydum… Ama ne olduğunu bilmediğinden bakmadım… B-ben… Onun karnının şişkin olduğunu fark ettim… Nefes almayı bir anda kesti…” Adamın bölük sözleri ile nedenini kendisinin de bilmediği göz yaşları Adem’in göz yaşlarına eşlik etmişti. Minik Adem ne dediğini bile bilmiyordu, hala daha elleri ninesinin kollarındaydı ve hala daha sallamaya devam ediyordu. “Nine… Bak bu amca deli herhalde. Neden onu yemekten kovuyoruz ki? Hem sen delileri sevmezsin değil mi?”

“Özür dilerim çocuk…”

Bu sırada içeriye giren başka insanlarda olmuştu. Kimisi gülüyordu bu duruma kimisi ise üzgündü. Ancak hepsinin ağzından çıkan sözler aynıydı, birbirinin aynısı olan “Başın sağ olsun.” Sözü.

Adem bu sözü o kadar çok duymuştu ki, kafasında sürekli tekrarlanır hale gelmişti. Anlamını bilmediği kelimenin sürekli olarak söylenmesiyle birlikte anlamı kafasında şekillenir hale bile gelmişti.

Gecenin ilerleyen vaktinde yalnız kalan Adem o gün en ufak bir şeyi midesinden geçirmedi, sabah olmasıyla birlikte yine aynı grup insan önlerinde bulunan beyaz giyinmiş bir şaman ile geldiler ve Adem’in ninesini kaldırdıkları gibi götürdüler.

Adem bu süreç içerisinde bir santim bile yerinden ayrılmadı. Elleri hala daha ninesinin kolunu tutuyor gibiydi. Kıvrılmış parmaklarının havayı tutmaya devam etmesi o kadar kötüydü ki, en korkunç insanı bile duygulandıracak nitelikteydi.

Öğlen vakti tekrardan o insan grubu ortalıkta görünmüştü. Adem’in hala daha aynı yerinde durduğunu fark edenler istemese de hüzünlendi, onların göz yaşları Adem’in hareketlerini yapabilmesi için yakıtmışçasına her ağlamayla birlikte adem hareketlendi.

“Ninem nerede?”

Titrek dudaklarından çıkan bu sözler herkesin yüreklerini burkacak düzeydeydi. İnsanlardan tekrardan o nefret etmeye başlamış olduğu sözleri duyan Adem neredeyse çıldıracak gibiydi.

“Başın Sağ Olsun…”

Daha fazla kaldıramayacağını düşünen Adem ne yapacağını bilemez bir şekilde koşmaya başladı. Önce evinden çıkan Adem ardından da köyün sonuna doğru ilerledi.

İnsanlar bu davranışını delirmiş sandıkları için ses etmediler. Onların gözünde sadece heba olan bir aile izlenimi kalmıştı.

Adem nereye gittiğini bilmeden koşmaya devam etti. Köylerinin bir yarısı dağa baktığından ötürü gittiği yer sadece bir dağ görüntüsüne sahip engebeli araziydi.

Adem sürekli olarak koştu. Canı yandığını veyahut ayaklarının su topladığını bile fark etmediğinden aralıksız koştu. Onun için koşmak bu sıkıntıdan uzaklaşmak gibiydi, her adımıyla birlikte ninesinin suretinin de kafasından silindiğini hissedebiliyordu.

İç güdülerinin dağa neden götürdüğünü bile düşünecek zamanı yoktu. Sadece koşuyordu ve asla değişmeyen engin dağ görüntüsüne doğru ilerliyordu.

Günlerce hiç ara vermeden koştu, ne su içti ne yemek yedi. Kafasında sadece tek bir düşünce kalmıştı, koşmak…

Adem’in bu istikrarlı koşusu sonucunda üç günün ardından en sonunda dağın ayaklarının dibine gelmişti. Kafasındaki koşma düşüncesi yavaş yavaş kaybolmaya başlamış olan Adem meraklı bir surat ifadesiyle birlikte şuan bulunmuş olduğu yere doğru baktı. Tam da bu sırada bir anda kafasına doğru dökülen su damlacıklarından ötürü kendisini koruyacak bir yer aramaya koyulan adem tam dört adım atmıştı ki; bir anda ayağı kaydı ve kendisini bir mağaranın içinde buldu.

Onun arkasından yuvarlanan mavi bir elma da Adem’in tam ayaklarının gibine gelmiş ve durmuştu…


İlk yazım olduğundan ötürü hatalarım varsa söylerseniz sevirim. Yazım tarzım umarım sizleri sıkmamıştır, okuduğunuz için teşekkürler!




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1260

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1081

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 891

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 822

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 702

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 660

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 644

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 602

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 552

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 524

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 376

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 205

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 195

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 188

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 143

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 141

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 119

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 117

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 100

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 15568 Üye Sayısı
  • 509 Seri Sayısı
  • 20961 Bölüm Sayısı


creator
manga tr