Lms 15.6 : Köle Randevusu

avatar
891 15

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 15.6 : Köle Randevusu


Çevirmen : Clumsy-nim



Lee Hyun duvağı kaldırır kaldırmaz müşteriler çadır barına akın etti.

 

“Mesai başladı herhalde?”

 

“Bar açık, değil mi?”

 

Dışarıda sıra olmuş müşterilerden 10 dakika beklemelerini istemişlerdi. 15 dakikalık bekleyişin sonunda bir haber çıkmayınca da müşteriler öylece içeri girmeye başlamıştı.

 

“Vuooa!”

 

“Bu Seo-Seoyoon.”

 

Seoyoon, Kore Üniversitesinde adını duymamış tek bir kişinin dahi bulunamayacağı kadar ünlüydü.

 

“Siparişinizi alalım lütfen.”

 

Garsonluk işini üstlenen kız öğrenciler gelinlikleriyle koşturuyordu.

 

“Müşteriler, sipariş verin lütfen!”

 

“Sipariş vermeyecek misiniz?”

 

Sipariş vermeleri için gördükleri baskılara rağmen müşteriler Seoyoon’un büyüsüne kapılmıştı ve tek yapabildikleri ona bakakalmaktı.

 

Sersemletici güzelliğin doğurduğu şok!

 

Kız öğrenciler menüleri getirip sipariş vermeye teşvik ettiğinde gördükleri şeyse ikinci bir şok oldu.

 

“Canlı Deniz Yılanbalığı, Yabani Levrek, Buharda Pişirilmiş Yengeç, Kavrulmuş Yılanbalığı, Deniz Mahsullü Siyah Fasulye Eriştesi… Bu menü gerçek mi? Levrek siparişine baharatlı güveç de ekleneceği yazıyor…”

 

“Evet. Bugünün menüsü özellikle deniz ürünlerini temel alıyor. Ana menü festival boyunca her gün değişecek. Fakat meyveli aperatifler, Kore usulü omlet ruloları ve sebzeli krepler her daim sipariş verilebilecek.”

 

“Şimdilik üç Canlı Deniz Yılanbalığı alalım lütfen.”

 

“Buraya 3 Canlı Deniz Yılanbalığı!”

 

Müşterinin masasına hızlıca bir yakıcı ile bir ızgara yerleştirildi. Ardından canlı yılanbalıkları baharatlarla birlikte pişirildi. Her kıvranışlarında baharatla iyice harmanlandılar. Tamamen piştiklerindeyse o besleyici ve mükemmel yılanbalıklarının her biri parça parça mideye indirildi.

 

Lee Hyun, madem bir bar işleteceğiz, öyleyse bundan kar elde edelim ve yemeğimin kalitesini konuşturayım demişti.

 

“Bir festival barı olsa da yarım yamalak iş yapmak olmaz!”

 

Sonuçta müşteriler o yemekler için para ödeyecekti.

 

Çaba sarf etmeden yapılamazlardı. Bu, yalnızca lezzet ve besleyicilik garantisi verme sorumluluğunu üstlendiği takdirde halledilebilecek bir işti.

 

Lee Hyun dışında hiç kimse levrekten suşi hazırlayamadığı için aralarında en meşgulleri oydu.

 

Kesme tahtasının üzerinde oldukça artistik bir şekilde bir şeyler kesiyordu!

 

Eti kemiğinden ayrılan levrek hala hayattaydı. Sinirlerine hasar vermekten kaçınmak adına beceriyle parçalanıyordu.

 

Bugün Lee Hyun’un normal hayatında aşina olduğu bir pazar esnafından yabani levrek, kar yengeci ve deniz yılanbalığı teslim almışlardı. Malzemelerin tazeliği garantiydi ve güvenilir malları uygun bir fiyata elde edebilmişlerdi.

 

“Sen gerçekten bir üniversite öğrencisi misin?”

 

“Her neyse, öğrencilere reklamımızı yap. Yani onlara pazardan ürün almalarını söyle demek istedim.”

 

Esnafların cömertliği sayesinde Lee Hyun, kaliteli malzemeler kullanabiliyordu. Fakat burası bir okul barı olduğu için fiyatları yüksek tutamazdı.

 

Kraliyet Yolunda herkes avlanarak para kazanabildiği için insanları kazıklasanız bile mesele olmazdı. Fakat öğrencilere yüksek fiyat çekmek vicdani problemlere yol açardı.

 

Sonuç olarak porsiyonları ortalamaya indirmiş ve fiyatları çok yüksek olmayacak şekilde ayarlamıştı.

 

Öyle ya da böyle müşteriler hallerinden memnundu.

 

“Buyurun.”

 

“Lütfen gidip 9. masanın siparişini al.”

 

Seoyoon da gelinliğiyle sipariş alıp dağıtıyordu.

 

Bir Tanrıçanın kudreti öylece etrafta koşuştururken bile etrafa saçılıyordu!

 

Müşterilerin ona bomboş bakakalırken yemeklerini döktüğü pek çok vaka oluyordu. İçkilerini yudumlarken öylece Seoyoon’u izleyenlerin sıklığı da oldukça çoktu.

 

Seoyoon her geçişinde ardında tatlı bir limon kokusu bırakıyordu.

 

Makyaj niyetine yalnızca hafif bir tonik ve birazcık losyon kullanmıştı. Her halükarda, makyajsız suratı bile delirticiyken bugün bilhassa parfüm de sıkmıştı.

 

Seoyoon müşterilere menü uzattı.

 

“...”

 

Ve ayakta dikilip siparişlerini almak için bekledi.

 

Etrafını saran müşterilerin bakışlarından utanıyor ama direniyordu.

 

“Bize bir meyveli aperatif lütfen.”

 

“...”

 

Seoyoon başını hafifçe sallayıp onay vererek arkasını döndü.

 

Masalarında hatırı sayılır ölçüde aperatif olan müşteriler bile yeni siparişler vermek için çabalıyordu. Bunun altındaysa Seoyoon’la bir kez olsun konuşabilmeye yönelik açgözlülükleri yatıyordu.

 

"Müşteriler 30 dakikadır bekliyor."

 

“Şef, buharda yengeç ne zaman hazır olacak?”

 

"Birazdan çıkıyor!"

 

Yalnızca Lee Hyun, canı çıkana dek çalışıyordu. Diğer öğrencilerin pişirme hızı öyle düşüktü ki o 2, yo 3 kat fazla çalışmak zorunda kalıyordu.

 

Böylece festivalin ilk gününü havai fişekleri göremeyecek ve öğrencilerin şarkılarını işitemeyecek kadar yoğun bir şekilde geçirdi, hatta bardan dışarı adımını dahi atamadı.  

 

Ertesi günse daha çok sayıda müşteri erkenden kapıya dayandı.

 

“Siparişimizi alın lütfen!”

 

“Sipariş vermeye hazırız!”

 

Mutfak ve masalar hala meşgul olsa da bugün, ilk güne kıyasla daha çok boş vakitleri vardı.

 

Pişirme işlemi önceden tamamlanmış, çokça yan ürün hazırlanmıştı. Alkoller kutu kutu dizilmiş ve ayrıca çadır genişletilmişti.

 

Departman bulaşık yıkamak ve masa temizlemek gibi işler için 10 kişilik bir destek ekibi gönderdiği için iş yükü de azalmıştı.

 

Lee Hyun para kazanma eğlencesi için tüm bu uğraşlara değdiğini düşünüyordu.

 

‘İlk günün karı 700 bin won (~$700). Tabak çanağın beş günlük kira ücretini düşünce bile geriye bu kadar kalıyor.’

 

Tüm bu işler geleceğe yönelik birer tecrübeydi!

 

Yarı zamanlı işleri sayesinde aşçılık konusunda da müşterilerle ilgilenme konusunda da oldukça bilgiliydi fakat serbest meslek sahibi olmak hafife alınacak bir şey değildi.

 

‘Bu tarz özel durumlarda çılgınca bir kar elde edemezsem bundan böyle herhangi bir kariyeri düşünemem!’

 

Geri kalan herkesin eğlencenin tadını çıkarıp takıldığı festival günlerinde o, mutlak bir kararlılıkla barın sorumluluğunu üstlenmişti.

 

İkinci gün de sağlam bir kar elde eden barda üçüncü gün, tek bir masa dahi bir an için boş kalmadı. Hatta festivalin dördüncü gününde bile Lee Hyun’un festivali gezmesi mümkün olmadı.

 

Ve artık ne kadar acınası bir manzara çiziyorsa en sonunda emrinde çalışanlar bıçağını elinden aldı.

 

“Lee Hyun, biz mekanla ilgileniriz, sen de gidip biraz eğlenmelisin artık.”

 

“Ama bu mekan bana emanet edildi.”

 

“Burası Silla Hanedanlığı falan mı da ‘geri çekilmek yok’ zihniyeti izliyorsun? Bu bir festival, savaş alanı değil, git biraz eğlen hadi. Diğer çocuklar akıllarını yitirmişçesine eğleniyor, sen de festivalin tadını çıkarmalısın.”

 

Lee Hyun önlüğünü çıkartarak sırtını dikleştirdi.

 

‘Festival… muhtemelen gidip diğer departmanların neler yaptığına bir göz atmam gerekir. Restoranlar bile çok sayıda şey bilmeyi gerektirirler. Ne kadar çeşitli bilgi toplarsam o kadar iyi.’

 

“Öyleyse çabucak bir gidip döneyim.”

 

“Bugünlük dinlen. Zaten akşamın 6sı oldu bile. Bar sadece 10a kadar açık olduğu için bu saatten sonra kendi başımıza idare etmeye çalışırız.”

 

Festival enerjisini fazla zorlamaktan kaçınmak adına barlar 10da kapanıyordu.

 

“Peki.”

 

Diyen Lee Hyun çadır barına bakındı.

 

Masalar müşteri doluydu ve öğrenciler telaşla siparişleri alıyordu.

 

Son üç gündür Seoyoon’un popülaritesi kesinlikle zirvedeydi.

 

Tüm müşteriler siparişlerini ona vermek istiyordu. Bu nedenle çalışkan Seoyoon da bugünlük bir mola vererek bara gelmemişti.

 

“Ben olmasam bile sistem kendi kendine sorunsuzca işler eminim.”

 

Lee Hyun çadır barından ayrılır ayrılmaz festival kalabalığın— aileleriyle gelenlerin, diğer okulların öğrencilerinin ve giyinip kuşanarak dolanan Kore Üniversitesi öğrencilerinin arasına karıştı.

 

Bir zamanlar sessiz olan kampüs şimdi cıvıl cıvıldı. Gençliğin heyecanının hissedilebildiği bir yerdi!

 

Lee Hyun, bu heyecanı içine çekmek istercesine derin bir nefes aldı.

 

“Ah, ne hoş. Havada buram buram para kokusu var!”

 

Daima öğle yemeğini yediği çim meydana bir sahne kurulmuştu ve gruplar o sahnede performans sergiliyordu.

 

Sanal Gerçeklik Departmanından da birden fazla grup çıkarak atletik müsabakalara, müzik festivaline ve oyunlara katılmıştı.

 

Sonuçlarsa faciaydı!

 

Atletik müsabakaların ön eleme turunda elenmişlerdi, müzik festivalinde yüksek perdelere çıkıp şarkı söylemeleri mümkün olmamıştı ve sergiledikleri oyuna yalnızca birkaç ilkokul öğrencisi katılmıştı.

 

“*Noonalar pratik yapmamış herhalde.” (Abla kelimesinin dostane, gündelik kullanımıymış.)

 

Hatta güneş gözlüklü, keskin bakışlı bir ilkokul çocuğu böyle bir şey söylemişti. “Amma da özensiz.”

 

İlkokul çocuklarından bile kötü eleştiri alan bir oyun olmuştu!

 

İşte tüm Sanal Gerçeklik Departmanını bara destek olmaya iten ana tetikleyici buydu.

 

* * *

 

Görünen o ki diğer departmanlar önceden çokça hazırlık yapmıştı, çünkü çeşit çeşit etkinliğe ev sahipliği yapıyorlardı.

 

Mesela Veterinerlik Departmanı, departmanlarının özelliklerini hayata geçirmiş şekilde et satıyordu.(?!)

 

Sosyal Refah Departmanı öğrencileri, engelli ve yaşlı bireylerin tekerlekli sandalyelerini iterek onlara rehberlik ediyordu. Departmanın o kişileri yakınlardaki bir otelde veya kendi evlerinde ağırlayarak onlara bizzat banyo yaptırdıkları ve o kişilere birer hediye vererek anlamlı bir iş yaptıkları söyleniyordu.

 

Kıyafet Tasarım Departmanı kendi ellerinden çıkan kıyafetleri ucuza satıyordu.

 

Müzik öğrencileri daima popülerliği yüksek gruplar arasında olurdu. E güzel kız öğrenciler performans sergilediği için de çokça erkek seyirci toplamışlardı ve bir hayli hitlerdi.

 

Sağda solda sahneler kurulmuştu ve ufak etkinliklerin ardı arkası kesilmiyordu.

 

Kullanılmayan ürünlerin satıldığı bit pazarı bile hareketliydi.

 

İşte tam da Lee Hyun’un ayakları onu ana sahnenin ardındaki bit pazarına götürürken biri tarafından kolundan yakalanarak sürüklendi.

 

“Bakın, görünen o ki bir gönüllümüz daha oldu.”

 

Spiker, sahnede Köle Randevusu sunumunun ortasındaydı.

 

Etkinlik grubu seyirciler arasındaki katılımcılar arasından Köle Randevusu katılımcılarını seçiyordu fakat Lee Hyun kalabalığı ite kaka öne çıkmıştı.

 

Köle Randevusu etkinliğine toplamda 30 erkek öğrenci katılmıştı!

 

Spiker, mikrofonu yaklaştırarak bağırdı.

 

“Yetenek şovunda öne çıkan becerilerinizi gösterme zamanı. Sergilediğiniz yeteneğe bağlı olarak uzmanlığınız değişim gösterebilir, yani köleler, elinizden gelenin en iyisini yapmalısınız! Öyleyse 1 numaralı katılımcıyla başlayalım.”

 

Lee Hyun 23 numarayı almıştı.

 

Karşı koymaya ve sahneye çıkmamaya çalışmış olsa da kalabalığın yuhalamaları yüzünden kaçınılmaz olarak kendisini orada bulmuştu.

 

‘Lanet olasıca bir yetenek şovu, bugün şansım yerlerde.’

 

İyi olduğu ne halt vardı ki!

 

Ehh, yapmayı bildiği tek şey dövüş sanatlarıydı.

 

Diğer katılımcılar şarkı söyleme, dans etme, enstrüman çalma, sihir veya komedi gösterisi yapma gibi yeteneklerini sergiledikçe Lee Hyun'un yüzü iyiden iyiye kaskatı kesiliyordu.

 

Seyircinin gözlerinde göreceği donuk bakışlardan korkuyordu!

 

Dışa dönük bir insan değildi ve belirgin bir yeteneği de yoktu, dolayısıyla gerginliği arttıkça artıyordu.

 

Sahne korkusu. Kendi okulundan öğrenciler de etkinliği izlediği için durum iyice iticiydi.

 

‘En iyisi dans edeyim. Hiç değilse milli jimnastik hareketleri mi yapsam?’

 

Derken 6 numaralı katılımcı milli jimnastik hareketleri yaptı.

 

“Yuuuh!”

 

“Çok sıkıcı! Atın şunu sahneden!”

 

Lee Hyun rahatlamıştı.

 

‘İyi ki jimnastik yapmamışım. Öyleyse şarkı mı söylesem? Klasik ‹ Seni son anıma dek seveceğim › iş görecektir.’

 

Derken 14 numaralı katılımcı o şarkıyı söylemeye başladı.

 

Gülemedim bile~

Her defasında senin gülüşünü anımsadım ve ağlayamadım bile~

Ben üzgünsem eğer, sen de çekiyor olmalısın çile~

 

Lee Hyun o katılımcının olağanüstü bir şarkı söyleme kabiliyeti olduğunu düşünse de yüksek bir puan almayı beceremedi.

 

Zaten esas problem yüksek bir puan almak değildi. Yalnızca şu durumu bir şekilde geride bırakması gerekiyordu.

 

“Şimdi 23 numaranın yetenek şovunu izleyeceğiz.”

 

Bir anda sıra Lee Hyun’a gelmişti. Kısa bir yetenek şovu olduğu için uzun uzun düşünecek vakit yoktu.

 

“Bana bir bıçak verin…”

 

“Ne?”

 

“Size elma soyacağım.”

 

“Elma. Hazırda elma var mı ki? Evet, size çabucak bir elma ve bıçak ayarlayabileceklerini söylüyorlar. 23 numaralı katılımcının yetenek şovu elma soyma. Millet, lütfen tadını çıkarın.”

 

Etkinlik ekibinden güzelce olgunlaşan bir elma ile bir meyve bıçağı bile almıştı!

 

Lee Hyun elmayı ovuşturarak sağa sola çevirdi. Ve sonra da tek bir an içerisinde—

 

Tııııkkk.

 

Tek nefeste elmayı keserek kabuğunu soyup attı.

 

Bıçağın kayışıyla elmanın kabuğu, derisi soyulmuşçasına yere düştü. Ne herhangi bir kopma vardı ne de geriye en ufak bir parça kalmıştı.

 

“Soydun mu bile?”

 

“Evet.”

 

“Cidden hızlı soydun. Neyse, iyi bir numara görmüş olduk!”

 

Spiker, eğlenceyi arttırmak adına Lee Hyun’u övdü. Çünkü yalnızca şarkılar ve danslarla dolu bir yetenek şovunu izledikten sonra yeni bir numara gördüğünü düşünmüştü.

 

Seyircilerden de abartısız alkış sesleri yükseldi.

 

‘Oooh. Geçtim galiba.’

 

Lee Hyun’un ardından 7 kişinin daha yetenek şovlarını sergileyişi sonrası sıra, kölelerin fiyatlarını belirlemeye geldi.

 

Ve spiker, köleleri sıraya dizdi.

 

“Yakışıklılar arkaya! Sıradan göründüğünü düşünenler öne çıksın lütfen!”

 

Spikerin sözleri doğrultusunda Lee Hyun, öne çıktı.

 

‘Muhtemelen ilk satılmak daha iyi olur.’

 

Ama diğer köleler ondan da önce davranıp ön sıraları doldurmuştu bile.

 

Bir köle yalnızca tek bir seyirci tarafından satın alınabilirdi!

 

Arkadaşı olanlar çoktan kendilerini satın almaları için birileriyle sözleşmiş ve bu yüzden hızla öne çıkmıştı.

 

Bir başına gelenler yalnızca Lee Hyun ve onun gibi birkaç kişiden ibaretti.

 

“30 bin wona satıldı (~$30).”

 

“15 bin wona satıldı (~$15).”

 

“Bu seferki köle oldukça değerli. 48,000 won (~$48)! Alıcıya sesleniyorum, bugün onu gerçekten çalıştırmalı ve paranın karşılığını almalısın!”

 

Derken Lee Hyun’un sırası gelip çattı.

 

Spiker Lee Hyun’a bakıp canı sıkılmışçasına uzunca iç çekti. Ve mikrofona konuştu.

 

“Sıradaki köleye gelecek olursak… Gücü yerinde gibi görünüyor. Ben bir fiyat biçmeyeceğim. 10 wondan başlayacağız (~1 sent).”

 

10 wona satılık bir köle!

 

Diğer köleler en az birkaç yüz, hatta birkaç binle başlamıştı… Lee Hyun bunun bir şaka olduğunu biliyor olmasına rağmen kendisini acınası hissediyordu.

 

Ve 10 wonda bile elini kaldıran yoktu.

 

“Ben varım. 20 won!”

 

O sırada seyircilerin arka tarafındaki çocuklu, orta yaşlı bir kadın, Lee Hyun’a acımış olacak ki elini kaldırdı.

 

Ardından yan tarafta bir el daha kalktı.

 

“20 wonu görüyorum ve 10 won daha arttırıyorum!”

 

Sesin nereden geldiğine bakan Lee Hyun, kardeşi Lee Hye Yeon’u gördü.

 

Ailesi hatırına böylesine duygu dolu bir şekilde 30 won teklif etmişti!

 

Spiker bağırdı: "Evet, 30 wona ulaştık. 40 won teklif eden var mı?"

 

“40 won!”

 

“55 won!”

 

“80 won!”

 

Ucuz olduğu için insanlardan yeni fiyatlar yükselmeye başlıyordu.

 

“175 won.”

 

“199 won!”

 

“390 won!”

 

“390 won! 390 wonun üzerine çıkacak olan yoksa açık arttırmayı kapatıyorum. Dokuzdan geriye sayacağım. Dokuz. Sekiz… Yedi…”

 

Acınası bir bedel olan 390 won!

 

Hiç kimse çıkıp da daha yüksek bir fiyat teklif etmediği için spiker, arttırmayı kapatmak üzereydi.

 

İşte tam da geri sayım ikiye ulaşmışken—

 

Kot pantolonlu, beysbol ceketli ve şapkalı bir kız, elini kaldırdı.

 

“2 milyon won (~$2,000)!”

 

“2 milyon won! 2 milyon won duydum. Gerçekten birinden 2 milyon won mu duydum?" diye bağırdı spiker heyecanla.

 

Ve kalabalığın gözleri o kıza kaydı. Bu kesinlikle bir şaka olmalı diye düşünüyorlardı.

 

Ancak söz konusu kızın ceketini ve gözlüklerini çıkarışıyla şaşkınlık nidaları yükseldi.

 

“Jung Hyo Rin!”

 

“Jung Hyo Rin okul festivalimize gelmiş."

 

Dünyaca ünlü sahnelerde şarkı söyleyen ve bir peri olarak adlandırılan Jung Hyo Rin, Köle Randevusuna 2 milyon won teklif etmişti. Ve böylece Lee Hyun, Jung Hyo Rin’e satılmış oldu.

 

* * *

 

“Köle, kolunu uzat!”

 

“Emredersin.”

 

Lee Hyun çabucak Jung Hyo Rin ile kol kola girdi.

 

Öyle yakınlardı ki kızın çekici kokusunu alabiliyordu. Kol kola girmişlerdi ve kalabalığı yararak başka bir noktaya geçiyorlardı.

 

Sürekli Jung Hyo Rin’e arzu dolu bakışlar atmaya çalışanlar oluyor ve dikkatler üzerlerine çekiliyordu.

 

Jung Hyo Rin ise gülümsemeden edemiyordu.

 

“Hey, bana festivali gezdireceksin, değil mi?”

 

“Ama ben de pek iyi bilmiyorum ki…”

 

“Olsun. İşin eğlencesi sağda solda dolanarak bir şeyler denemekte zaten. Ben de bir üniversite öğrencisiyim ama okula pek fazla gidemiyorum. Görüyorsun ya, pek çok festivalde şarkı söylemiş olsam da bu benim ilk festival alanı gezişim.”

 

“Neden başkalarıyla takılmıyorsun ki? Ben meşgul biriyim sonuçta…”

 

“Köle, seni geri mi vermeliyim acaba?”

 

“...”

 

Onu geri vermeye yönelik apaçık bir tehdit!

 

Kölelerin özgürlük gibi bir şansı olmazdı. Ne yeniden sahneye dönebilir ne de 2 milyon wonu geri verebilirdi.

 

"Sana festival alanını gezdireyim."

 

“Bunu daha önceden söylemiş olmalıydın.”

 

Jung Hyo Rin Lee Hyun’u iyi anlıyordu ve onunla baş etme yollarına alışkındı.

 

‘En etkilisi tehdit etmek!’

 

Jung Hyo Rin, Lee Hyun’un koluna sımsıkı tutunmuş durumdaydı. Lee Hyun attığı her adımda kızın vücudunu hissedebiliyordu. Zerre kadar yağı yoktu ve yumuşacık göğüsleri koluna çarpıp duruyordu.

 

“Hey, Efendim. Ünlü olmana rağmen bunu yapmanda bir sakınca yok mu?”

 

“Neyi yapmamda?”

 

“Böyle kol kola dolaşmamız bir yanlış anlaşılmaya yol açabilir.”

 

"Nasıl bir yanlış anlaşılmaya?"

 

“Hani normal şartlarda bir erkekle kızı böyle dip dibe görünce…”

 

İnsanların sözlerini işitiyordu.

 

“Jung Hyo Rin-ssi, cidden hoş kız.”

 

“Köle Randevusu etkinliğine 2 milyon won bağışlamış diyorlar.”

 

Köle Randevusuna harcanan tüm meblağ yardım bağışı olarak kullanılacaktı.

 

“Baksanıza, nasıl da kol kolalar.”

 

“Şşşş! Hayran sevindiriyor işte. Hayran sevindiriyor.”

 

“Jung Hyo Rin çok kibar olduğu için öyle birine bile erkek arkadaşıymış gibi iyi davranabiliyor.”

 

“Satılamayan taze bir köle olmasına rağmen adama piyango vurdu, tanrım.”

 

Kore Üniversitesi festivalinde muhabirler olsa da onları kolaylıkla atlatıyorlardı.

 

“Çıkışını yapıp ilk albümüyle yükselişinden bu yana üniversite festivalleriyle hiç işi olmadığını düşünüyorduk ama Jung Hyo Rin-ssi’nin böyle bir yerde olması… gerçekten şaşırtıcı.”

 

“Dünya çapında tanınan peri kızı cidden çok kibar.”

 

Fazlasıyla göz kamaştırıcı bir cazibe yayıyordu.

 

Barda çalışmaktan yeni çıkmış olan Lee Hyun ise yanına hiç yakışmıyordu, gerçekten hiç yakışmıyordu.

 

Hele de Hollywood’un ünlü erkek aktörlerinin tekliflerini bile elinin tersiyle itmişken aksini düşünmek mümkün değildi. Söz konusu kişi bugüne dek erkeklerle en ufak bir işi veya tek bir skandalı olmayan Jung Hyo Rin’di.

 

O yalnızca şarkıları severdi.

 

“Bir erkekle kol kola girmek birazcık heyecan vericiymiş. Acaba insanlar bu his için mi kol kola giriyor…”

 

“Ne?”

 

“Yalnızca kendi kendime konuşuyordum.”

 

Lee Hyun kızın söylediklerini işitmişti.

 

‘Aslında benim de bir kızla ilk kol kola girişim...’

 

Yirmi iki yaşını geçmiş olmasına rağmen temas ettiği tek kadın, kız kardeşiydi.

 

Kadınlarla yalnızca daha bebekken sırtında taşıdığı, altlarını değiştirdiği ve banyo yaptırdığı temaslardan ibaret olan bir hayat!

 

“İnsan köstebek oyunu mu oynasak?”

 

“İstemiyorum…”

 

“2000 won (~$2).”

 

“...”

 

Lee Hyun’un cebinden iki buruşuk kağıt para çıktı.

 

‘Demek ki kadınlarla randevu gerçekten de para harcatıyormuş.’

 

2,000 won kullanışına bakılırsa bugünü ömrünün geri kalanı boyunca unutmayacakmış gibi görünüyordu.

 

Yaşlılıktan öleceği anda bile zihninde yüzeye çıkacak bir şey olabilirdi.

 

Jung Hyo Rin kolunu bırakmadan plastik tokmağı kaldırdı.

 

“Ya! ya!”

 

Lee Hyun ise öylece dikilip izlemeye çalışsa da kızın plastik tokmağıyla sürekli ıskalayışını gördükçe o noktaya odaklanmadan edemedi.

 

“Azıcık daha sola.”

 

“Tamamdır.”

 

“Şimdi sağdan gelmek üzereler!”

 

“Gördüm!”

 

“Soldan ikinci! Hemen girmeyecek. Çabucak yakala!”

 

“Kendim yapacağım demiştim sana!”

 

İki rekabetçi ruh da kızışıyordu.

 

“Kahretsin, 12 tanesini kaçırdım.”

 

“Daha hızlı hareket etmeliydin.”

 

“Sürekli kenardan beni konuşturup durdun diye oldu işte. Beni konuşturmasaydın ıskalamazdım.”

 

“Tekrar dene.”

 

“Bu sefer gerçekten hepsine yetişeceğim.”

 

Jung Hyo Rin plastik tokmağı daha da şiddetle savuruyor olsa da Lee Hyun’un kolunu bırakmıyordu.

 

Lee Hyun rahatsız bir hal almaya başlayabilir diye kolunu çekmeye çalıştığındaysa eli kızın elini hafifçe sıyırdı. Ve Jung Hyo Rin uzanarak Lee Hyun’un elini sımsıkı tuttu.

 

Tüm bunlar çok doğal ve samimi bir şekilde gerçekleşmişti.

 

“Tüh be! Üçünü kaçırdım.”

 

“İyi iş çıkardın ama.”

 

“Şimdi ne oynamak istersin?”

 

Köstebek avlarken yakınlaşan bir çift!!

 

Belki de Lee Hyun da kendisini rahatsız hissetmiş olacak ki “BB tabancalarıyla vurarak pelüş oyuncak kazanmaya ne dersin?” diye önerdi.

 

“Kulağa iyi geliyor.”

 

Atış başına 300 won (~30 sent)!

 

Lee Hyun fiyatları kontrol ederek en ucuz oyunu seçmişti.

 

“Bayım, ikimize de onar mermi doldurun lütfen.”

 

Bu defa Jung Hyo Rin kendi cüzdanını çıkartarak ödemeyi yaptı. Bu da Lee Hyun’u derinden etkileyen bir eylem oldu.

 

‘Demek iyi bir kızmış...’

 

Jung Hyo Rin tabancasını tek eliyle kaldırdı.

 

“Önce ben ateş edeceğim.”

 

“Tamam.”

 

Jung Hyo Rin’in attığı mermiler pelüşleri zarafetle ıskaladı. Şans eseri bir tanesini vursa da vurduğu devrilmedi.

 

Oyun orijinalinde böyleydi.

 

Mekan sahibiyle pervasızca pelüşleri isteyen müşteriler arasındaki bir savaştı!

 

Jung Hyo Rin’in başarısızlığından sonra Lee Hyun büyük pelüşleri hedef almadı.

 

‘Orta boyuttaki pelüşler aşağı yukarı 780 gram. Bu da pelüşlere göz diktiğim sayısız seferde hissettiğim bir ağırlık. BB saçmasıyla indirilmeleri zor olur.’

 

Pelüşü tam ortasından vursanız bile saçmanın kuvveti yetmezdi.

 

Yalnızca yaylım ateşiyle devrilmeleri mümkün olabilirdi.

 

Atış başı 300 won ödediği için de Lee Hyun dikkatlice küçük bir papağan oyuncağını seçerek devirdi.

 

‘Başarılı.’

 

Lee Hyun o papağan pelüşünü kız kardeşine vermeye niyetliydi.

 

‘Bu yılki doğum günü hediyesinden kurtuldum herhalde.’

 

Fakat Jung Hyo Rin, pelüşü elinden kaptı.

 

“Bunu bana mı veriyorsun?”

 

“...”

 

Lee Hyun’un, kızın oyuncağı isterkenki o ışıl ışıl gözlerini ve güzel ifadesini reddetmeye gönlü elvermedi.

 

“Se-senin olabilir.”

 

“Teşekkür ederim.”

 

Jung Hyo Rin pelüşünü güzelce kucakladı.

 

İkili oradan da atlıkarıncaya geçti ve üniversite öğrencilerinin sergilediği bir oyunu izledi.  

 

Kore Üniversitesinin ana binasının çatısından şehrin gece göğünü ve festivali izleme fırsatları oldu.

 

Havai fişekler göğü süslerken bile Jung Hyo Rin Lee Hyun’un elini bırakmadı. Hislerini dile dökerek itiraf etmiyordu; bu onun hislerini belli etme şekliydi.

 

Lee Hyun ise, ‘El ele tutuşmayı gerçekten seviyor olmalı.’ diye düşünüyordu.

 

* * *

 

Jung Hyo Rin göl kenarındaki ufak bir sahneye çıktı.

 

Pek fazla seyircisi olmayan eski püskü bir sahneydi. Enstrüman olaraksa yalnızca bir piyano vardı.

 

“Bir şarkı mı söylesek?” Jung Hyo Rin piyanonun başına oturduktan sonra bu soruyu sordu.

 

Hala el ele tutuştukları için Lee Hyun da yanı başına oturmuştu.

 

“Ne şarkısı?”

 

“Herhangi bir şey… istediğin bir parçayı söyle lütfen. Bana hepsi uyar ama mutlu bir şarkı olursa daha çok hoşuma gider. Şu anda çok mutluyum, iyi bir ruh halindeyim.”

 

Jung Hyo Rin dünya çapında turnelerde konser veriyordu. Büyülü sesiyle 60 bin insanı konserinde deliye döndürdüğü olur ve bazı sosyalist ülkelerde yüz binlerce kişiden oluşan kalabalıklar bir meydanda toplanıp müziğin özgürlüğünün tam anlamıyla tadını çıkartırdı.

 

Şarkılarını söylerken cazibeli görünse ve tarifsiz, eşsiz bir ışıltı saçsa da sahneyi terk eder etmez ıssız bir otel odasında bir başına uyumaya giderdi.

 

Müzik onun tek dostuydu, hissettiği boşluğu ve yalnızlığı yatıştırma yoluydu. Mutlulukla şarkı söylese de aslında her şarkı söyleyişinden sonra büyük bir yalnızlığa düşerdi.

 

Lee Hyun’la birlikteykense içtenlikle, mutlu bir şekilde şarkı söyleyebileceğini hissediyordu.

 

“‹ Gözlerin Diyaloğu › şarkısını söyleyebilir misin?”

 

‹ Gözlerin Diyaloğu › Jung Hyo Rin’in çıkış şarkısıydı.

 

Aynı zamanda Lee Hyun’un kız kardeşinin en sevdiği şarkıydı.

 

Jung Hyo Rin daha on altı yaşında bir lise öğrencisiyken bu şarkıyı çıkarmış ve şarkısı dünya çapında hit olmuş, kendisiyse bir stara dönüşmüştü.

 

Ardından gelen şarkılar halk tarafından daha da sevilse de genç bir kızın ağzından dökülen ‹ Gözlerin Diyaloğu › şarkısını unutamayan pek çok kişi vardı.

 

“Senin için söyleyeceğim. Karşılığında… Yalnızca tek elimle çalacağım.”

 

Sebeplerim var, elini bırakmak istemememe yol açan.

Bu dünyada yok tek bir kelime.

Yalnızca anlamsız mırıltıları tekrarlıyoruz işte.

Lütfen söyle gönlünden geçenleri bana.

Dinleyemiyorum ne de olsa.

 

Jung Hyo Rin’in sesi fazlasıyla canlı, güzel ve büyülü bir şekilde yayılıyor, tek eliyle çaldığı için bir nebze yetersiz olan piyano sesiyle bütünleniyordu.

 

Hiçbir jeste izin yok.

Diyaloglar var olmuyor.

Kurulan bağlantılar, gözlerin ışıltısıyla.

Lütfen göster bana o gözlerin ışıltısını.

Samimiyet, acı, çaresizlik, öfke, pişmanlık, arzu, yakınlık, sevgi

Lütfen tüm bu hisleri aktar gözlerin yoluyla.

 

Müziğe çekilen kalabalık sahneye doğru ilerliyordu.

 

En ufak bir rahatsızlık vermekten kaçınmak için sessizce oturacakları bir köşe buluyorlardı.

 

Ardından cep telefonlarını çıkartarak arkadaşlarına mesaj atmaya başladılar.

 

'Jung Hyo Rin göldeki konser sahnesinde şarkı söylüyor. Hemen gel!'

 

Yemek yerken ne seçeceğiz.

Lütfen söyle bana, iyi beslendin mi ve nereye gitmeliyiz o gözlerinle.

Okuyabiliriz hislerimizi, eğer bakacak olursak birbirimizin gözlerine.

Yanış anlaşılmalara ve çarpıklıklara yer olmayan bir dünyadayız.

Yani seni, hislerini anlayabiliyorum baktıkça gözlerine, gayret etmeliyiz birlikte.

 

Yine de asla gerçekten anlayamayız birbirimizin düşüncelerini.

Yine de kabul edebilirim, anlayamadığın bir eylem görürsen.

Çünkü ben de yapabilirim aynı şeyi.

Gözlerinin ışığına bakmak belirsiz bir muğlaklık.

 

Bunlar hissiz kelimeler değiller, lütfen aydınlat mutluluğumu.

Aydınlat ki senin gözlerinde görebileyim kendimi.

Kısacık bir süreliğine de olsa, kaçırma yüzümden gözlerini.

Bir bakışta tek kalp.

Lütfen aydınlat kalbimi.

Işıldayan gözlerin ne kadar yakınımdaysa, o kadar iyi.

 

Her zamanki gibi büyülü bir sesle şarkı söylüyordu.

 

Artık bir zamanlar olduğu o gencecik liseli kız değildi, gerçek aşkı yeni yeni öğrenen bir kadındı.

 

Büyülü sesinde mutsuzluk veya keder değil, aşkı öğrenmenin hüznü vardı.

 

Sert sözler titretemezse kalbini.

Eğer öyleyse, gözlerimin ışığıyla konuşmak isterim.

Sen de dinle gözlerinin sesini.

Çünkü kalbinin çok daha derinlerine inecek.

Kelimelerin iletemeyeceği şeyleri ileteceğim.

 

Gözlerinle konuş.

Görmek istiyorum gözlerindeki o ışığı.

 

Jung Hyo Rin piyanoya bakmıyordu.

 

Hemen yanında oturan Lee Hyun’a bakıyor ve kara gözleri ışıldayarak şarkısını söylüyordu.

 

#Şarkıyı çevirmek gerçekten zorluydu. İngilizcesi pek kafiyeli değilken olabildiğince kafiyeli yapayım diye uğraştım, olduğu kadar artık :D
Peki havada kokan aşka ne diyorsunuz? Gerçi bizim öküz, kızın kendisine aşık olduğunu asla anlamıyor gibi görünüyor ama neyse. Zaten bölüm başında da duvağı kaldırırken SeoYoon’la bir şeyler olur dedim ama sahneyi pat diye atladık. Sanırım bir de Dain denen kızımız vardı. Ee bu aşk çokgeni nerelere gidecek acaba… Zamanla göreceğiz deyip susuyorum, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 23946 Üye Sayısı
  • 835 Seri Sayısı
  • 42080 Bölüm Sayısı


creator
manga tr