Lms 15.4 : Sergilediği Yetenek

avatar
818 17

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 15.4 : Sergilediği Yetenek


Çevirmen : Clumsy-nim


- Keşfedilmemiş Kramador Zindanına giriş yaptınız.

 

Bonus: Bir hafta süreyle ekstra tecrübe, 2 kat öğe düşüşü. (Kalan süre 6 gün, 11 saat.)

 

Weed, orayı ilk keşfeden Hegel grubunun ardından geldiği için Kramador Zindanının ilk kaşiflerine özgü mesajı almamıştı.

 

Fakat zaman geçmiş ve Kramador Zindanındaki canavarlar çoktan yeniden canlanmıştı.

 

Beyaz Kertenkelelere benzer balçıklı yaratıklar ortalıkta dolanıyordu.

 

“Nide bu zindanı keşfetmek için bayağı zorluk çekmiş olmalı.”

 

Kraliyet Yolunda iz sürerek ve ipuçlarını kovalayarak para kazanan Karanlık Oyuncular için bile bilhassa Ana Kıtada yeni bir zindan keşfetmek kolay iş değildi.

 

Dolayısıyla Nide’ın son derece sönük, karanlık bir ortamda çile çektiğini gözünün önüne getirebiliyordu.

 

Gildras'ın Tuhaf Hikaye Kitapçığı!

 

O kitap olmasa bu zindanı bulmak zor olurdu.

 

Kuru Ağaçlar Ormanı iyi bir avlanma alanı değildi ve Hırlayanlar gece vakti rastgele saldırıya geçiyordu.

 

“Sonuç olarak bayağı çok kitap karıştırmış olmalısın.”

 

Ebedi kurgular, tarih kitapları, biyografiler ve ekonomik metinler. Edebiyatın değerli işleri bu tarz kitaplardan ibaret değildi. Weed özellikle de yalnızca ünlü yabancı kitaplara değer biçilmesine anlam veremiyordu.

 

Porno!

 

Tüm erkeklerin göğsünde yangınlar körükleyen porno tarzı kitaplardan da öğrenilebilecek pek çok şey vardı. Hem insanı pornodan daha çok konsantre ettiren başka bir kitap olabilir miydi?

 

Tabii ki olamazdı!

 

Bir kitap okurken kelimeler kafanın içine doluşur, okunanlar hiç dokunulmadan zihinde çizilirdi.

 

Dahası, insanlığın adı çıkmış yedi tutkusuyla dolu etkileyici bir hikaye söz konusuydu!

 

Ancak porno kitapların bile türleri vardı. Bir başkahramanın ıstırabından, içsel çatışmalarından ve arzularına olan adanmışlıklarının gelişiminden öğrenilecek pek çok şey mevcuttu. Gildras da içsel eğitimini erotik kurguya adamış bir adamdı!

 

Herkes gençken okunacak yalnızca birkaç sayfası kaldığını keşfetmenin acısını tatmaz mıydı? Fakat muhtemelen ders kitaplarının bitmek üzere olduğunu görüp de üzülen bir öğrenci bulunamazdı. İşte porno, insana kitapların kıymetini bilmeyi öğretebilirdi.

 

“Kitaplar cidden kıymetli şeyler.”

 

Weed Gildras’ın Hikaye Kitapçığını bulduğuna memnundu. Bu tarz kitaplar miscellania olarak sınıflandırılır ve Karanlık Oyuncular Birliği içerisinde bile ticaretleri yapılırdı. Beklenmedik bir şekilde ansiklopedilerden daha pahalıya satılırlardı ve haliyle Weed de bu kitabın değerini görmezden gelemezdi.

 

Weed'in sırtında Işığın Kanatları görkemli bir şekilde açıldı.

 

Dar bir mağaranın içerisinde açılmış olmalarına rağmen o kanatların esas amacı gökyüzüne açılmak değil, sağlam bir hız kazanmaktı.

 

“Ay Işığı Oyma Bıçağı.”

 

Weed kılıcını savurarak zindanın içerisinde uçmaya başladı.

 

Ve canavarların arasından geçtiği inanılmaz kısa süreçte zayıf noktalarına saldırmayı başardı.

 

Çok hızlı uçtuğu için canavarları gördüğünde çoktan burnunun dibine gelmiş oluyorlardı. O da durmaksızın kılıcını savurarak canavarları kesip biçiyordu.

 

Şövalyeler dar mağaranın içerisinde atlarına binmeye cesaret edemezken Weed’in kanatlarını açıp aşırı bir hızla uçuyor oluşundaki pervasızlık ona deli demek için yeterliydi. Kaçınmanın imkansız olduğu bir hızla ilerlerken bir duvara tosladığı takdirde göz açıp kapayıncaya dek ciddi bir hasar alabilirdi.

 

Tamamen konsantre olsanız bile dar bir alanın içerisinde bu hızla uçmak için kafayı sıyırmış olmak gerekirdi.

 

Ancak Weed, herkesin mantıklı bulduğu tarzda yaşayan biri değildi.

 

Avlanmanın belirli bir metodu yoktu. Canavarların mümkün olan her yolla öldürülmesi gerekirdi! Hızlı ve etkili olduğu sürece her metot uygundu.

 

Yine de bir zindanın dar geçidinde canavarları katlede katlede hızla uçmak, Weed’in de daha önce aklından geçirmediği bir metottu.  

 

Öncesinde Işığın Kanatlarına sahip olmasa ve Kramador zindanındaki canavarlar nispeten güçsüz olsa da bu, insanın aklına kolay kolay gelecek bir fikir değildi. Refleksleri ve içgüdüleri insanüstü bir evreye ulaşsa bile insan bedeni ve kılıcı üzerindeki kontrolüne tamamen güvenmedikçe böyle bir şeye cesaret edemezdi!

 

Ve Weed, bu metodu ilk deneyişi, ilk pratiğe döküşü olmasına rağmen bunu eğlenceli bulmuştu.

 

Eline yüzüne bulaştırdığı anda ölebilirdi.

 

Geçitler düz bir çizgi halinde olmadığı için ne zaman yön değiştirmek zorunda kalsa kalbinde bir dehşet çörekleniyordu.

 

Bir duvara çarptığı takdirde öylece kıymaya dönebilirdi!

 

Ancak imkansızı başardığı her seferde heyecandan kanı kaynıyordu.

 

Ve Weed, tüm bunları doğal bir kayıtsızlıkla karşılıyordu.

 

“Gerçekten başım dönmeye başlıyor. Cüce bedenim yüzünden herhalde. Sarhoşken hızla uçmak kesinlikle iyi bir fikir değilmiş!”

 

Sarhoş halde uçuyor, ölüme yakın tecrübeler bile ayılmasını sağlayamıyordu. Aşırı hız!

 

Dalga dalga canavarı kesen Weed, kendisini bir anda Kramador zindanının ikinci katının girişinde buldu.

 

Ve hızlıca Rumi’ye fısıldadı.

 

- İyi misiniz? Hala hayatta mısınız?

 

- Evet. Ama eh, yavaşça ölüyoruz işte.

 

- Ne kadar Sağlık kaybettiniz?

 

- %55 kadar. 30 dakika içinde falan tam anlamıyla ölmüş oluruz sanırım.

 

- Gerçekten mi?

 

Diyen Weed, ikinci kata ilerlemek yerine etrafına bakındı.

 

Yani onca yaratığı öldürdüğü yollara!

 

“Öyleyse biraz vaktim var.”

 

Böylece kanatlarını açıp eskisinden de hızlı bir şekilde uçarak daha az önce geldiği yollardan geri dönmeye başladı.

 

Ganimetleri toplamak için adeta ışık hızıyla uçuyordu! Weed, en değersiz ganimetleri bile yerde bırakıp gidecek biri değildi.

 

* * *

 

İkinci kattaki canavarların büyük bir çoğunluğu birinci kattakilerden farksızdı.

 

Hatta geçit genişlediği için Weed’in uçma hızı iyice yükselmişti.

 

*Fiuuuuuu!*

 

Geçidin çıkışını belirten hale şekilli ışığı gördüğünde çoktan içinden geçmişti bile.

 

Ve canavarlar ağızlarını iyice açıp tükürerek karşılık veremeden Weed’in kılıcı onları paramparça ediyordu.

 

- Kritik bir vuruş yaptınız.

 

- Hızınız ekstra %382 hasar verdi.

 

Hız!

 

Herhangi bir canavarın zayıf noktasına hayati bir darbe indirebildiği takdirde işe yarar bir teknikti.

 

Fakat canavar saldırıya direnirse problem doğabilirdi. Bu yalnızca yüksek bir yetenek seviyesi ve konsantrasyonla kullanılabilecek bir metottu. Dar bir geçit, karşı koymayı engellemek için yeterliydi.

 

Weed homurdana homurdana uçuyordu.

 

"Gerçekten olsam olsam vasat bir Oymacıyım. Şu kanatları azıcık daha erken oymuş olsaydım zindanlarda çok daha hızlı avlanabilirdim!"

 

Fakat zindanlar farklı yapılara sahip oldukları için bu, sürekli kullanılabilecek bir metot değildi. Geniş alanlarda özgürce uçabilecek olsa da tehlike daha büyük olurdu.

 

Ayrıca uzaktan saldırabilen canavarlar, o uçarken haberi dahi olmadan ona saldırabilirdi. Hızı onu ok yağmurlarının arasına sokarken de o hız ve korkunç yaralar yüzünden canından olabilirdi!

 

Üstüne üstlük ilk darbeden sağ çıkan canavarlara aralarından geçmeye çalışırken kılıcıyla bir kez daha saldırmak kolay olmazdı.

 

Bu, Kramador zindanında toplanan canavarları gördüğü sırada anlık olarak zihninde beliren bir fikirdi. Çılgın bir başarı olsa da Weed, başarısızlığı için kendisini yermeye devam ediyordu!

 

İkinci katı da temizledikten sonra üçüncü kata yöneldi.

 

E doğal olarak herhangi bir ganimeti gözden kaçırmadığından emin olmayı da ihmal etmedi.

 

Havada uçtuğu için büyüyle aktive olan tuzakların bile büyük bir çoğunluğundan kaçınabiliyordu. Onlar tetiklenene dek Weed çoktan uçup gitmiş oluyordu.

 

*Güüümmmmm!*

 

Derken arkasından, Hegel’e tabanları yağlatan kaya tuzağı tetiklendi.

 

Kaya öne doğru yuvarlanıyor olsa da Weed’in hızı ondan çok daha fazlaydı. En az beş kat hızlı ilerliyordu.

 

Ama kayanın kendisine gelmesini bekliyor ve yeterince yaklaşmasına müsaade ediyordu.

 

"Neyse ki kaya, bu karmaşık labirentte yolumu bulmama yardımcı olacak."

 

Rumi’den diğer grubun nasıl tuzağa düştüğünü dinlemişti. O ilginç hikayeyi dinleyedururken de onları kurtarmak için bir yol düşünmüştü.

 

Saniyeler içerisinde iri bir kayanın geçidin bir kısmını kapatıp sıkıştığı bir geçidi fark etti.

 

"Muhtemelen Rumi bu kayanın diğer tarafındadır."

 

Diye düşünen Weed, derin bir nefes alarak kanatlarını çırptı.

 

Nereden bakarsanız bakın yaklaşık 10 metre yüksekliğiyle yok edilmesi imkansız bir kayaydı.

 

Hızını iyice arttırıp çarpsa bile yıkıcı gücünün yaşayacağı büyük artışa rağmen kayanın parçalanmayacağı, aksine yalnızca kendisinin püreye döneceği kesindi. Bir şekilde Direnci ve Azmiyle hayatta kalabilecek olsa bile arkasından yuvarlanan diğer kayanın altında kalıp kesin bir ölümle buluşurdu!

 

“Böyle olmaz.”

 

Weed ceplerine uzanarak bir heykel çıkarttı. Thor Krallığında heykel yaparken ürettiği Değerli Eserlerdendi.

 

Mutlu mesut gülen bir kadın maceraperestin heykeliydi.

 

Weed işte o heykelin boynunu acımasızca büküp kırdı.

 

"Heykel Yıkımı! Kuvvete ekstra stat eklensin!"

 

- Heykel Yıkımını kullandınız.

 

Bir Değerli Eseri yok etmenin acısı! Kederi!

 

5 Sanat statı kalıcı olarak yitirildi. Şöhret 100 düştü.

 

Bir günlüğüne Sanat Statları 1e 4 oranla Kuvvete çevrildi.

 

Şöhreti ve Sanat statı tükenerek Kuvvete dönüşmüştü!

 

Weed’in güdük bacakları ve kollarındaki kaslar balon gibi şişiyordu. Göğsü kaslanıyor, uylukları irileşiyordu.

 

Cüce bedeni alışılmadık derecede kaslanmış, Barbarları aşmıştı. İnanılmaz kısa bedeniyle de bu yalnızca tuhaf bir görünüm olmuştu.

 

“Hadi gidelim.”

 

Weed Işığın Kanatlarını açarak hafifçe çırptı.

 

Arkasındaki kaya giderek yaklaştığı için tereddüt etmeye vakti yoktu.

 

O kayaya doğru hızla uçarak kılıcını savurdu.

 

Geçide nüfuz ederken çizdiği manzara, kayan bir yıldız gibiydi.

 

*Claaaaang!*

 

Tek bir darbede kayanın yarısını yok etti. Fakat tamamen yok olmadığı için bedeni bir geri tepişle karşılaştı.

 

Tek sorunu bu da değildi. Kayanın kalan kısmı da bedenine toslamıştı.

 

“Kahretsin! Hiçbir işim yolunda gitmiyor.”

 

Sağlığının üçte ikisi azalmıştı.

 

Direnci ve Azmi, bir de Cüce ırkının özellikleri olmasa şimdiye öleceği kesindi!  

 

Kayan bir yıldız gibi ilerleyen Weed böylece duraksadı.

 

E sonuçta bir İnsandı.

 

‘Gerçekten bu kadar hızlı çarpmam mı lazım? Azıcık daha güçsüz olsa olmaz mıydı?’

 

Anlık tereddüdü yüzünden hızı düşmüş ve sonucunda kayanın geri kalanını da yok etmek yerine kendine zarar vermişti.

 

Büyü yapabiliyor olsaydı kayayı daha etkili bir şekilde yok edebilirdi ama yapamadığı için bu teşebbüsün çilesini bedeni çekmek zorunda kalmıştı.

 

Hırpalanmış bedeniyle bir kez daha kanatlarını açtı. Işığın Kanatları herhangi bir hasar almadığı için gömülen bedenini anında geri çıkartabilmişti.

 

“Bir kez daha deneyelim.”

 

Arkasındaki kaya iyice yaklaşmıştı, yani gönülsüzce hareket edecek vakti yoktu. Öyle ya da böyle bu kısacık sürede öncekine nazaran %30 ivmelendi.

 

"Ne olacaksa olsun. Öleceksem de öleceğim ama bu lanet olasıca kayayı da yanımda götüreceğim!"

 

Ölüm, tüm Karanlık Oyuncuların en büyük korkusuydu.

 

Tecrübe puanı ve yetenek yetkinliklerini yitirmenin doğurduğu ıstırap.

 

Weed de aynı hissi taşıyordu fakat şu anki durum ‘ya hep ya hiç’ idi.

 

Ölse bile ‘Ölümü Reddetme Gücünü’ kullanarak yeniden dirilebilecek olmasının verdiği rahatlıkla kayayı tamamen yok edebilmek adına tüm gücüyle uçuyordu.

 

Ayrıca tüm kuvveti ve hızını kılıcının ucuna odaklamıştı. O uç titriyor ve Ay Işığı Oymacılığı yeteneği nedeniyle kılıcı ışık huzmeleriyle çevreleniyordu.

 

*Claaang!*

 

Böylece kayanın diğer yarısı da tek bir kesikle yok edildi.

 

* * *

 

"Hey Rumi, ne kadar Sağlığın kaldı?"

 

"350 civarı."

 

“Yakında öleceğiz. Sonuçta zindan keşfi tehlikeli bir iş. Bir kez daha kıpırdanamadan ölüp gideceğiz herhalde.”

 

“Kahretsin. Bu dar geçit yerine geniş bir alanda olsaydık bu örümcek ağı saçmalığına hayatta yakalanmazdık.”

 

Hegel ve grubun geri kalanı örümcek ağlarıyla mumya gibi sarmalanmış, yalnızca ağızları serbest kalmıştı!

 

Öylece ölmeyi bekledikleri sıradaysa inanılmaz yüksek bir ses yükseldi — önlerine yıldırım düşmüş gibiydi. Ve hiçbir gecikme olmadan bir şok dalgası onları aşarak tüm geçidi sarstı.

 

"N-ne oluyor?"

 

"Bilmiyorum. Weed-oppa gelmiş olabilir mi?"

 

“Rumi, Weed-oppa burayı nereden bilsin de bizi bulsun ki?”

 

“Çünkü ben söyledim.”

 

"Yani o da mı bizimle aynı tuzağa düştü? Az önceki ses bir kayanın çarpma sesi değil miydi? Kayanın olduğu yönden geldi gibi..."

 

“Yok artık. Onun gibi düşük seviyeli bir oymacı bu zindana nasıl gelebilir ki?”

 

"Ona bir kez daha fısıldamayı deneyeyim."

 

“Zaman kaybı.”

 

Rumi Weed’e bir kez daha fısıldasa da herhangi bir karşılık alamadı. O sırada Weed, tüm gücünü salmaya hazırlanıyordu.

 

“Belki de o değildir.”

 

“Muhtemelen değildir.”

 

Derken ikinci bir ses yükseldi. Öyle kuvvetli bir patlama sesiydi ki kulak zarları da patlayacak gibiydi!

 

Kayanın parçacıkları her yöne saçılırken geçit sarsıldı. Ve örümcek ağlarıyla bağlı halde havada asılı olan bedenleri sağdan sola sekti.

 

Bir tuzağın sonucunda girişi kapatan kaya parçası yok edilmişti.

 

Ve ansızın bir ses işitildi.

 

“Sonunda buldum sizi.”

 

“Weed-oppa?”

 

"Kımıldamayın. Sizi birazdan serbest bırakacağım."

 

Weed kılıcını savuruşuyla grup üyelerini havada hareketsiz kılan örümcek ağlarını kesti.

 

Bu sayede yere inseler de henüz duyularını geri kazanmaları mümkün değildi.

 

Weed kılıcını savurmayı sürdürüyor, bedenlerine sarılı örümcek ağlarını kesiyordu. Kılıcını her sallayışında insanların bedenlerindeki ağları ortadan kaldırıyordu.

 

İnanması zor olsa da bu gerçekten yaşanıyordu.

 

Bedenlerini kaplayan ağların kayboluşuyla grup, önlerinde duran güçlü kaslı, asil Cüceyi görebilir hale gelmişti. Karşılarında bedeninden uzun bir kılıç taşıyan bir Cüce vardı.

 

Cücenin kılıcını her savuruşunda yoldaşlarının üzerlerindeki ağlar soyulup dökülüyordu.

 

Bu kılıç yeteneği mucizevi diye tasvir edilebilecek düzeydeydi.

 

Hegel sesinde bir inanamazlık belirtisiyle, “Bu gerçekten Weed-hyung mu?” diye sordu.

 

Zihni hala karman çorman ve düşünceleri dağınıktı. Yine de Weed ortaya çıkıp tamamen çaresizliğe düştükleri o anda kendilerini kurtardığı için minnettardı.

 

Ancak tam da o anda koca bir kaya girişe doğru yuvarlanmaya başladı.

 

Ve girişi yok etmesiyle bir kez daha yolları kesildi.

 

“Weed-hyung, bu kaya ne olacak?”

 

“Tuzak yine tetiklendi herhalde.”

 

“Mahvolduk! Buraya ne demeye geldin ki Hyung?”

 

Kurtarıldıkları için rahatlamaya ayıracak vakitleri bile olmamıştı.

 

Geri çekilmiş olan örümcekler yeniden tavan ve duvarlardaki ufak deliklerden dışarı çıkıyordu. Aynı zamanda örümcek ağları perde misali yukarıdan alçalıyor ve tüm alanı kuşatıyordu.

 

Tüm bedenlerini mumya misali hareketsiz kılacak o eşsiz saldırı başlamıştı.

 

Weed ellerini iki yana açtı.

 

“İplik sarma!”

 

Orta Seviye bir Dikiş Yeteneği.

 

Ekstra materyal elde etmeye yönelik bir teknik!

 

Örümceklerin taze ağlarını kesip yumak yapmaya yarayan bir teknik.

 

Böylece örümceklerden çıkan ağlar kürelere dönmeye, kumaş şeklinde sarılıp katlanmaya ve Weed’in sırt çantasına dolmaya başladı.

 

Hisss hisss hissssss!

 

Ağlarının bir etkisi kalmayan örümcekler tehdit edici seslerle ağlarından alçalmaya koyuldu. Ancak Weed gözünü dahi kırpmadı.

 

Cüce bedeninin kısa ve kalın uyluklarına büyük bir güç yüklenmişti. Baldırlarının patlamasına ramak kalmıştı!

 

Örümcekler yanlış zamanı seçmişti.

 

Vücudu kırdığı kaya yüzünden yaralarla kaplıydı ve kıyafetleri paramparça denilebilecek düzeydeydi ama sorun yoktu.

 

“Kılıç Dansı!”

 

Dördüncü Kraliyet Düzensiz Kılıç Tekniği.

 

Weed’in hareketleri akan bir su gibiydi. Kılıç Dansı yeteneği kişiye gerçekten dansı andıran hareketlerle sonuçlanan patlayıcı bir güç katıyordu.

 

Weed’in kılıcına dokunan tüm örümcekler patlıyordu. Her ama her biri için durum aynıydı, sonu yoktu.

 

Kılıç durmaksızın akarken yeteneğin gücü zirveye ulaşıyordu…

 

Kılıç tüm gücü ve kıvraklığıyla örümceklerin arasında sallanıyordu!

 

Weed’in kısa bacaklarıyla öne çıkıp uzun kılıcını savuruşu komik olsa da o çılgın gücü izlerken gülmek imkansızdı.

 

Kolayca kılıcını sallayarak örümcek ağları arasında sıçrıyordu. Yapışkan ve elastik örümcek ağlarıysa çürük teller gibi kopup gidiyordu.

 

“Kımıldayın. Sizin gibilere harcayacak vaktim yok!”

 

Felç etme ve örümcek ağı yayma istisnaları dışında ufak örümceklerin tehdit edici bir yanı yoktu.

 

Oyma Bıçağı düşmanın defansif kabiliyetlerini yok ediyordu. Bıçağın özellikleri sağ olsun örümcek ağlarının Weed’e bir zararı dokunmuyor ve Terzilik yeteneği sayesinde aynı zamanda onları toplayabiliyordu bile.

 

Böylece ufak örümcek sürüsünün icabına bakan Weed, Peri Kraliçe Örümcekle yüzleşti.

 

380. seviyenin sonlarında güçlü bir canavar!

 

On iki bacağında da yoğun kıllar bulunuyordu ve kafa kısmı bilhassa korkunç ve iğrençti.

 

Nide’ı pes etmeye zorlayan ve statlarını öğrendikten sonra çaresizliğe sürükleyen canavarın ta kendisiydi.

 

Ancak Weed’in sıçrarcasına adımları daha da hızlanmıştı.

 

“Önümü kesme. Harcadıklarımı telafi etmem lazım!”

 

Kuvvetini Heykel Yıkımı ile yükseltmiş ve bir Değerli Eserinden olmuştu.

 

O, avlanırken saçma sapan konuşmaktan bile rahatsız olan Weed idi, haliyle böyle bir zamanda tamamen delice avlanmak zorundaydı. Kaybettiği Şöhret ve Sanat statlarının hatırına kaybedecek zamanı yoktu.

 

Derken Peri Kraliçe Örümcek hızla kaçışmaya başladı.

 

*Takır takır takıırr*

 

Bir örümcek olduğu için komik bir yanı olmasa da kaçış hızı korkunç derecede yüksekti.

 

Korkularını bilhassa ciddiye alan örümcekler, karakterleri gereği savaşmaktansa kaçmayı seçerlerdi. Weed dışında başka bir av belirecek olsaydı da o av karşı koymaya çalıştığı anda ilk içgüdüsü kaçmak olurdu. Kraliçe Örümceğin tarzı, avıyla tamamen gücünün tüketmesini bekledikten sonra yüzleşmekti.

 

Bu amaçla geçidin aksi istikametinde ilerlerken bir yandan da koldan kalın örümcek ağları saçıyordu.

 

“Kayzer Kılıcı!” (Kayzer Kılıcı. Daha önce Kayzer yazmışlardı diye hatırlıyorum, farklı bir şey hatırlayan varsa yorumlara bekliyorum.)

 

Weed, en güçlü saldırısını gerçekleştirmek için kalan manasını kullandı.

 

Ve Kraliçe Örümceğin hayati noktasını, örümcek ağlarının çıktığı arka noktayı hızla delip geçti.

 

- Kritik bir vuruş yaptınız.

 

Gücü Heykel Yıkımıyla maksimuma ulaşmış Kayzer Kılıcı!

 

Korkunç yıkıcılıktaki gücü, Büyücülerin nihai saldırı yeteneği olan Mana Yakışına eşdeğerdi.

 

Kraliçe Örümceğin koca bedeni titredi.

 

*Claaaaang!*

 

Geçidi tıkayan kayayı parçaladığı zamankinden bile kuvvetli bir patlama, ışıltı ve sarsıntı gerçekleşti.

 

Hegel ve grubunun ellerinden gelen tek şey ise yere eğilip kulaklarını tıkamak oldu. Fakat patlamalar ve ışık bununla kalmadı.

 

“Kayzer Kılıcı, Kayzer Kılıcı, Kayzer Kılıcı!”

 

Kullandığı Kraliyet Düzensiz Kılıç Tekniğinin final formu Manasının tamamen tükenişinin ardından Sağlığını ve Dayanıklılığını bile tüketmeye başlamıştı!

 

Kraliçe Örümceğe kullandığı Kayzer Kılıcı yeteneğinin sonu gelmiyordu.

 

- Kritik bir vuruş yaptınız.

 

%29 ekstra hasar.

 

- Kritik bir vuruş yaptınız.

 

%47 ekstra hasar.

 

- Kritik bir vuruş yaptınız.

 

%82 ekstra hasar.

 

- Kritik bir vuruş yaptınız.

 

%114 ekstra hasar.

 

Tek nokta saldırı tekniği yeniden gözler önüne seriliyordu – tüm bu saldırı bombardımanı tek bir noktayı hedefliyordu!

 

İnanılmaz zor bir yetenek aracılığıyla hızla kaçmakta olan Kraliçe Örümceği kovalayarak nokta atışı saldırılar gerçekleştiriyordu.

 

Hegel ve diğerleri kafalarını eğip kollarıyla sardıkları için bu manzarayı göremiyor olsa da Weed’in kullandığı bu saldırı tekniğinin en güçlü saldırısı olduğu söylenebilirdi.

 

Heykel Yıkımı ve Kılıç Bileme Yeteneğiyle arttırdığı Kayzer Kılıcı hasarı. Tüm bu saldırı gücünü tek noktalı bir saldırı tekniğine adıyordu.

 

Hızla alçalan Sağlığı ve artan yaralarıyla Kraliçe Örümceğin hareket hızı önemli ölçüde azalmıştı.

 

Kaçmak imkansız hale geldiği için gücü olduğu sürece direnmeye çalışabilirdi fakat aldığı inanılmaz hasar yüzünden bir iki adım daha sendeledikten sonra canından oldu.

 

Ve Kraliçe Örümceğin bedeninin gri bir ışığa dönüşüşüyle içinden ördek yumurtası boyutunda safirler ve bel yüksekliğinde relikler ile altın sikkeler döküldü.

 

Weed tüm bu ganimetleri yıldırım hızıyla topladı.

 

“Aaaahh, bir de Oymacıyım demişti…” Hegel kafasını tuta tuta homurdanıyordu.

 

Zihni uyuşmuş gibiydi; düşünemiyordu. Weed bir Oymacıyım demişken Terzilik materyalleri gibi örümcek ağı toplaması da ne halt oluyordu?

 

“Ve o atletik hareketler… onlar yetenek değildi, gerçek kılıç teknikleriydi.”

 

Kullanıcıların büyük çoğunluğu oyun içi yeteneklere dayanarak çarpışırdı. Fakat özel savaşçılar kendi güçlerini kullanarak yetenekleriyle savaşçılıklarını optimize edebilirlerdi. Böyle durumlarda da ortaya inanılmaz bir savaş farkı çıkardı.

 

Aynı kılıcı kullanan normal bir insanla eğitimli bir kılıç ustasının mücadelesinin sonucu başından belli olurdu. Bedenleri ve ekipmanları başa baş olsa da eğitimli tarafın muhakemesi, duyuları ve tecrübeleriyle ortaya dünyalar kadar fark çıkardı.

 

Kraliyet Yolunda bile gerçekte çarpışmakta uzman biriyle normal birinin canavar avlayışı arasındaki fark barizdi.

 

En uygun uzaklığı korumak, minimal kaçamak hareketler yapmak ve maksimum güç kullanımına imkan tanıyacak bir saldırı metodu izlemek! Tüm bunlarla avlanırken girdikleri zihniyet farklıydı ve temelde hareket şekilleri bile inanılmaz, bütüncül bir farklılık taşırdı.

 

Çoğu kişi böyle bir seviyede olamazdı.

 

Başlangıç zamanlarında karaktere alışır ve geliştikçe yetenekleri kullanmakta uzmanlaşırlardı. Tekrar tekrar avlandıkça da canavarlarla çarpışırken kullandıkları yöntemlerde giderek daha yetkin hale gelirlerdi.

 

Daha önce yüzlerce kez avladığınız bir canavarı yakalamanın ilk defa karşılaştığınız bir canavarı yakalamaktan çok daha kolay olması da aynı mantıktı!  

 

Fakat Weed’in veya Geomchilerin böyle bir sürece ihtiyacı yoktu.

 

“Tek yapman gereken onu yere sermek.”

 

Canavarları umursamazca yere serenler zerre kadar sempati beslemezdi.

 

* * *

 

“Avda başarılı olmuş olmalı.”

 

“Hadi gidip bir bakalım.”

 

Yaklaşık 20 saniyenin sonunda Selsia ayaklandı. Onu takiben diğer grup üyeleri de Weed’in olduğu yere doğru yürümeye başladı.

 

Hissettikleri şey huşuya benzerdi.

 

Karşılarındaki Cücenin gülünesi olması insanı kışkırtsa da gerçek buydu.

 

Tanımadıkları biri olsaydı ona yaklaşmaya bile cüret edemezlerdi.

 

Onlar yaklaşırken Weed, bedenine bandaj sarmakla meşguldü. İki eliyle bir bandaj tutup gövdesine, koluna, bacaklarına, boynuna ve sırtına çevirdiği bir teknik uyguluyordu. Şifalı bitkilerden bolca sürdükten sonra da derin bir meditasyon haliyle gözlerini kapattı.

 

Bandaj uzmanlığı yeteneği!

 

Yetenekli Savaşçılara bile Orta Seviyeye yükselttikleri takdirde itibar kazandıran bir beceri — Weed savaşta harcadığı emekler sayesinde bu beceride uzmanlaşmıştı.

 

Sağlığı ve Manası hızla onarılıyordu.

 

Selsia ona yaklaşmış olmasına rağmen ne kadar ağır yaralandığını gördüğü için Weed’i rahatsız etmeye cesaret edemiyordu.

 

“Ne yapsak ki… Kraliçe Örümcekle çarpışırken fena yaralanmış gibi görünüyor.”

 

“Papazımız olmadığı için onu iyileştiremeyiz bile…”

 

İşte tam da çaresizce kafa yordukları anda olanlar oldu.

 

Sağlığının %8ini onaran Weed, gözlerini açtı.

 

Kısık, yan bakışlı, ufalmış gözlerdi. Her zamanki gözleri gibi değildi; normalde parlar ve berrak bir görüntü verirlerdi. Şimdiyse Heykel Dönüşümü Sanatı nedeniyle değişmişlerdi.

 

O kısık ve ufalmış gözlerde yorgun bir hayat yatıyordu.

 

“Böyle oyunlar oynayacak vaktim yok. Harcadıklarımı telafi etmem lazım!”

 

Uzunca, derin bir nefes aldıktan sonra Kraliçe Örümceğin belirdiği geçide doğru sendeleyerek ilerlemeye başladı.

 

Bileği savaş esnasında kırılmış olmalıydı, yürürken yerde sürükleniyordu. Direnci ve Azmi olmasa çoktan savaşmasını, hatta kımıldamasını bile imkansız kılacak bir yaraydı.

 

“Muhtemelen kırık bilek gibi bir şey zamanla kendi kendine onarılır.”

 

Kılıcını bir değnek gibi kullanan Weed adım adım ilerliyordu.

 

Kırık el veya ayak bileği gibi şeyleri yüzü aşkın kez tecrübe ettiği için bedeninin durumunu herkesten iyi biliyordu. Bu yüzden savaşmaya devam edecekti.

 

* * *

 

Choi Ji Hoon’un Lee Hyun’un kardeşi Lee Hye Yeon’la bir randevusu vardı.

 

Elektrikli aletlerini onarmış ve ona Kraliyet Yoluyla ilgili bilmediği şeyleri öğretirken onunla arkadaş olmuştu. Henüz bir çift oldukları söylenemese de oldukça yakınlardı.

 

Çilekli süt içtikleri sırada Lee Hye Yeon, “Oppa, sana şahsi yeteneğimi göstereyim mi?” diye sordu.

 

“Şahsi yeteneğin mi?”

 

“Hı hı. Sana yaptığım taklitleri göstermek istiyorum, komedyenlerin sıklıkla yaptığı gibi yani.”

 

Choi Ji Hoon birtakım beklentilerini kontrol edemiyordu.

 

“Bunu benim için yapar mısın gerçekten?”

 

“Evet. İlk önce uzaklardan yürüyen bir insan sesini taklit edeceğim.”

 

Lee Hye Yeon bunu söyleyişinin hemen ardından erik rengi dudaklarını hafifçe yaladı.

 

“Rap. Rap.”

 

“...”

 

“Sırada bir arabanın çalışma sesi var. Ruuuuumm!”

 

“...”

 

“Bu da uçak kalkış sesi. Fuuuuuuu!”

 

Fotoğraf çekilme sesi, telefon çalma sesi, davul çalma sesi, köpek havlayışı ve kedi miyavlayışı!

 

Choi Ji Hoon kahkahalara boğulmuştu.

 

Taklitlerin en ufak bir benzerliği yoktu ama böylesine masum ve genç bir kızın içtenlikle tüm bunları yapışı çok keyifliydi.

 

‘Bu çocuğun bir cazibesi olduğu kesin.’

 

Bugüne dek pek çok kızla tanışmış olsa da birine çekilme hissini ilk defa Lee Hye Yeon’la tadıyordu. Tüm ömrünü onunla geçirse bile hiçbir pişmanlığı olmazmış gibi geliyordu.

 

‘Her sabah gözlerimi açıp da kuşların kanat çırpış sesini duyabilsem ve tamamen açmış çiçekleri görebilsem mutlu olurdum.’

 

Kendisini hayallere tamamen kaptırmış bir erkek figürü!

 

Öyle bir noktaya gelmişti ki Lee Hye Yeon’un yanındayken yalnızca sıradan bir oppa olacağım diye endişeleniyordu.

 

Choi Ji Hoon büyük bir mesele değilmişçesine rahat bir tavırla, “Senin için ideal erkek nasıldır?” diye sordu.

 

Doğru düzgün bir yanıt alamazsa kendisi hakkında ne düşündüğünü sormaya hazırlıklıydı.

 

Fakat Lee Hye Yeon hiç tereddütsüz yanıt verdi.

 

“187 boyunda ve 78 kilo civarı, giyim kuşamı da güzel olursa iyi olur. Ayak bilekleri ince olmalı, hafiften ince bir bedeni ve kasları olmalı. Yemek pişirmekten ve temizlik yapmaktan hoşlanmalı. Yıllık geliri 190bin dolar civarında bir iş adamı olmalı. Yaş olarak da yirmi sekiz civarı iş görür mü ki?”

 

“...”

 

“Şaka yapıyorum. Ben aile babalarından hoşlanırım. Hoşuma gittiği sürece diğer her şeye tamamım. Gerekirse ben de çalışıp ailemi besleyebilirim.”

 

“Bir aile babası mı?”

 

“Evet. Yalnızca bana bakacak ve beni sevecek bir erkek.”

 

Choi Ji Hoon’un nutku tutulmuştu.

 

Nitelik olarak herkesten üstündü. Görünüş olarak da kendine güveniyordu ve her kadını etkileyecek bir karizması vardı.

 

Fakat bu tarz şeyler Lee Hye Yeon’un gözünde hiçbir anlam ifade etmiyordu.

 

‘Doğuştan sahip olduğum şeyler dışında… Gerçekten değersiz biriyim.’

 

Bu, Choi Ji Hoon’un dönüp de kendine bakması için iyi bir fırsat olmuştu.

 

Derken Lee Hye Yeon’un omzunun ardında tanıdık bir sima gördü. Lee Hye Yeon’la tanıştığı, zaman geçirdiği ve görüştüğü andan bu yana rüyalarında bile en çok korktuğu simayı!

 

İşte o sima, Geomchilerin birincisi Jung Il Hoon’du.

 

Cha Eun Hee’ye bir hediye almak için şehre inmiş olan Jung Il Hoon, onu iş üstünde yakalamıştı.

 

“Oppa, aklından neler geçiyor?”

 

“Ha? Mmmhıhı.”

 

“Cidden yüzün bir morardı gibi, iyi misin?”

 

“I-ışıklandırmadan olmalı.”

 

“Buralarda mor ışık yok ki… neyse, ben artık eve döneyim.”

 

“Gidiyor musun bile?”

 

“Hı hı. Çok geç kalırsam oppam endişelenir.”

 

“Seni eve bırakayım mı?”

 

Choi Ji Hoon bunu, kendi başına bulduğu orijinal bir fikirmişçesine söylemişti.

 

‘Ne olursa olsun buradan uzaklaşmam lazım.’

 

İçgüdüsel bir hayatta kalma mücadelesi!

 

Lee Hye Yeon çantasını alarak ayaklandı.

 

“Bırakmana gerek yok. Buradan sonra otobüsle yalnızca beş durak zaten. Aktarma yapmam bile gerekmiyor.”

 

“Seni taksiyle götüreyim.”

 

“Paranı çarçur etme. Niye ihtiyacın olmayan bir şeye ziyan edesin ki? Beni bıraktıktan sonra bir de taksiyle geri döneceksin, değil mi?”

 

Choi Ji Hoon yalan söyleyemez, değil diyemezdi.

 

Ayrıca otobüse binmeye çalışacak olursa bunu ömrü boyunca hiç yapmadığı için ücretin ne olduğunu bile bilemeyecekti.

 

Anaokulu, ilkokul ve ortaokul yılları boyunca bir şoför tarafından limuzinle okula bırakılmıştı.

 

Lisede de kendi motosikletini kullanmaya başlamıştı. Kaza riski yüksek ve tehlikeli bir yolculuk olsa da arkasında korumaları ve polis arabalarından oluşan eşlikçileriyle yolculuk ederdi.

 

Kullandığı en ucuz seyahat aracı taksiydi.

 

İthal arabaları çoktandır evin garajında yatıyordu.

 

Bir şekilde bir bayiliğin CEOsunun oğlu, varisi olmuştu. Ve kendisine önyargıyla yaklaşmasın veya düşman kesilmesin diye gerçeği söyleyememişti.

 

Bu tutumlu günlerde geçirdiği huzurlu anlardan hoşlanmadığı söylenemese de daha önce böyle acılı bir pişmanlık yaşadığı hiç olmamıştı.

 

“Ben önden gideyim. Sen de evine sağ salim ulaş.”

 

“H-Hye Yeon.”

 

Choi Ji Hoon tam da tuhaf bir şekilde kızı evine götürmeye yeltenirken Jung Il Hoon’un parmağını salladığını görerek duraksadı.

 

Hatta parmağını sallamakla kalmıyor, bir şeyler de söylüyordu. Dudaklarından dökülen o kaba kelimeler gayet belirgindi.

 

‘Kaçarsan ölürsün.’

 

* * *

 

Lee Hye Yeon’u gönderen Choi Ji Hoon, omuzları düşmüş, gözleri titrer halde Jung Il Hoon’a yaklaştı. Hiç şüphesiz ki bir mahkum resmi çiziyordu.

 

“Hava sıcakmış. Gel biraz yürüyelim.”

 

“Peki, hyung.”

 

Böylece yakınlardaki bir parka yöneldiler.

 

Choi Ji Hoon için arkadaki dağlara geçmemiş olmaları inanılmaz bir rahatlamaydı.

 

‘Hiç değilse bir başkası değil de Jung Il Hoon tarafından yakalandım.’

 

O eğitmenlerin ilkiydi ve güçlü bir sorumluluk duygusuna sahipti. Kendisi de biriyle görüştüğü için alışılmadık bir şekilde düşünceliydi de.

 

Balıklar berrak gölde huzur içerisinde yüzüyordu.

 

‘Sizi kıskanıyorum.’

 

O an için Choi Ji Hoon balıkları bile kıskanacak durumdaydı.

 

Jung Il Hoon gergin bir yüz ifadesi ve yüksek bir sesle, “Sen… Hye Yeon’dan hoşlanıyor musun?” dedi.

 

“Evet, bu doğru.”

 

Choi Ji Hoon herhangi bir bahane uydurmadı.

 

Sevgililik gibi bir ilişkileri olmasa da kalbinde bir aşk filizlendiğine emindi.

 

“Demek öyle.”

 

Jang Il Hoon uzunca bir süre tek kelime etmedi.

 

Choi Ji Hoon’un bir yaprak misali titreşen bedeniyse giderek rahata erdi.

 

‘Ölmedim.’

 

Düşüncesizce dayak yememişti. Bu işi sağ salim sonlandırabileceği umuduyla dikkatlice ilerlemeye çalıştı.

 

Anlık bir sessizlikten sonraysa cesurca göğsünü kabarttı.

 

“Hye Yeon da benden hoşlandığı sürece onunla dürüst, ciddi bir ilişkim olsun isterim.”

 

“Sonuç olarak sen…”

 

“Özür dilerim. Hyung-nim.”

 

“Sorun değil. Benden ne diye özür dileyesin ki. Aşk yalnızca onu yaşayanları ilgilendirir. Ve iş çıkma noktasına gelmezse?”

 

“Ona aşığım.”

 

Choi Ji Hoon, Lee Hye Yeon’un kendisine çok güzel gelen yönlerini anlatmaya başladı.

 

Koskoca 10 dakika boyunca devam eden bir açıklama oldu. Hatta zamanında başka kızlarla buluşurken yaşadığı boş duyguları bile dürüstçe paylaştı.

 

“Daha gencim ama bana kalırsa o, ömrüm boyunca benzerini bulamayacağım bir kız. Her şeyden öte… Şu anda bile onun sesini duyabiliyor gibiyim. Uyurken bile onu düşünüyorum.”

 

Choi Ji Hoon konuştukça bir şeylerin farkına varıyordu.

 

Lee Hye Yeon diğer kızlardan farklıydı. Onu kaybederse ömrü boyunca öylesini bulamayacağı kıymetli bir insanı kaybetmiş olacağını ve ayrıca ona ne kadar da bağlandığını görmüştü.

 

Jung Il Hoon tıknaz eliyle Choi Ji Hoon’un omzunu sıvazladı.

 

“Peki. Madem bu kadar kararlısın, sorun yok. Erkekler bu konularda böyle acınacak halde konuşmamalı.”

 

“Bana izin veriyor musun?”

 

“Ne izninden bahsediyorsun? Sana söyledim ya, aşk yalnızca onu yaşayanları ilgilendirir.”

 

“Çok teşekkür ederim. Hyung-nim!”

 

“Ah, ama bilirsin ya…”

 

Jung Il Hoon tatlılıkla devam etti. “Yarından itibaren dojoya gelmelisin.”

 

“Ne?”

 

“Erkek adamsan kas yapına birazcık dikkat etmen gerekir. Çelimsiz bir bedenle olur mu hiç!”

 

“Ben çelimsiz değilim ki…”

 

Onunkisi basketbol, futbol, yüzme ve daha nice spor dalı görmüş bir bedendi.

 

Jung Il Hoon sert bir karşılık verdi. “Güçsüzsün işte! Bu form seviyesiyle randevunun ortasında sana 3,000 eşkıya saldırsa nasıl galip gelesin?”

 

“3… 3,000 eşkıya mı?”

 

“Durum ne olursa olsun kız arkadaşını koruyabilmen lazım. Bir savaş çıkacak olsa, kuraklık vuracak olsa, sel olsa, deprem olsa, tsunami yükselse bile kız arkadaşını korumak zorundasın. Böyle bir şeye hazırlıklı mısın?”

 

“He-henüz değil.”

 

“Sende böyle bir güç ve cesaret uyandıracağım işte. Bu uğurda sana yalnızca ufak bir yardımımın dokunabilecek olması çok kötü.”

 

“Çok teşekkür ederim.”

 

“Hye Yeon’dan hoşlandığın gerçeğini öğrenecek olurlarsa öğrenciler bile kendi işleriymişçesine sana özenle ve sabırla yardım edecektir. Rakip eksikliği çekmeyeceksin, o yüzden şafakta erkenden gel. Bu sayede en azından bir kişiden daha eğitim alabilmiş olursun.”

 

Eğitmenler ve 500 öğrenciyle talim yapacaktı!

 

Choi Ji Hoon’un yüzündeki kan çekilmişti.

 

Dojoya gitmenin ne anlama geldiğini anladığını düşünüyordu.

 

“Elbette Hye Yeon’a olan hislerin sahte değildir, değil mi?”

 

“Değil, gerçek.”

 

“Kaçmak istiyorsan sakıncası yok. Kaçabilirsin. Bu da dojoya gelmen gerekmediği anlamına gelir.”

 

“Gerçekten mi?”

 

“Evet. Biz seni yakalamayı biliriz nasıl olsa.”

 

“...”

 

#Merhaba arkadaşlar, bir önceki bölümün yorumlarına not düşmüştüm ama okumayanlar için tekrar edeyim. Yoğun birkaç gün geçirdiğim için vaktinde bölüm atamadım. Telafi etmek adına birazdan ikinci bir bölüm daha gelecek. Normal şartlarda işimi daima vaktinde yapmaya çalışırım ama 2 yaşında bir çocuk annesi olduğum için çeviriye vakit ayıramadığım dönemler olabiliyor :)

Bölüme gelirsek, bizimkinin zindanı altüst edip ganimetleri toplaya toplaya grubu kurtarışı çok iyiydi. Ama Hegel’den şöyle esaslı bir şaşkınlık okuyamadım, o içimde kaldı. Bir de son sahnelere çok güldüm. Anlaşılan bizim damat adayının Weed’in kardeşiyle birlikte olabilmek için dojoya gidip herkesten sağlam bir dayak yemesi gerekecek. Hakkında hayırlısı. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 23946 Üye Sayısı
  • 835 Seri Sayısı
  • 42080 Bölüm Sayısı


creator
manga tr