Üç kuruşluk eşeğin beş paralık sıpası olur. #Atasözü

KAREN - Bölüm 23 - Yolculuk


            “Anne! Yeter artık, ilk fırsatta geri döneceğimi söyledim ya!” Karen, gözyaşlarını tutamayan ve sürekli dikkatli olmasını ve çabucak dönmesini tembihleyen annesine bakıyordu. İçinde bir şeyler burkulmuş gibiydi.

Sonuçta bu uzun süreli ayrılık ikisi arasında ilkti. Babası daha önce çokça, uzun süreli göreve gitmişti ve şu durumda da canı sıkkın bir şekilde ayrılmalarını bekliyor oluşu onun alışık olmasından kaynaklanıyordu.

            “Nein, hadi artık. Savaşa falan gidiyor değil. Yakınca dönecek.” Afron yumuşak ses tonunu korudu lakin sıkıldığı belliydi.

            “Siz ikiniz beni anlamıyorsunuz! Taş kalpliler!”

            “Anne, istemiyorsan gitmem...” Karen’in ciddiyeti Afron ve Nein’in duraksamasına neden oldu.

            “Tabi ki hayır!” diye gürledi Afron.

            “Hayır, hayır. Öyle demek istemedim!” Aynı anda Nein’de konuştu. “Tamam, biraz abartmış olabilirim.” Sonunda gülümsedi. Sıkıca tekrar sarıldı. “Artık gidebilirsin, yakışıklım. Söylediklerimi unutma, kimse-”

            “Nein!” Afron aynı cümleleri telaffuz etmeye başlayan eşini susturdu.

            Sonunda birkaç sarılmanın ardından Karen, annesiyle vedalaşıp evden ayrıldı. Afron onunla birlikte koruma birliğine kadar gelecekti. Ardından yolları ayrılacaktı.

            İkili pek konuşmadan sessiz sokakları takip ederek ilerledi. Aralarında biraz tuhaf bir hava var gibiydi.

            “Baba?”

            “Hımm.”

            “Gergin misin sen? Dur bir dakika… Gidiyorum diye duygulandın mı yoksa? Hehe!” Karen, babasının üzerindeki gerginliğin tamamen farkındaydı. Onu oldukça iyi tanıyordu ve her zamanki gibi onu hiddetlendirerek normale çevirdi.

            “Haa? Hadi oradan pasaklı velet! Duygulanmış mıyım? Pehh!”

            Bu muhabbetin ardından Karen’in okuduğu ve şehrin tek savaşçı okulu olan Yağmur Damlası Savaşçı Okulu’nun bahçesinin önünden geçiyorlardı ki Afron biranda yürümeyi kesti.

Karen, birkaç adım attıktan sonra babasının hareket etmediğini görünce dönüp ona baktı. Cüsseli ve sert görünüşlü adamın omuzları hafifçe çökmüş ve bakışları bahçeye dalmış gibiydi.

            “Baba? İyi misin?” Karen endişelenmeden edemedi.

            Afron okulun girişindeki çınar ağacını işaret ederek konuştu. Sesi boğuk ve cansızdı. “Tam şurasıydı.” Dedi.

            “Neden bahsediyorsun baba?”

            Afron ona dönünce adamın gözleri buğulanmış haldeydi. “Seni ilk kez teste götürdüğüm yıl. Henüz ufacıktın ve bir daha hiç olmayacağın kadar saftın evlat… Hatırlıyor musun?”

            Karen hiç unutmamıştı. “Evet, baba, her şeyi değil ama denetmenlerin söylediklerini hatırlıyorum! Hehe! Ne diyebilirim ki şu halimize bak…”

            “Biliyorum, bahsettiğim onlar değil. O gün şu ağacın altında bana söylediklerini biliyor musun?”

            Karen biraz düşündü. “Pek sayılmaz.. Daha çok biran önce eve dönüp ağlamak istediğimi hatırlıyorum.”

            “Hah! Ağlıyordun zaten. O gözleri hiçbir zaman unutmadım ki! Hayatımda gördüğüm en kararlı bakışlar onlardı. O bakışlarla bana aynen şunları söylemiştin;

            Bu sadece bir hastalık baba. Öyle olmalı, eminim yeteri kadar araştırırsam bir yolunu bulabilirim. Sağlık öğretmeni, her şeyin tedavisi olduğunu ama bazılarının daha keşfedilmediğini söylemişti hani! Ben, eminim baba sadece keşfedilmeyi bekliyor.”

Karen her duyduğu kelimeyle o günü tekrar yaşamış gibi hissetti. Kalbi sanki biri onu sıkıyormuş gibiydi. Sakin gözlerle babasına baktı.

Gözlerini kaçırdığı anda onun gözlerinde biriken yaşların damladığına yemin edebilirdi. Karen sesinin düzgün çıkmasını sağlamak için öksürdükten sonra konuşabildi.

            “Küçükken biraz kibirliydim yahu hatırlatmasan olmazdı sanki! Hem olsun yine de kısmen başarmış sayılırım… Mükemmel olduğumu itiraf etmelisin! Heheh!” Karen yapabildiği en neşeli halde konuştu. Karşısındaki adamın şimdiye kadar bu konuda neler hissettiğini bilmiyordu.

Lakin en az onu yıprattığı kadar babası da yıpranmıştı. Ve bu adam her zaman gülümsemeyi bilmişti. Karen’in şimdiye kadar ne zaman keyfi kaçsa onu düzelten şeyin babası olduğunu hatırlamaya koyulmuştu.

            O anda babası kendine gelmiş gibiydi. Geniş ve rahatlık dolu bir gülümsemeyle Karen’in kafasını yakalayıp saçlarını karıştırdı. “Seni ukala piç! Ancak konuşmayı biliyorsun! Tedavi ne oldu, hani keşfediyordun?”

Karen gururla gülümsedi. “Böyle mükemmel bir adamın bir şey keşfetmesine gerek var mı ki?”

Afron hafif bir güç uygulayarak oğlunun kafasını tokatladı. “Hadi oradan! Mükemmelmiş! Ortada mükemmel bir şey varsa oda benim genlerim! Hahaha!”

            “Tabi canım ne demezsin…”

            “Babanla dalga geçmek ha? Gel hemen buraya. Kaçmayı kes Karen Senka! Giderayak baba dayağı yersen belki aklın başına gelir! Hahhaha!”

            İkili tezat bir şekilde yüzlerinde gülümseme ağızlarında öfkeli sözlerle koşuyordu. Bu manzaranın gülümsetmeyeceği bir yüz olabilir miydi?

------

            Neredeyse tüm yolu koşarak giden ikili yorulmaktan çok uzaktı. Şehir surlarının batı kapısına ulaştıklarında ifadeleri normale dönmüş ve yavaşça yürümeye başlamışlardı.

            Karen, devasa demir kapının önünde altı kişilik bir takımın hazır beklediğini gördü. Mesafeye rağmen, deri zırhlı, değişik silahlara sahip ekibin avcı birliği olduğunu ve kıdemsiz savaşçılardan oluştuğunu keşfetmişti.

Sadece aralarından biri, kızıl saçlı uzun boylu ve vücudu hoş kıvrımlara sahip olan kadın, 1 kıdemli ruh gücüne sahip gibiydi. Aurası ise Karen’in bastırılmış kıdemsiz aurasıyla neredeyse denkti.

Şu haline rağmen Karen ancak tam gücünü kullanmazsa eksik tecrübesi yüzünden bu kadına yenilebileceğini tahmin ediyordu. Tabi işin içine ustası girerse durum oldukça değişirdi.

            Ekip, ulaşım aracı olarak gümüş renkli atlara sahipti. Bunlar hemcinsleri arasında en hızlı ve dayanıklı hayvanlardandı. Karen daha önce bunlardan birine hiç binmemişti. Dolayısıyla kendisine ait olduğunu düşündüğü boş eyerli yedinci ata heyecanla bakıyordu.

            Bu sırada ekibin lideri olduğunu tahmin ettiği kızıl saçlı kadın atından inip, baba-oğul ikilisine karşılamaya geldi.

Kadının, hoş siması ve zırhına rağmen belli olan kıvrımları dikkat çekici olsa da suratındaki keskin ve sert ifadesi yanına yaklaşılmasını zorlaştıran faktörlerden sadece biriydi. Karen herhangi bir serserinin ona laf atmaya kalktığı takdirde başına gelebilecekleri tahmin bile edemiyordu.

            Kadın suratında hafif gülümsemeyle seslendi. “Afron, görüşmeyeli uzun zaman oluyor.”

            “İnan, bu durumdan oldukça memnunum Mae.”

            Karen babasının keyifsiz karşılamasını duyunca şaşırdı. Kadının gülümsemesi daha da yayıldı. “Bu konuyu kapattığımızı düşünüyordum. Hala bana dargın olamazsın, hadi ama sadece ufak bir konuydu.”

            Afron sinirlenmiş gibiydi. “Ne demek ufak bir konu? Kaybettiğiniz takımları benim cephaneliğimden çaldınız!”

            “Ödünç aldık!”

            “Hah! Ödünçmüş, benden istediniz mi? Hayır! Nöbetçilerimi bayıltıp içeriye girip yağmalamak ne zamandan beri ödünç almak oluyor?”

            Kadın usanmış bir ifadeyle iç çekti kesinlikle haksız olduğunu düşünmediği belli oluyordu. “Seninle uğraşmak tam bir karın ağrısı, bu konuyu kapatalım genç adamı benimle tanıştırmayacak mısın?” Kadın sakince gülümseyerek Karen’e baktı.

            Afron homurdandıktan sonra konuştu. “Oğlum Karen. Akıllı, cesur, güçlü ve onurlu bir gençtir. Hatta bazı büyüklerine örnek olacağından eminim.” Afron’un sesindeki kinayeyi anlamamak mümkün değildi.

Bakışlarını Karen’e çevirdi ve konuşmaya devam etti. “Karen, bu kadın Mae Fahza. Avcı birliğinin komutanıdır.

1 Kıdemli savaşçı olmasının yanı sıra tam anlamıyla ahlaksız, kimsenin onuruna saygı göstermeyen ve sürekli sarhoş gezip eşyalarını kaybettikten sonra bu eksikleri başka insanların mallarını çalarak yerine koyan arsız biridir.

Ne şanssızlıktır ki yolculuğunda sana o eşlik edecek gibi görünüyor. Gülümseyerek söylediği hiçbir şeye inanma çünkü kesin yalandır.” Afron, Mae’nin şaşkın bakışlarını görünce keyiflenerek sustu. Bu kadarı yeterli olmalıydı çünkü kadın konuşabilecek gibi görünmüyordu.

            “Afron Senka! Sen.. Sen!” Kadın sövmek üzereymiş gibi şişmişti fakat çabucak sakinleşip hafif bir öfkeyle konuştu. “Bu söylediklerin çok onur kırıcı!”

            “Baba, eminim Üstat Mae isteyerek yapmamıştır. Bu kadar yüklenmene gerek yok.” Karen ortamı yumuşatmak için bir şeyler geveledi. Yoksa bugün buradan ayrılamayacağından emindi. Babası inadıyla ünlü bir adamdı.

            “İşte bak, dediğin kadar varmış. Bence oğlunu örnek almalısın. Hahaha! Bu arada Karen, biraz yanlış tanıtılmış olmama rağmen seni tanıdığıma memnun oldum. Bana Üstat demene gerek yok görüyorum ki en azından benim kadar güçlüsün. İsmimle hitap etmen kâfi.”

Kadın gayet sevecen biri gibi görünüyordu fakat sürekli gülümsediği için ne düşündüğü belli olmuyordu. Birazda olsa babasına hak verdiği için hafifçe utanç duydu.

            “İyi niyetiniz için teşekkürler.” Dedi Karen.

            “Hayır, hayır. Sen, biz gibi hitaplara gerek yok. Savaşçı dünyasında yaşın ve konumun önemi yoktur, aurana bakılırsa eşit sayılırız bu yüzden akranım gibi davranmaktan çekinmemen yerinde olur.”

            “Israrını kırmayayım o zaman tanıştığıma memnun oldum, Mae.” Diye belirtti Karen.

            Afron bu durumdan memnun değilmiş gibi görünüyordu. Onun düşüncesine göre Mae sinsi yılanın tekiydi.

Bu yüzden söyledikleri doğru olsa da bunları söylemesinin tek nedeni Karen güçlenmeden aralarında bağ kurmaya çalışmasıydı. Soğukça homurdanmasına rağmen yorum yapmadı.

            “Heh, şimdi oldu. Her neyse hazırsan artık yola çıkalım. Gece çökmeden ormandan çıkıp, ovadaki harabelere ulaşmamız gerekiyor. Orası kamp için en uygun yer.”

            “Tamamdır.”

            Karen onları yalnız bırakıp atına dönen kadın savaşçıyı gözledikten sonra babasına döndü.

            “Baba, ben gidiyorum.”

            “Biliyorum. Sende ne yapman gerektiğini biliyorsun.”

            “Hehe! Biliyorum. Kesinlikle o okula katılacağım! Mezun olacağım! Azimle çalışıp güçleneceğim. Yüzünü kara çıkarmayacağım.”

            Afron’un gözleri huzursuz görünüyordu fakat suratında rahat bir gülümseme vardı.

            “Aferin, bunlardan biri eksik olursa geri döndüğünde seni pişman ederim. Hahaha!”

            Karen hafifçe irkildi. Afron bu sırada belinde asılı kemerindeki uzun kılıcının yanında bulunan küçük başka bir kılıcı söküp çıkardı.

Bu kılıç oldukça ufaktı. Sapını saymazsak, sadece dirseği ile parmak uçları arasındaki mesafe kadar boya sahipti. İki parmak genişliğinde ve oldukça ince olan kısa kılıç, siyah parlak bir metalden yapılmıştı ve göz alıcı duruyordu.

Gri kumaşlar sarılmış sapında altın işlemelerle yapılmış bir sembol vardı. Karen bunun büyü formasyonu olduğunu tahmin ediyordu.

            “Bu kılıcı al. Bir süre işine yarayacaktır.”

            “Oldukça özel görünüyor, böyle bir kılıcın olduğunu daha önce görmemiştim.” Diye fısıldadı Karen. Açıkça kılıçtan etkilenmişti.

            “Görevlerimden birinde elime geçti. Dediğin gibi oldukça özeldir. Bir büyülü silah değil fakat üzerindeki büyü formasyonu sayesinde ona yakın sayılır. Görünüşüne aldanma, çok sağlam ve keskindir. Umarım orada işini görür.”

            Karen hemen keyiflenmişti. Kılıcı yavaşça alıp yüzüğündeki boyuta soktu. “Merak etme baba, işime yarayacağından eminim. İkimizde sapasağlam sana döneceğiz. Hehe!”

            “Biliyorum evlat. Her neyse yavaş yavaş yola koyul artık. Şu Mae gerçekten uyuz bir tiptir fakat söyledikleri doğru gece vakti ormanda, vadide tekin değil. En güvenli yer harabeler olacaktır. Oraya ulaşmanız yararınıza olacak.”

            “Tamam, baba.”

            “Bu arada akşam söylediklerimi unutmadın değil mi? Gittiğin yerde bu şehirdekinden çok daha önemli ailelerin ve klanların çocukları olacak.

Birçoğu arsız ve şımarıktır. Ne söylediklerinin ne de yaptıklarının sonuçlarını düşünürler. Her şey istedikleri gibi olsun isterler. Bazılarının arka planı o kadar sağlamdır ki okuldaki üstatların bile seni koruyamayabilir.”

            Karen hemen cevapladı. “Biliyorum, unutmadım baba. Bu durumlarda ne yapacağımı da hatırlıyorum. Hahah!” Karen akşamki konuşmadan oldukça keyif almıştı. Çünkü babası bunları söyledikten sonra şöyle demişti.

“Hepsinin canı cehenneme!” Karen buna çok gülmüştü. Babası ona kimseye boyun eğmemesini tembihlemişti. Eğer gücü yeterse karşı çıkacaktı. Gücü yetmezse de kaçmak boyun eğmekten daha az aşağılayıcı olacağından yapması gereken buydu.

Hayatı tehlikeye girerse bu sefer düşmanlarının da hayati bir tehlike yaşamasına neden olacaktı. Bu konuşmanın ardından ikisi de kötü kahkahalar atmıştı.

            İkili kıkırdadıktan sonra Afron tekrar konuştu. “Bizden yana korkun olmasın. Bizi tehlikeye atmak istemediğin için sakın geri durma! Eğer haklıysan ve bunu savunmazsan hayal kırıklığına uğrarım.”

            Karen ciddi bir şekilde konuşan babasına baktı. “Merak etmemeni söyledim baba. Hem böyle şeyler kesin olacak diye bir kaide yok. Ve böyle bir şey olursa sana haber gönderirim.”

            Karen bunları söylemesine rağmen ailesini tehlikeye atacak bir kararı kolaylıkla verebileceğinden emin değildi. Hem babasının hem de ustasının anlattıklarına göre savaşçı dünyasında işler orman kurallarıyla yürüyordu ve bunlar gerçekten de karşılaşabileceği tehditlerdi.

Babasını güçlendirebilmek istese de ona verebileceği bir tekniği yoktu. Ustasıyla bu konuyu konuşmuştu. Savaş teknikleri, herkesin kavrayabileceği şeyler değildi.

Jun’un özellikle garantisi yoktu. Becerebilse de ilk kıdemlerde tekniğin ona pek bir faydası olmayacaktı. Eğer yükselebilirse o zaman etkisini gösterecekti. Babası ise zaten kendi seviyesinde güçlüydü.

Ustasının dediğine göre onun işine yarabileceği teknikler ancak 4. ya da 5. kıdemde kullanılabilirdi. Aynı zamanda ustasının dediğine göre babası şimdiye kadar kıdemini yükseltememişti ve muhtemelen ölmeden önce çıkabileceği en yüksek seviye 2. kıdemdi. 

            Daha fazla düşünmenin bir anlamı olmayacağından Karen düşünceli halinden kurtuldu. Sakince babasıyla vedalaştıktan sonra ona ayrılan ata bindi.

            “Sağlıcakla kalın baba, anneme iyi bakmayı unutma!” diye seslendi. Afron kafasıyla onaylayıp elini veda anlamında sallamakla yetindi.

            “Yola çıkıyoruz.” Herkese seslendi Mae. Atlar bile emri işitmiş gibi aynı anda açık sur kapısında doğru ilerlediler.

-------

 

            Altı kişilik takım atlarıyla dörtnala ormana dalıp batıya doğru seyretti. Karen ekibin tam ortasında Mae’nin yanındaydı. Biraz ormana baktıktan sonra beraber olduğu takımı incelemeye koyuldu.

Mae diğerlerini yola çıktıklarında kısaca tanıtmıştı. Karen’i şaşırtan şey geri kalan herkesin -Mae’nin söylediklerini doğrular nitelikte- saygılı davranmalarıydı.

Grupta Mae haricinde Yefra isimli bir kadın daha vardı. Esmer tenli siyah kısa saçlı kadın, Mae kadar gülümsüyor olmasına rağmen gerçekten dost canlısı ve neşeli bir tipe benziyordu ve sırtındaki tertibata bakılırsa kesinlikle okçuydu.

Diğerlerine gelirsek, öndeki ikiliden biri, oldukça kaslı esmer bir adamdı. İsmi Kron’du. Orta yaşlı adamın oldukça kısa kesilmiş saçlarına gri renk hâkimdi. Sırtında ise uzun bir ağır kılıç taşıyordu.

Yanındaki onun yaşlarına yakın, uzun siyah saçlı olan Syrim’di. Ve diğer üçlü gibi normal kılıç kullanıcısıydı. Sakalları da saçları gibi uzun ve darmadağınıktı. Grubun en neşesiz üyesi kesinlikle bu adamdı.

Arkadaki ikiliden biri, Muen isimli kızıl saçlı beyaz tenli Karen’in yaşlarında olan genç bir adamdı. Aslında Mae’nin erkek kardeşiydi ve daha yeni orduya katılmıştı. Bu onun ilk göreviydi. Karen akranı olan çocuğun heyecanını uzaktan bile hissedebiliyordu.

Muen’in yanında ilerleyen, rahat tavırlarıyla dikkat çeken sarışın saçlı elemanın adı ise Dagin’di. Ağzındaki ot sapını çiğnerken bir yandan Yefra’ya sırnaşıyordu.

İkilinin hareketlerine bakınca bunun sürekli yaşanan bir durum olduğu açıktı. Karen, Yefra’nın ilgisiz haline ve hakaretlerine bakınca ister istemez azimle, kıza asılmaya devam eden Dagin’i övmeden edemedi.

Dagin, bir övgüde bulunduğunda Karen’e dönüp destek beklercesine göz kırpıyordu. Karen ise olaya karışmak istemediğinden gülüp geçmeyi uygun görmeye başlamıştı.

Birkaç saatlik yolculuğun ardında Karen takımdaki herkesle ufak tefek sohbetlerde bulunmuştu. Çoktan rahat bir yolculuk geçireceğine karar vermiş gibiydi.

Özellikle Mae, Yefra, Dagin ve Muen ona sıcakkanlı davranıyordu. Muen açıkça Karen’e hayranlık besliyor gibiydi ve sürekli onunla konuşuyordu. Çoğu zaman Karen’le alakalı sorular sorsa da sonunda mevzuyu belli ki onun gücüne getirmeye çalışıyordu.

Mae araya girene kadar durum devam etmişti. “Muen soru sormayı kes artık. Karen’in kafasını şişirdin!”

Muen’in suratı asılmıştı. “Özür dilerim.”

“Önemi yok, Muen, istediğini sorabilirsin fakat benimde pek bir şey bildiğim söylenemez yani cevap veremeyebilirim.”

Muen oldukça tez canlı ve saf birine benziyordu. Genç adamın neşesi hemen yerine gelmişti. “Gerçekten mi? Cevap vermeseniz de önemli değil Üstat Karen.” Dedi.

Karen her üstat diye seslenildiğinde utanıyordu. Savaşçı dünyasında herkes daha güçlü savaşçılara üstat diye seslenirdi. Karen buna kesinlikle alışık değildi ve engellemeye çalışmıştı fakat Mae diğerleri bir yana Muen için kesinlikle izin vermediğini belirtti.

Kadının dediğine göre ekibin diğerleriyle arasında güç farkı çok azdı ve onlar deneyimli savaşçılardı. Karen’e ismiyle hitap etmelerine izin veriyordu fakat Muen hem güçsüz hem de deneyimsizdi.

En azından deneyim kazanması için kendinden güçlü olanlara saygı duymayı öğrenmesi gerektiği konusunda ısrar etmişti.

“Ablam- Öhhö, yani komutanım sizin bir Youren olduğunuzu söyledi. Üstat Karen bu doğru mu?”

“Sana yalan söylediğimi mi iddia ediyorsun?” diye gürledi Mae. Karen, Mae’nin kardeşine olan tavrına bakınca babasının onu eğitirken takındığı tavırla aynı olduğunu fark etmişti. Aile içi eğitim gerçekten çok zorluydu.

“Hayır, öyle demek istemedim. Yani -komutanımız- bahsedene kadar Youren denilen savaşçılar olduğunu bilmiyordum bile. Hala da ne olduğunu anlamış değilim ama çok önemli olmalı, bu yüzden sizi korumak için gönderildik öyle değil mi?”  

             Karen cevap veremeden bir kahkahayla konuşan Dagin oldu. “Oldukça yanlış anlamışsın ufaklık. Sadece lafta korumalık yapıyoruz. Muhtemelen tek işimiz Karen’in rahat etmesini sağlamak ve yol boyunca rehberlik etmek.” Diye açıkladı.

            Şaşkın bir şekilde Dagin’e bakan Muen tekrar sordu. “Üstat Dagin ne demek istediğinizi anlamadım?”

            “Hehe! Bunu anlamaman normal, daha yeni sözleşme yaptın öyle değil mi?” Muen hafifçe kafa salladı. “Doğuştan yetenekli veya yeterince deneyim sahibi olmadığın sürece diğerlerinin güçlerini tam olarak keşfedemezsin.” Kafasıyla selamlayarak Karen’i gösterdi. “Onun aurasını hissedebiliyor musun?”

            Muen hemen karşı çıktı. “Tabi ki hissedebiliyorum, benden güçlü olduğunun farkındayım zaten!”

            “Ama ne kadar güçlü?”

            Muen şaşırdı. Kaşlarını hafifçe çattı. “Bilmiyorum.”

            “Hehehe! Bahsettiğimi anladın mı? Karen hepimizden daha güçlü bir auraya sahip hatta onunla denk sayılabilecek tek kişi sanırım Patron Mae.” Diye keyifle açıkladı. “Youren’ler gerçekten dehşet vericidir genç dostum. Auraları aynı seviyede fakat rekabete tutuşsalar Karen muhtemelen kazanacaktır.”

            Muen şaşkınlıktan bakakalmıştı.

            Karen hemen araya girdi. “Beni abartıyorsunuz. Deneyimsiz bir acemi olduğumu itiraf etmeliyim. Hehe!”

            Muen onaylarcasına kafa salladı. “Üstat Karen söylediklerimi yanlış anlamayın lütfen. Üstat Dagin ablam, yani komutanımız oldukça tecrübelidir. Kaybedeceğini sanmıyorum!”

            Dagin sadece güldü. Bu sefer konuşan Mae’ydi. “Dagin haklı. Muen, Youren’ler aynı seviyedeki rakiplerine karşı neredeyse yenilmezdir.”

            Muen tekrar şaşırdı. Ablasına hayranlık duyan bir kardeş olarak bunları duymayı beklemiyordu. Sakince kabullenmekten başka çaresi yokmuş gibiydi lakin yine de sordu. “Neden?”

            Açıklayan tekrar Dagin’di. “Çünkü genç dostum, Youren’ler bizim aksimize diğer ruhlarla sözleşme yapmazlar. Kendi ruh varlıklarını veya yaratıklarını bir nevi ruhlarından yaratıyorlar ve bizden asıl farkları bu varlıkları yanlarına çağırıp destek alabilmeleri.”

            Muen’in aklı karışmış gibiydi. Bu sefer şaşıran ise Karen’di. Avcı birliğindekilerin bu kadar şeyi nereden bildiğini anlamamıştı. Tahminine göre dışarıda çok vakit geçirdiklerinden ya da Şehir Lordunun çoktan durumu anlattığından biliyor olmalıydılar.

Özgüvenli tavırlarına bakılırsa kesinlikle duymaktan ziyade deneyimledikleri bilgilerdi bunlar.

            “Anladığımdan emin değilim…” dedi Muen.

            Dagin biraz daha basit bir şekilde durumu anlatmaya devam etti ve anlattıklarından sonra Muen’in tekrar sormasına izin vermeden konuştu.

“Eğer Karen nesnel bir ruh varlığına sahip olsaydı onu kullanmaya alışana kadar aynı seviyedeki rakiplerine yenilme ihtimali yüksek olacaktı. Gel gör ki duyduğum kadarıyla Karen’in ruh yaratığı korkunç bir kaplanmış.”

Dagin son söylediklerini sadece fısıldamıştı. Yine de kalan herkes bu konuda oldukça meraklıymış gibi gözlerini Karen’e dikmişti.

Bu askerler daha önce birkaç Youren ile karşılaşmışlardı fakat daha önce canlı bir ruh yaratığına sahip birini görmemişlerdi. Bu yüzden en neşesiz tip olan Syrim bile meraklı görünüyordu.

            Ve hepsinin aklındaki şeyi dile getiren yine Muen oldu. “Vay canına! Üstat Karen lütfen görmeme izin verin.” Karen parlayan gözlerle yalvaran Muen’in haline neredeyse kahkaha atacaktı. Diğerleri de heyecanlanmış gibi Karen’in cevabını bekliyordu.

            “Muen! Saygı sınırlarını aşma!” Araya giren yine Mae oldu.

            “Şunlara bak! Hahaha! Ne meraklı veletler ama!” Karen ustasının sesini duydu. –Sanırım şov yapmak istiyorsun- diye yorumladı. “Hah! Bu veletlerle zamanımı harcayacak değilim. Tabi sen istersen Espena’yı yollayabilirim.”

Karen ‘Espena’ denen şeyin Kaplanın ismi olduğuna karar kıldı. Ve ustasının saklayamadığı istekli halini fark edince kıkırdamaktan kendini alamadı. –Yolla gelsin, usta- dedi.

            Muen tekrar özür dilerken Karen konuştu. “Muen’in meraklı olması normal. Madem istiyor, ona gösterebilirim sanırım.” Yorumu herkesi susturdu. Mae bile heyecanlanmış gibiydi. Rahatça görebilmek için atlarını bile durdurdular.

            Karen Muen’e döndü. “Hazır mısın?”

            Genç adam yutkunduktan sonra kafa salladı. Karen izleyicilerin bakışları arasında gülümsedi. İçsel kuvvetini tamamen saldı ve aurası patlayarak dışarı çıkınca kuvvetli bir rüzgâr çevreye yayıldı. Atlar ise tuhaf bir şekilde duruma alışıkmış gibi tepkisizdi.

            Karen kızıl görünümlü ruh gücü dalgalarının ortasında elini savurdu. Muen ve Mae’in arasında oluşan anlık bir bulutumsu kızıl girdap yükseldi.

Aynı anda girdabın arasında devasa bir silüet belirdi. Bulanık figürün ortaya çıkışıyla ruh gücü dalgaları kayboldu. Ve yüksek bir kaplan kükremesi çevreyi sarstı.

            Ruh gücüne tepkisiz kalan atlar şaha kalkıp kişnediler. Açıkça sahipleri gibi, ortaya çıkan iki metrelik vahşi kaplandan ürkmüş ve uzaklaşmak istemişlerdi. Bu hengâmede şoka giren Muen atına sahip çıkamayıp yere düştü.

            Siyah kürklü koyu kırmızı çizgilere sahip vahşi kaplan herkese tehditkâr bakışlar atıp tekrar kükredi.

            Gruptaki herkes tedirgin bakışlarla silahlarına uzanmışlardı bile. Hiçbirisi güvende hissetmiyordu. Kaplanın saldığı ürkütücü aura Mae’yi bile bastırmıştı.

            Karen ustasının kahkahalarını zihninde duyabiliyordu. Duruma gülümseyip Kaplanı geri yolladı. Kendisi getiremiyor olsa da geri yollamak için ustasına gerek duymuyordu.

            Kaplan homurdanmayı andıran bir kükremeyle birlikte kayboldu. Ancak o zaman gruptakiler tuttukları nefesleri salıp dikkatle Karen’e baktılar. Karen bu savaşçıların gözlerindeki saygıyı açıkça seçebilmişti.

            Genç adam atından indi. Yerde oturmaya devam eden ve konuşamayacak kadar şok olmuş Muen’i kaldırdı.

            “Sanırım pek sevinmedin ha?” diye takıldı.

            “Ha- Hayır.. Şey, Üstat Karen, bir daha sizden bir şey istersem yapmasanız daha iyi.” Dedi. Hala şokta gibiydi.

            Karen genişçe gülümsedi. “Nasıl istersen. Hehe!” Dönüp atına geri bindi. Diğerleri hala bekliyordu. “Ee, yola devam etmiyor muyuz?” diye söylendi.

            “T- Tabi ki, yeterince oyalandık. Haha! Gidelim.” Kendini ilk toparlayan Mae olmuştu fakat alnında biriken ter damlaları gerginliğini belli ediyordu. Karen ise haylaz bir ifadeyle içten içe ustası gibi kıkırdıyordu.

            Kısa bir süre sonra grup normal canlılığına geri dönmüş gibiydi. Güneşin yavaşça gözden kaybolduğu sıralarda, arkalarında birçok hayvan sesi eşliğinde ormandan çıkmışlardı.

Karen’in kaplanını gören grup arkalarından gelen yaratıkların seslerini hiçbir şekilde umursamamıştı. Hatta onlara sorsanız kaplandansa diğer yaratıkların hepsiyle aynı anda muhatap olmayı yeğlerlerdi.

            Güneş kaybolduktan bir saat kadar sonra geniş ovanın ortasında bulunan siyah taşlardan yapılmış ve çok çok uzun zaman önce harabeye dönmüş birkaç binanın bulunduğu yere geldiler.

            Karen buranın neden güvenli sayıldığını anlamıştı. Pek kaçış rotasına sahip olmasa da mekân küçük bir kaleyi andırıyordu. Kalevari yapının çevresini, Şehir lordunun konağındaki gibi küçük surlara sahipti. Çoğu hala ayakta ve sağlam görünüyordu.

            Sadece belli bir bölümü yıkılmıştı ve oraya haricen eklendiği belli olan taş parçaları yığılmıştı. Çürüdüğü belli olan geniş kapıysa kesinlikle sağlam görünmüyordu fakat girilebilecek tek yer orasıydı ve herhangi bir tehlike anında savunulması kolay görünüyordu.

            Grup bölgeye girip, büyük kalaslarla çürük kapıyı destekleyip mühürledi. Karen, savaşçıların burayı sık sık kullandığını fark etmişti. Kalaslar daha önce hazırlanıp buraya bırakılmış gibiydi ve etrafta yiyecek kalıntıları ve daha önce yapılan kampların izleri belli oluyordu.

            Savaşçıları takip edip peşlerine takıldı. Atları, otların yetiştiği bir alanda bırakıp tavanı sağlam vaziyetteki, tek başına ortada duran taştan bir odaya girdiler. Salonun ortasında daha önce yakılmış ateşin külleri üzerine tekrar ateş yakıldı. Herkes ateşin etrafına kurulup oturdu.




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1301

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1108

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 919

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 843

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 732

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 684

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 662

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 615

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 562

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 534

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 424

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 208

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 190

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 145

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 143

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 116

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 112

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 74

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 16668 Üye Sayısı
  • 452 Seri Sayısı
  • 22403 Bölüm Sayısı


creator
manga tr