Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler. #Atasözü

KAREN - Bölüm 115 - Direniş


 

 

Rütbeli gruptan kır saçlı yaşlı adamlardan birisi uzun bir iç çekişin ardından mırıldandı.

“Bu kadar kısa sürede geriye sadece biz kaldık yani…”

Nispeten genç görünümlü başka bir tanesi daha fazla sakin kalamamış gibi öfkeyle patladı.

“Burada sadece ölmeyi bekleyen tavuklar gibiyiz! Kimseyi kurtaramayacağız ve boşuna bekleyişimiz bile acınası! Bir de o kansız piçlerin kaçması aklıma geldikçe delirecek gibi hissediyorum… Hepsine lanet olsun!”

Adamın öfkeli sesi diğerlerinin dertli dertli kafalarını sallamalarına neden oldu.

Tavrı, granit bir kaya parçasıymış gibi sabit olan Afron araya girdi. “Çoktan yolun sonuna geldik. Şehir Lordu ve Büyücü Houn sadece sıradan insanlar. Korkup kaçmış olmaları veya açgözlü niyetlerinin olması niye şaşırtıcı olsun?” Onun sözleri diğer sakin rütbelilerin bile afallamasını sağladı.

Şehir Lordu Kalien ve Büyük Usta Houn denilen bu kişiler, uluslarının başını çeken figürlerdi. Onların önceliği vatandaşları ve yurtlarını güvene almak değil miydi?

Buna rağmen savaşın başlangıcında birkaç gelişigüzel emir yağdırıp beklenmedik şekilde ortadan kaybolmaları nasıl nefret doğurmazdı. Liderlik etmemeleri anlaşılabilirdi ancak onların seviyesindeki uzmanlar bu savaştan galip ayrılmasa bile hayatta kalabilecek fırsata sahiplerdi. Peki, o halde neden herkese sırt dönüp kaçmışlardı. Hatta şahsi muhafızları bile ortada yoktu! Onca 3.Kıdem deneyimli savaşçı havaya karışıp yok olmuştu…

Hangisi, dişlerini sıkmaktan kıracak kadar sinirli değildi? Nasıl Afron gibi öylece kabullenebilir ve önemli değilmiş gibi konuşabilirlerdi ki?

Diğer taratan Afron yavaşça geri dönüp yüzünü gösterdiğinde gerçekten de sadece sert bir ifadeye sahip olduğunu görmüşlerdi. Bu adamın normal de ne kadar çabuk parladığını bilen meslektaşları şaşırmadan edemedi.

Ancak hiçbiri Afron’un kalbinden geçenleri tahmin edemezdi. Duygularının sakin olmakla uzaktan yakında alakası yoktu. Oradaki adamlardan çok daha fazla nefret, kin ve keder doluydu. Böyle bir ihaneti ve ölen binlerce insanı düşündükçe nasıl sakin olabilirdi? Lakin duygularını herkesin umutsuz bir halde olduğu bu zamanda ortaya çıkarması tamamen faydasızdı. Ortada olanı belirtmenin anlamı yoktu ve yapabileceği tek şey bu kini iblislerin üstüne kusmaktı.

Sert gözleri hafifçe sivillerin olduğu kısma dönüp, orada sürekli koşturan orta yaşlı bir kadına sabitlendi. Yaşına rağmen güzelliğiyle ön plana çıkabilecek bu kadın şu an kir ve kanla kaplıydı ancak Afron ona bakarken hala dünyanın en güzel hazinesine bakar gibi hissetti kendini.

Bu kadın, her şeyiyle bağlı olduğu eşi Nein’di. Onun sahip olduğu şifa yeteneklerini tüm gücüyle kullanıp oradaki herkese yardım etmeye çalışmasını izlerken şehir lorduna hissettiği nefret binlerce kat arttı. Sağ eli, beline asılı kılıcın kabzasını bilinçsizce sıkarken parmak boğumlarından gelen acıya karşı hissizleşmişti.

Kendine gelmek için biraz duraksadıktan sonra yavaşça mırıldandı. “Konuşmanın faydası yok, sadece elimizden geleni yapabiliriz.”

Bu sırada surlardan gelen hafif tıkırtı hepsinin dikkatini dağıttı. Oraya baktıklarındaki kızıl saçlı bir kadın ve uzun boylu bir adamın aşağı inmekte olduğunu gördüler. Kadının karnında boydan boya atılmış büyük kesiği gördüklerinde rütbelilerin yüzü soldu.

Kızıl saçlı kadının neredeyse ikiye ayrılmasına neden olan böyle bir yaradan sonra hareket etmesi ise tamamen inanılmazdı. Diğer adamsa nispeten daha az yaraya sahipti ve elinden geldiğince kadını desteklemeye çalışıyordu.

Altı kişi aniden ileri atılarak ikiliye yardım eli uzattı ve surdan inmelerine yardımcı oldu. Endişeli bakışları kadının üstündeydi. Hepsi sadece sessizlik içindeydi. Kadına herhangi bir tedavi uygulamak için çok geç olduğunun farkındaydılar.

Afron kadının uzanmasına özenle yardımcı olduktan sonra yumuşamış bir sesle mırıldandı.

“Muen… Sen ve takımın…” Duygularına hâkim olsa bile bunların hepsi onun için fazlasıyla ağırdı. Ne söyleyeceğinden veya nasıl bir cümle kurması gerektiğinden bile emin değildi. Sürekli didiştikleri bu arsız kadının ölmek üzere olmasını izlemeye dayanmakta zorlandığını hissetti.

Kadın ürkütücü bir beyazlıkla solmuş teniyle adeta ölü gibiydi. Nefes alışverişi çok hafifti ve göz kapaklarının açık mı yoksa kapalı mı olduğu belli olmuyordu. Yine de koyu mora dönmüş soğuk dudakları aralanıp fısıltı benzeri sesler çıkardı.

“Onlar… Öldü... Hepsi… Kardeşimi nasıl parçaladıklarını… İzledim… ” Onun kesik kesik kelimeleri sanki bir hayaletin fısıltısıydı.

Ancak onu dinleyen altı kişi için bu kelimeler kalplerine inen balyoz gibiydi. Boğazları kurudu ve ruhlarında derin bir acı hissettiler. O kelimelerin yaşandığı anı düşününce hayal etmek pekte zor değildi. Çünkü bütün gece şahit oldukları savaş böyle görüntülerden ibaretti.

“Üzgünüm Muen…” Afron nazik ve rahatlatıcı bir sesle mırıldandı.

Kadın sessiz kaldı. Tüm gücünü kullanması gerekmiş gibi ellerinden birini uzattı. Güçlüce sıkılı yumruğunu gevşetti ve avucundaki gri sade yüzüğün ortaya çıkmasını sağladı.

“Bunları bulmuştuk… İşinizi… Görecektir…” Sesi iyice kısılırken kolu güçsüzce geri düştü ve yüzük bir çınlama sesiyle zeminde yuvarlandı. Muen’in uğraş verdiği cümlesi hayatının son iki kelimesiyle birlikte son buldu.

“Kaçabilmeniz için…”

Takriben sadece sessizlik vardı. Kimse bir şey söyleyemedi. Muen’i buraya getiren astının hıçkırıkları haricinde.

Afron kızarmış gözlerini çevirip yerdeki boyut yüzüğünü kavradı. Muen’in hayatını hiçe sayarak buraya getirmeye çalıştığı şeyin önemsiz olacağına ihtimal vermedi. İçini kontrol etmesiyle birlikte ne olduğunu çabucak anlamıştı.

Afron nazik bir gülümsemeyle elini Muen’in kızıl saçlarına götürüp okşadı.

Konuşmaya başladığında sesi bir baba gibi sevecen ve nezaketle doluydu.

“Yorulduğunu biliyorum. Daha fazla endişelenmene gerek yok.

Artık dinlenebilirsin seni yaramaz. Huzurlu bir uyku seni bekliyor. Tıpkı kardeşin ve arkadaşların gibi…”

Savaşırken gözünü kırpmayan bu erkeklerin kalbi kederle doldu ve daha fazla izlemek istemiyormuş gibi bakışlarını kaçırdılar. Eskilerin dediği gibi; Dünün başı dik mağrur savaşçıları, bugün mağdur ve çaresiz kişilerdi omuzları yorgunlukla çökmüş…

---

Kısa sürelik saygıdan doğan bir sessizliğin akabinde Afron, Muen’in yanında ağlamaya devam eden askere bakıp emretti.

“Onu rahatsız edilmeden uyuyabileceği bir yere götür.”

Adam sırılsıklam gözlerini hafifçe kaldırdı ve sert bir kafa hareketiyle onayladı.

 

Peşi sıra Afron kasvetli havanın düzelmesini umarak koyu renkli küçük bir ahşap sandığın belirmesini sağladı. Boyutları sadece bir avuç kadardı.

Sandığın kapağı kendiliğinden açılarak içindeki şeyi ortaya çıkardı. İçindeki parlak hap taneleri diğerlerinin dikkatini çekmişti.

Uzun kaşlara sahip yaşlı bir adam, içinde pekte neşe taşımayan bir gülümseme takınıp söylendi.

“Bunlar Gri Yağmur Gelişim Hapları.”

Bu şeyler doğanın simyası ile oluşan gelişim haplarıydı. Birçok türdeşi olmakla birlikte gerçekten de hızlı gelişim sağlayabilen şeylerdi. Nitekim gökler bir taraftan verirken diğer taraftan alıyordu.

Sırasıyla Gri Yağmur, Siyah Yağmur ve Mavi Yağmur hapları belirli kıdemlerde savaşçılara ani bir gelişim şansı sunan hazineler olmalarına rağmen kullanan kişinin gelişimini çok yüksek ihtimalle tıkanıyordu. Uzun yıllar gelişim gösteremeyen savaşçılar bile onları kullanmak konusunda genelde isteksiz olurdu.

Tabi bazılarının pervasızlığı sınır tanımazdı. Biraz gelişim veya bir çıkar uğruna gelişimlerini tehlikeye atmaktan çekinmezlerdi. Örneğin Lei Sheng, astı Gao’yu Siyah Yağmur bulması için görevlendirerek o hapı kullanmayı arzulamıştı. Tek isteği 4.Kıdem’e yarıp geçmekti. Sonuçlarını umursamıyordu.

Ruh Özü Yağmuru denen tuhaf bir fenomen sayesinde oluşan bu haplar saflıktan uzaktı ve sadece zor durumda kullanılan şeylerdi.

Şimdi olduğu gibi… Muen bu hapları getirmek için büyük bir bedel ödemişti. Amacı buradaki kişilerin hapı kullanarak gelişimlerini aniden yükseltip kaçabilecek güce sahip olmalarıydı.

Altı rütbeli birbirlerine neşesiz birer gülümseme attı.

“Gri Yağmur, 2.Kıdem darboğazını yıkmak için yani altımızda onları kullanabiliriz ama… Hahaha, kaçmak isteyen kim ki?” Uzun kaşlı adam gülerek söylendi. Dediği gibi bu hapları kullanabilecek yetişime sahip kişileri toplasanız en fazla yirmi kişi vardı. Onlar komutan olarak nasıl savaş alanından kaçmakta istekli olabilirdi ki? Şayet öyle olsaydı şimdi burada ne işleri vardı?

Uzun kaşlı adam devam etti. “Afron eşinin gelişim sahibi olduğunu hatırlıyorum bunlardan birini ona vermelisin.” Bakışlarını diğer yandaki başka bir adama çevirdi. Bu kişi grup içerisindeki en kaslı vücuda sahip olan ve uzun boylu adamdı. Saçı ve sakalı beyazlamış olmasına rağmen güç dolu bir duruşu vardı. “Wu Hei senin ufaklık hala şu askerlerin arasında olmalı. Yetişimi de yeterli, onun kurtulmasını sağlarsan aptal soyunu biraz daha devam ettirme şansı bulursun. Haha!”

Diğerleri durumun ehemmiyetini umursamadan kıkırdamaya başladı. Wu Hei ise öfkeyle gürlemeye başlamıştı bile.

“Ne saçmalıyorsun seni yaşlı bunak! Bu ihtiyarın soyuna bir kötü söz daha söylersen sıradaki çocuğum için gereken tohumu senin içine bırakırım!”

Onun sözleri bir anlığına herkesin irkilerek donakalmasına neden oldu. Peşi sıra ise uzun kaşlı adamın aptala dönmüş ifadesini gördüklerinde kahkaha üstüne kahkaha attılar. İkilinin atışmaya başlaması şüphesiz havanın gerilimini biraz olsun düşürmüştü.

Afron rahat bir gülümsemeyle araya girmek zorunda kaldı. “Bırakın birbirine sataşmayı. Fazla vaktimiz yok.” İkilinin sakinleştiğini görünce devam etti.

“Wu Hei, Yaşlı Kurt haklı haplardan birini küçük Zhan’a vermelisin.”

“Hah! Vereceğim ama gitmeyeceğinden eminim. O çocuk babasından daha inatçıdır. Biraz olsun onu tanıyorsam bu lanet yerde babasıyla birlikte ölüme gidecek…”

Wu Hei fazla umursamadan bunları söylemiş olsa da hepsi sözlerinin altındaki gerçeği idrak ederek sessizleşti.

“Aynısı Nein içinde geçerli. O…” Afron keskin gözlerini eşinin bulunduğu yere çevirdi. “Gitmeyecek. Zaten hapı kullanmak için yetişimi yeterli değil.”

Wu Hei güçlü bir nefes verip kükredi. “O halde karar verildi. Hapları altımız kullanacağız kalanını da askerler arasından uygun kişilere vereceğiz. Devamını anlatmaya gerek yok herhalde… Tabur Komutanlarının yolunu takip edeceğiz ve kazanabileceğimiz kadar zaman kazanacağız.”

Kararları buydu. Güçlerini arttıracaklardı ancak sadece daha etkili savaşabilmek için. Burada son kez direnecekleri konusunda çoktan hemfikirlerdi. Kaçacak yer yoktu ve kaçmak isteyende yoktu. Arzuladıkları tek şey, iblisler kalan sivillere ulaşmadan birilerinin yardıma gelmesiydi…

Tam bu sırada bir nebze gürültüden uzak bölge hafif sarsıntılarla sallanamaya başladı. Barikattan ufak tefek taş parçaları döküldü ve insan savaşçıları anında sessizliğe gömüldü.

Takriben gökte ve yerde muazzam gürültülü kükremeler kopmaya başladı. Herkes neler olduğunun farkındaydı.

Tabur Komutanları tarafında dağıtılmış ve oyalanmış iblis sürüsü tekrar toplanmıştı ve tüm güçleriyle yemeğin, yani insanların üstüne koşuyorlardı.

“Herkes yerine geçsin!” Wu Hei üç bölükten oluşan askerlere doğru bağırdı.

Üç bölük hızlı adımlarla düzene girdi ve üç ayrı koldan hareket ederek, şehrin birbirine yakın üç caddesine konuşlandı. Her bölüğün başına iki rütbeli geçmişti.

Üç takımda birbirlerini görebilecekleri ve zamanında yardıma koşabilecekleri uzaklıktaydılar. Hepsi surun dibine kadar yanaştıktan sonra birkaç asker öne çıktı. Barikatların en alt kısmındaki özenle yerleştirilmiş gibi görünen kirişleri tutup beklemeye başlamışlardı.

Sarsıntılar ve kükreme sesleri kulaklarını tırmalayacak kadar yakından gelmeye başladığında bölük komutanları aynı anda emir verdi.

“Silahlarınızı çekin!”

“Barikatı yıkın!”

Altı yüz asker kendilerine cesaret vermesini umarak iblislere benzer kükremelerle silahlarını kınlarında çektiler ve kalkanlarını yere vurdular.

Aynı anda barikatlardaki kirişleri tutan askerler tüm güçleriyle çekip kirişlerin yerinden oynamasını sağladı ve önlerindeki barikatın büyük bir gürültüyle yıkılmasını izlediler.

Üç caddede de barikatta gedik açılmıştı ve bu gediğin önünde artık etten duvarlar dikiliyordu. Sayıları gereği bir meydan savaşına giremeyeceklerini biliyorlardı. Dolayısıyla barikatı kısmen yıktılar ve iblislere buradan geçebileceklerini gösterdiler.

Karşı tarafta ise envaiçeşit iblis devasa bir nehir gibi çoktan bu açıklıklara koşmaya başlamıştı.

Gri Yağmuru biraz önce tüketen askerler ve komutanlar ruh güçlerindeki artışla birlikte en güvenilir takımlara dönüşmüştü. En ön sıraya geçip bu nehri durdurma görevi şüphesiz onlarındı.

Tüm hazırlığını bitiren ordu bin bir türlü duyguyla doluydu ve o an tamamen sessizleştiler.

Yaklaşan ve umutsuz bir ölümü taşıyan iblis ordusuna dikilmiş gözleri gittikçe kararıyordu. Huzursuzluk dolu kalpleri, isteksiz ruhlarıyla durdular ve olacak şeye hazırlandılar.

İblisler vahşi bir havayla koşmaya devam etti. Öyle istekliydiler ki bazıları düşüp yuvarlandığında diğerleri üstlerinden geçip yerdeki bedenleri anında pestile çeviriyordu.

Sadece ilerlemeleri bile durdurulamaz görünüyordu. Savaşmanın sonucuysa aşikârdı. Öleceklerinden şüphe etmeyen insan ordusu amaçlarının farkındaydı. Olabildiğine zaman kazanmak!

Fakat zaman şu anda hiç olmadığı kadar yavaş ve katlanılmaz bir boğuculukla akıyordu. İblislerin son yüz metreyi arşınlaması saatler sürmüş gibiydi.

Yine de bu gerilimin bile sonu gelmişti. Nihayetinde iki ordu birbirilerine yüz yüze bakacak kadar yaklaşmış olsa da en ufak bir duraksama yaşanmadı.

Afron büyük çarpışmadan hemen önce, kalbinden gelen bir arzuyla aniden arkasına baktı. Tüm engellere rağmen ilerideki sivil topluluğuna uzanan gözleri kalbine dokunan kadını buldu ve derin duygularla doldu.

Mesafeden imkânsız olsa bile göz göze geldiklerini hissettiler ve birbirilerine aşkla dolu kısa gülümsemeler bıraktılar.

“Dayanman gerek!” Diye mırıldandı Nein.

Afron isteksizce bakışlarını çevirip üzerlerine akan düşmana baktı.

Kalbi ise hala arkadaydı. “Sabah ışıklarıyla birlikte yanına döneceğim. Bundan kurtulmanı sağlayacağım. Evimiz yıkılmışsa ne olmuş? Karen’in yanına gideceğiz ve ikinize huzurlu bir hayat vermek için elimden geleni yapmaya devam edeceğim!” Kalbindeki sözler bunlardı.

O bir savaşçıydı ama bundan önce karısına sarılmak isteyen bir erkek ve oğlunun başını okşamak isteyen bir babaydı. Kalbi sadece ailesine aitti.

İçinde dolup taşan bu duygular öfkesiyle kaynaştı. Sağ eli kılıcının kabzasını kavradı ve hızla çekip çıkardı.

O sırada iblisler barikatın hemen önündeydi. Afron ileri doğru bir adım attı ve kılıcını düşmana doğrulttu.

“Hepsini katledin!!”

İblislerden daha vahşi bir yaratık gibi kükredi ve ruh gücü olabildiğine dışarı aktı.

Arkasından gelen öfkeli nidalarla harekete geçen askerleri, sırtını güvende hissettirdi. Acımasız gülümsemesi suratına yerleşti ve kılıcını önüne çıkan ilk iblise tüm gücüyle savurdu.

 

 

 

 




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 953

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 898

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 740

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 705

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 583

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 517

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 491

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 478

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 433

Sovereign of the Three Realms
Sovereign of the Three Realms
Beğeni Sayısı: 423

Popüler Orjinal Seriler

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 191

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 187

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 156

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 152

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 135

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 129

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 81

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 69

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 53

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 52

Site İstatistikleri

  • 8331 Üye Sayısı
  • 197 Seri Sayısı
  • 12939 Bölüm Sayısı


creator
manga tr