Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması o kötülükleri erdeme dönüştürmez; aynı hataları yapmaları, o hataları doğru kılmaz. #Erich Fromm

KAREN - Bölüm 85 - Yenilgiyi Kabul Et


 

“Sana söylüyorum, sadece dört yumruk attı! Ve, puff… Sonra hepsinin farklı bir yöne uçuştuğunu gördüm!” Elindeki, siyah çelikten yapılma mızrağı heyecanla sağa sola savuran beyaz tenli genç adam, yanında iki kişiyle birlikte koşarken açıklıyordu. Parlayan gözlerinde düşünceli bir bakış belirdikten sonra devam etti. “Ona neden Yıldırım Tanrısı diyorlar ki? Bu herif olsa olsa Yumruk Tanrısı olabilir!”

Yanında seyreden ve bu iri yarı adamın anlattıklarını dinleyen, ince figürlü bir başka genç karşı çıktı. “Peki, bizim sana neden Kör Mızrak dediğimizi biliyor musun?”

“Ha? Bunun konuyla ne alakası var!?”

İnce figürlü genç umursamadan devam etti. “Çünkü lanet olası bir körsün!! Onun kaç yumruk attığını bende göremedim ama bir düşün! Sekiz kişiyi, dört yumrukla nasıl uçurabilirsin? Bu çok saçma! Yumruğunu uzatıp birine vurduktan sonra geri çekmeden başkasına mı vurdu yani? Neden böyle bir şey yapın ki?”

Bu ikilinin konuşmasını dinlerken, grubunun ne kadar zekâ yetersizi olduğu konusunda suratını ekşiten son genç adam, Mior’un yardımcısı Hun’dan başkası değildi.

Yaşına rağmen iki metrelik devasa ve iri vücuduyla gençlikle alakası olmayan Hun’un, öfkeyle ikiliyi azarlaması uzun sürmedi.

“Susun sizi gerizekalılar! Beni rezil ediyorsunuz!” Hun’un azarını duyan ikiliyi uysalca kafalarını aşağı eğip sessizce koşmaya devam ettiler. Bu sırada Hun, gözlerinde gizli bir hayranlıkla karışık kabullenme duygusuyla ileriye bakmaya başladı.

Baktığı yerde Ting’er’in yanında koşan yabancı genç bir adam vardı. Bu yabancı genç adam, ince, hatta Hun’a göre neredeyse cılız birisiydi. Parlak siyah saçları ve yakışıklı yüzüyle asil bir hanede yetiştirilmiş nazik bir beyefendi gibi görünüyordu. Şimdiye kadar Hun için, böyle görünen herkes ‘kızbozması’ndan başka bir şey değildi.

Lakin birkaç dakika önce grubunun yardımına gelen ve kendisiyle birlikte toplam sekiz savaşçının bile karşılarında durmakta zorlandığı düşmanları birkaç saniye içerisinde bertaraf ettiğini kendi gözleriyle görmüştü.

Hun’un karşılık vermek üzere gittiği Şimşek Köşkü takımı 13 kişiden oluşuyordu. Uzun bir mücadele sonrasında bile beş düşmana karşılık dört adamı düşmüştü. Ve kalan sekiz kişiye karşı bu üçlünün yenilmesi açıkça an meselesiydi. Üstüne üstlük gerçekte zafer kazanması beklenen takımda onunkiydi!

Yaşanan bu muharebe sırasında kim, yabancı bir genç adamın gelip orakla ot biçer gibi sekiz kişiyi darmaduman edeceğini tahmin edebilirdi ki? Görmeyen birisini inandırmak için çok absürt bir manzaraya şahit olmuştu. Takımındaki iki gencin bu konuyla ilgili heyecanlı olması aslında doğaldı.

Bu düşünceler eşliğinde kafasını eğip yanındaki arkadaşlarına doğru fısıldarken çok ciddi bir surat ifadesine sahipti.

“Bence… Sadece tek bir yumruk attı! Düşünün, bir yumruk atıp geri kalan yedi kişiye karşı kolunu kırbaç gibi savurduysa mantıken bir yumruk atmış sayılır! Bu çok daha inanılmaz değil mi?”

Diğer ikilinin gözleri Hun’un fısıltıları eşliğinde parladı. “Lider Hun’dan bekleneceği gibi, durumu mantıklı bir şekilde açıklayabildi!” diye cevapladılar! Her nedense bu karşılıktan sonra Hun bilmiş bir ifade takınıp göğsünü şişirdi.

***

Arka tarafta bu sohbet yaşanırken Ting’er’in adımları her nedense arada bir tökezliyordu. Dikkat edilirse bu tökezleme anlarıyla arkadakilerin konuştuğu anlar uyuşma içerisindeydi.

Pek tabi, bu kadar kısa mesafedeki Ting’er onların konuşmalarını işitebiliyordu. Ve konuştukları saçma konu, genç kızı utanca boğuyordu. Bunun sebebiyse, yanı başında koşan Karen’in sohbet karşısında kahkahasını zor bastırması yüzünden kızarmış suratıydı.

Karen de onları duyabiliyordu. Bunun farkında olan Ting’er kendi takımı adına ilk kez bu kadar utanç duymuştu.

Onların inanılmaz saçma sohbeti iyice derinleştiği sırada Hun’un onları susturup azarladığını görünce rahatlamıştı. Takımda hala güvenebileceği tipler olması güzeldi.

Ancak hemen ardından Hun’un ağzından çıkan ciddiyet dolu fakat bir o kadar saçma yorum Ting’er’e neredeyse kan kusturacaktı. Genç kız kendini toparlarken öfkesi dayanılmaz bir raddeye ulaştığında, hiddetle yeri tekmeledi. Toprağın sarsılması arkadaki üçlünün irkilmesine ve merakla Ting’er’e bakmalarına neden oldu.

Arkasına öylesine bir bakış atan Ting’er’in gözlerinde -Konuşmaya devam ederseniz, sizi öldürürüm!- dercesine soğuk bir parıltı geçip gitti.

Her nasılsa bu üçlü durumu kavramış gibi göründü ve dudaklarını ısırıp susmaya karar verdiler. Kaba kuvvet konusunda genç kızdan çok daha ileri seviyede olan Hun bile hayatı tehlikedeymiş gibi gerilmişti.

Buna rağmen genç adam mağdur bir ifade takınıp homurdandı. “Öfkeli Tanrıça!”

Bunu söylemesiyle birlikte zaten kendini zor tutan Karen’in ağzında -Pıfft- şeklinde bir kıkırdama kaçtı.

Ting’er’in esmer teni, Karen’in kıkırdamasını duyunca kıpkırmızı kesildi ve genç kız Hun’a dönüp buz gibi bir soğuklukla uyardı.

“Bu iş bittiğinde… Seni öldüreceğim…”

Hun ciddi şekilde tehdit edildiğini görünce korkuyla afalladı. “Haaa? Ne! Ne yaptım yahu!?”

“KES SESİNİ!!”

 ***

Beş kişilik grubun ilerlediği yolun sonu, başka bir kalabalığın savaşına çıkıyordu. Diğerlerinin aksine bu mücadele daha kasvetli ve sert bir havadaydı.

Birkaç metre çapındaki arazı kısmen yoğun savaş izleri taşıyordu. Toprak zeminde ince çatlaklar ve çevredeki ağaçlarda oyulma ve yanık izleri mevcuttu. Fakat asıl dikkat çeken izler bunlar değildi. Tüm bu izlerin üzerinde barındıran toprak, ağaç ve bitkiler adeta yıllardır güneş görmemiş ve ihtiyaç duydukları suya erişememiş gibi çürüyüp gitmişti.

Eğer bu çürükler ve solup giden bitkiler belirgin bir çap içinde bulunmasaydı, kendiliğinden bu hale geldikleri düşünülebilirdi. Söylendiği gibi bu tuhaf çember vari bölgenin dışında bulunan her ot veya bitki hala canlılıklarını koruyordu. Diğer yandan bu çember şeklindeki alan yaşayan canlılar için ürkütücü bir kasvetli ölüm aurası yayıyordu.

Daha tuhaf olanıysa bu yasaklı çemberin ortasında soluk soluk nefes alan ve harap halde görünen genç bir adamın dikilmesiydi. Çemberin dışını ablukaya almış düşmanlarına göz gezdirirken öfkeli ve keskin bakışlarında merhametten en ufak iz yoktu.

Çevreyi kuşatan 12 kişinin üstlerinde taşıdıkları Şimşek Köşkü rozetleri kimliklerini açıklıyordu. Savaş yanlısı ve kavgadan zevk alan bir grup oldukları bilinen bir şeydi. Buna rağmen hepsinin yüzüne gergin ve sert ifadeler yerleşmişti.

Sanki bir kişiye değil de büyük bir grupla karşılaşmış gibiydiler.

Aralarında sadece, uzun boylu ve çevresine güç dolu bir aura saçan adamın yüzünde alaylı bir gülümseme vardı. Şimşek Köşkü’nün lideri ve aynı zamanda grubun en güçlü savaşçısı olan Frain, kışkırtıcı gülümsemesine rağmen görünmez dalgaların yüzdüğü o ölüm dolu çembere ayak basmaya cüret edemiyordu.

Adam ellerini beline yerleştirip özgüven dolu vücudunu dikleştirdikten sonra konuştu.

“Yani bu şey, senin ünlü tekniğin Ömür Yakan Çember mi? Gerçekten iddialı bir isim…”

Frain, daha önce hiç Asil Ay takımıyla mücadele etmemişti. Takımlar genelde yakın çevrelerindeki rakiplerle mücadele etmeyi tercih ediyordu. Tabi ki bu konu belli stratejiler nedeniyle doğmuştu.

Kendilerine uzak bir takıma saldırmak için kat edecekleri yol sırasında henüz savaş başlamış sayılmıyordu. Bu sırada onlara yakın başka bir takım bölgelerine ele geçirmeye kalkarsa büyük bir sorun doğması kaçınılmazdı.

Tahmin edileceği üzere saldırı yapan taraf genelde savunmacılara karşı dezavantajlı oluyordu. Bu mantıkla bakınca, kendi bölgeleri ele geçirildikten sonra geri almanın oldukça meşakkatli olacağı barizdi.

Nitekim aynı düşünceyle hareket eden Şimşek Köşkü daha önce böyle kendi bölgesinden uzaklaşmasını gerektirecek bir risk almayı da düşünmemişti. Ta ki bir müttefik bulana kadar…

Müttefik kavramı genelde yazılı bir şey değildi. Ve çokta güvenilir bir konu olduğu söylenemezdi. Yine de savaş sırasında üçüncü bir takımın yardım edemeyeceği kuralı olsa bile müttefik takımların yararı olduğu konularda vardı.

Örneğin, birbirine komşu takımların hepsi aralarındaki güç farkına göre hazırlıklı olurdu. Bariz bir şekilde güçsüz takımlar diğerleri karşısında hala eziliyor olsa da bir kez yenilip puanlarını kaybettikleri için iki gün geçse bile diğer takımlar onlara saldırmıyordu. Sonuçta yeni kaybetmiş bir takımdan ne kazanç elde edebilirdi ki?

Güçlü takımlar yakınlardaki bu zayıf komşularına karşı, arada bir süt veren inek gibi davranıyordu. Puanları biriktikçe gidip ele geçirmekten başka şansları yoktu.

Doğal olarak bu durum güçlü takımlar için dişe dağar bir kazanç sağlamıyordu. Seçenekleri olmadığı için söz konusu ufak tefek birikimlere el koyarak kazançlarını yükseltmeye çalışmaktan başka ellerinden gelen bir şey yoktu.

Dışarıda daha fazla seçenek olduğunu bilseler de bölgelerinin ele geçirilme korkusu yüzünden fazla uzaklaşmayı da göze alamazlardı. Bu durumda ise müttefiklerin yardımı belliydi. Boş bırakılan takımın bölgesini koruyabilirlerdi.

Lakin güvenilir bir konu olmamasının da sebepleri vardı. Örneğin, müttefik takım ihanet ederek bölgeyi ele geçirebilirdi. Benzer olaylar az değildi. Bu yüzden Şimşek Köşkü müttefiklerine güvenmiyor olsalar da ganimetlerinden(başarı puanlarından) biraz onlara da vereceklerine söz vermişlerdi.

Frain’in bu konuyla ilgili canını sıkan konu şuydu. Eğer dışarıda avladığı takım güçlü çıkar ve kendi adamlarından kayıp verirse geri döndüğünde beklenmedik şeylerle karşılaşma ihtimaliydi onu geren. Sonuçta geri döndüğünde takım gücü çok düşmüşse müttefik hiç düşünmeden bölgesini ele geçirebilirdi ve Frain karşı bile koyamazdı.

Diğer taraftansa istedikleri ücreti katlayabilir ve onu daha büyük bir zarara sokabilirlerdi. Bu yüzden kesin ve etkili bir savaş kazanması gerekiyordu. Geriye takımın gücünün çoğu yerindeyken dönebilmeliydi.

Hazırlık yaptığı süreçte adamlarının araştırması sonucu Asil Ay takımını gözüne kestirmişti. Öğrendiği kadarıyla Asil Ay takımı onlara karşı koyacak kadar güçlü değildi. Ayrıca bir aydır hiçbir mücadeleye girmemişlerdi. Anlaşılacağı üzere dikkate değer miktarda puan biriktirmiş olmalıydılar.

Ertesi gün hiç düşünmeden hızlı ve kesin bir şekilde taarruza geçmişti. Kendine ve takımına olan güveni söz konusuyken yenilme ihtimali düşünmeye bile gerek olmayan bir konuydu.

Onun dikkatine layık tek konu, Asil Ay’ın lideri Mior Fenx’in zehir konusundaki yeteneğiydi! Yine de pek fazla umursadığı söylenemezdi. Sonuçta onun güçlü taraflarının yanı sıra zaaflarını da öğrenmişti. Zehri küçük bir alanda etkiliydi ve yakın mücadelede rakipsiz sayılabilirdi.

Lakin uzak mesafeden saldırılara karşı elinden bir şey gelmezdi. Bu yüzden takımını üç gruba böldükten sonra iki tanesine uzak mesafede etkili savaşçılarda yerleştirmişti. Planının çok iyi olduğundan emindi.  

Ancak şuan hiçte öyle düşünmüyordu. Sol tarafında ve arkada bilinçsizce yatan dört kişi üzerinde bakışlarını gezdirdiği sırada kaşlarını çatmaktan kendini alıkoyamadı. Çünkü o dört kişi bu grubun uzak mesafe saldırılarından sorumlu üyeleriydi…

Asıl Ay’ın takım üyelerini ezip geçtikleri sırada, Mior’un stratejisini çok geç fark etmişlerdi. Mior tabi ki kendi zaaflarının farkındaydı. Bu yüzden ilk iş olarak o dördüne saldırıp egale etmişti.

Frain, onun ne yapmaya çalıştığını fark ettiğinde iş işten geçmişti. Mior artık tek başınaydı fakat onlarında takımından geriye kalan 12 kişi içerisinde uzak mesafeli saldırılara sahip sadece bir kişi kalmıştı! Ki onunda gücü Mior’u engellemek konusunda yetersizdi.

Frain’in canı sıkılmışsa da bunu çok dert etmiyordu. Ona göre, 12 kişiyle burada zafer kazanamama ihtimali söz konusu bile değildi. Düşman liderin başarabileceği tek şey kaçmaktı!

Kendi bölgesinde nereye kaçabilirdi ki? Doğal olarak meseleyi uzatmaya gerek yoktu. Diğer iki ayrı grubun rahatça kazanacağını bildiği için sanki geriye sadece Asil Ay’ın lideri kalmış gibi davranıyordu.

“Savaşmaya gerek yok. Bölgeni istemiyorum galibiyet haracım olarak başarı puanlarını ver!” dedi otoriter bir sesle.

Karşılığında ise Mior’un yaptığı şey irkilmesine ve yanındaki adamlarla birlikte geriye adımlamasına neden oldu.

Mior soğukça gülümseyip ileriye doğru bir adım attı. Etrafını saran ürkütücü ve zehir dolu çember onunla birlikte ileriye itildi.

Frain biraz önce durduğu yerde bulunan otların hızla solup çürüdüklerini izlerken sırtında soğuk bir esinti gezinmiş gibi hissetti. Öfkeli bir kıvılcımla aydınlanan gözlerini Mior’a dikti.

“Kendini fazla abartıyorsun!! Kazanabileceğini mi sanıyorsun!”

Mior’un yüzünde beliren gülümseme, çevresindeki ölüp giden otlar yüzünden korkutucu görünüyordu. Aklını yitirmiş bir deliye benziyordu.

Eli öne doğru yavaşça hareket ederken kuşatmaya dâhil olan 12 kişi istemsizce bir adım daha geri çekildi. Bu sırada genç adamın avcunda başka bir kristal belirmişti. Kristalin üzerinde altın harflerle takımının ismi yazılıydı. Bu okul tarafından verilen resmi takım rozetiydi ve aylık başarı puanları onun içine aktarılıyordu.

Kristali gören Frain, rakibinin teslim olduğunu düşünerek keyifle sırıttı. Tam onu almak için gideceği sırada zehir dolu çemberin hala yerini koruduğunu görünce bakışları kasvetle battı.

“Bunu mu istiyorsun? Yeterince cesursan, gel al…”

Mior, Ömür Yakan ismini verdiği bu zehirli çemberi devam ettirirken hızla ruh gücünü tüketse de bunu karşı tarafa belli etmiyordu. Diğer taraftan kullandığı tekniğin zehri geniş bir bölgeye yayıldığından aslında çokta etkili bir zehir değildi. Eğer düşman içeride çok kısa bir süre kalırsa zehirden fazla etkilenmezdi.

Bu 12 kişi ani olarak saldırıp geri çekilseydi çabucak yenilirdi fakat onlar bunu bilmediklerinden zehre maruz kalmaya cesaret dahi edemiyorlardı. Gördükleri otlara benzer şekilde çürüyüp gideceklermiş gibi korkuya kapılmışlardı.

-Siz otlar kadar güçsüz müsünüz? Nasıl o kadar çabuk zehirlenebilirsiniz ki?-

Bunu keşfedememiş olsalar bile bir süre sonra tekniği zaten devam ettirmeye gücü yetmeyecekti. Kaybettiğinin farkındaydı lakin onlar için işleri kolaylaştırmayı düşünmüyordu!

Öfkeli bakışlar üstüne sabitlenmişti. Çaresiz hallerini görünce alayla sırıttı. Tam bu sırada ise göğsündeki rozetten, yaklaşan takım arkadaşlarının sinyalini aldı ve gülümsemesi daha keyifli bir hale büründü.

 

 




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1267

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1082

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 893

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 823

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 702

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 666

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 645

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 604

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 552

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 525

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 379

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 205

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 197

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 188

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 143

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 141

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 119

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 117

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 100

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 15644 Üye Sayısı
  • 514 Seri Sayısı
  • 21150 Bölüm Sayısı


creator
manga tr