"En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, Çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ancak bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez." #Arthur Schopenhauer

Kara Büyücü - 503.Bölüm - Eski Bağlantılar


503.Bölüm – Eski Bağlantılar

 

Uzay Salonu, Silleverde’nin vücudu iyileştikten sonra öncekinden farklı bir hâle bürünmüştü. Konseyden gelen öğrenciler tamamen uzaklaştırılmasalar da çoğunun Uzay Salonunun ana bölgelerine girişi ve Uzay Salonunda yüksek bir seviyeye ulaşması engellenmişti.

 

Bunun üzerine buraya gelişmek için gelen öğrencilerin çoğu zaten kendi istekleriyle ayrılmışlardı ve kalan kişiler de genellikle Konsey tarfından salonda kalmaları için gönderilen ajanlardı. Artık eskisi kadar bilgi toplayamasalar da Konsey’in de hâlâ bilgiye ihtiyacı vardı. Ne kadar az olsa da buna ihtiyaçları vardı.

 

Ancak bu ajanlar da rahat bir hayat yaşamıyorlardı. Uzay Salonunda herhangi bir üye her ay en az bir görev almak zorundaydı ve Silleverde en zor görevlerin bu ajanlara ayarlandığından emin oluyordu.

 

Paul o anda Uzay Salonunun içine kurulmuş olan malikanesinin içindeydi. Gözleri kapalıydı ve o anda bağdaş kuruyordu. Yanında sırtı tamamen açık olan bir adam yatıyordu. Bir süre önce savaştığı üç Tanrıdan hayatta kalan tek kişi olan bu adamın sırtında o anda parlayan bir sembol vardı.

 

Paul o şekilde bir süre durmuş, bu süre boyunca kimse onu rahatsız etmemişti. Yaklaşık bir gün sonra ise sembol parlaklığını kaybetmeye başlamış ve Paul de gözlerinde şaşkın bir ifadeyle uyanmıştı.

 

“Şansıma bak… Demek bu iki materyal onların ellerinde ha?”

 

Paul bir süredir savaş hazırlıkları yapıyordu ve bunun kime karşı veya neden olduğunu bilmeseler de astları hazırlanıyorlardı. Eğer kime karşı olduklarını bilselerdi büyük ihtimalle şok olurlardı. Çünkü savaş açmayı planladığı yer Tanrıkılıç Sarayıydı.

 

Tanrıkılıç Sarayı, Konsey’in altındaki en güçlü 9 oluşumdan birisiydi. Tüm üyeleri güçlü kılıç kullanıcıları olan bu saray evrende büyük bir yere sahiplerdi ve Cehennemde onlardan güçlü bir oluşum olsa da onlarla dövüşmezlerdi. Bunun nedeni oldukça belliydi. Tanrıkılıç Sarayı’nın kurucusu Katliam Tanrısıydı.

 

Katliam Tanrısı Konsey’deki 12 Tanrı arasında sondan ikinci Tanrıydı. Ancak Konsey’e katılabilmesi onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Lakabından da anlaşılabileceği gibi genelde merhamet gösteren birisi de sayılmazdı.

 

Paul de bu adama karşı bir şansı olmadığını biliyordu. Kara Büyü kullanarak bile bir şansı olmayabilirdi. Ancak bunu bilse de bu savaşı başlatacaktı.

 

Bunun nedeni yalnızca önceki kılıcının ve kılıç tekniğinin sahibi Karva Claire’e verdiği söz değildi. Aynı zamanda kendisinin de bir temele ihtiyacı olmasıydı. Daha doğrusu, güçlü bir oluşumun bir temele ihtiyacı vardı.

 

Paul bundan sonraki dövüşlerde bir orduyla, hatta birden fazla orduyla dövüşmesi gerekeceğini biliyordu. O anda sahip olduğu güç ile kendisini koruması bile zor olacaktı ve birçok astı da vardı. Bu nedenle yapabileceği tek şey, büyük bir oluşum kurmaktı.

 

Ancak bu Kan Kızılı Saray gibi olmayacaktı. Bu sefer, bu oluşuma tüm varlığını adayacaktı. Bu oluşuma giren herkesin Cennetlere karşı savaşacak kişiler olacağından emin olması gerekiyordu çünkü. Ve oluşumunun ilk ortaya çıkışı, bu savaş ile olacaktı.

 

Tanrıkılıç Sarayı güçlüydü ancak o anda Katliam Tanrısı onları koruyacak lükse sahip değildi. Tanrıların işleri evrendeki işleri düzenlemekti ve Katliam Tanrısı yalnızca kendi oluşumunu koruyor olsaydı o zaman Konsey’den atılırdı. Hatta bir düşman bile olabilirdi.

 

Bu nedenle yalnızca on yılda bir Tanrıkılıç Sarayını kontrol ederdi ve o anda bu on yılın dolmasına daha zaman olması gerekiyordu. Paul bu zamanı kullanıp Tanrıkılıç Sarayını tek seferde tamamen yok etmeyi planlıyordu.

 

Zaman dolup da Katliam Tanrısı geri döndüğünde ise kendisi Tanrıkılıç Sarayının kaynaklarıyla çoktan kendi oluşumunu kurmuş olacaktı. Yani hem bir düşmanı yok etmiş hem de oluşumunun temellerini kazanmış olacaktı ve tek kötü yan zaten düşman olan Konsey’den birinin öfkesini çekmekti. Bu o kadar da korkutucu gelmiyordu.

 

“Elimde altı… hayır, on güçlü kişi var.”

 

Kendi Altı Habis Lordunun üzerine Vord, Alpras, Sabatha ve kesinlikle Konsey’den uzaklaşmaya karar veren Silleverde’nin güçlerini kullanabilirdi. Savaş güçlerini ölçmek biraz rolü sayılsa da Shane’in anılarındaki tekniklerle az biraz kendisi de görebiliyordu ve bu dörtlünün savaş güçleri hakkında bilgiliydi.

 

Silleverde bir Büyük Dünya Lordu için minimum olan 1.000.000 savaş gücüne sahipti. Ancak bu güce sahip olması için en güçlü tekniklerini, hatta hayat gücünü kullananları, kullanması gerekiyordu çünkü savaşa değil de kontrole odaklanmasıydı.

 

Alpras ve Sabatha’nın savaş güçleri birbirine oldukça yakınlardı. Silleverde gibi Büyük Dünya Lordu seviyesinde olan bu ikilinin güçleri sırasıyla 1.550.000 ve 1.500.000’di. Yıkıcı güç konusunda Sabatha aslında daha güçlüydü ancak eğer konu karşı tarafı öldürmekse o zaman Alpras daha yüksek bir yeteneğe sahipti.

 

Vord ise İlk Habis Tanrı’nın İlk Habis Lord’u lakabını hak edecek bir güce sahipti. Bir Büyük Dünya Tanrısı’nın minimum gücü 2.500.000’ken Vord’un gücü 9.800.000’di. Yani bir Üstün Dünya Lordu olmaya oldukça yakındı.

 

Eğer bu güçleri düzgün bir şekilde kontrol edebilirse o zaman Tanrıkılıç Sarayını ezebilirdi.

 

‘Ama bir şeyi ele geçirmeden bunu başaramayız… Başarsak bile amaçlarımdan birini bitiremem.’

 

Paul canlı bıraktığı Tanrı’nın anılarında onu gerçekten de ilgilendiren bir ayrıntıyı görmüştü ve Tanrıkılıç Sarayını basitçe yok ederse amaçlarından birinin gerçekleşmeyeceğinden emindi. Bu nedenle direkt olarak savaşamazdı.

 

Bir süre bu konuya kafa yorduktan sonra oturduğu yerden kalkan Paul bir saldırıyla ruhu zar zor bir kalan Tanrının ruh kalbini sökmüş ve onun tozlara dönüşmesini izlemeden içinde olduğu odadan ayrılmıştı.

 

“Paul, iyice düşündün mü? Bu olay-”

 

“Düşündüm.”

 

Dışarıda onu Silleverde karşılamış ve Paul’e bu savaşı başlatmadan biraz daha beklemesini bir süredir yaptığı gibi yeniden önermeye çalışmıştı. Ancak Paul onun ne diyeceğini zaten bildiğinden direkt olarak sözünü kesmişti.

 

“Haklıydın. Direkt olarak Tanrıkılıç Sarayına saldıramayız. Bir temel kurmak için onların temelini çalmam gerekiyor ancak bunun için öncelikle yeterli bir güce sahip olmamız gerekiyor.”

 

“Oh… Demek son-”

 

“Ama bu savaşmayacağımız anlamına gelmiyor.”

 

Silleverde tam rahatlarken Paul bir kez daha araya girmiş ve hafifçe gülümsemişti. Ancak Silleverde onun bu rahat gülümsemesinin ardında oldukça kararlı olduğunu görebiliyordu.

 

“Bu sefer çalmayacağız. Yalnızca… benim olanı geri alacağız.”

 

Paul bunu söylerken yüzü değişmese de sesi ciddi bir hâle geçmişti. Aynı anda, bir çift kızıl kanat cübbesinde o anda açılan özel kısımlardan çıkarak iki tarafa doğru açılmışlardı. Paul’ün göz bebekleri birden dönüşerek yıldız işareti hallerine geri dönmüşlerdi.

 

“Kan Kanatlı Anka’ların toprakları, İlk Küçük Cehennem. Orayı geri alacağım.”

 

“…Sen çıldırmışsın.”

 

Paul’ün sözleri üzerine Silleverde’nin gözleri sonuna kadar açılmıştı. İlk Küçük Cehennem Kan Kanatlı Anka’ların hükmü altındaki büyük topraklardı ve onların nesli tükendiği sanılsa da kimse o topraklara bir adım bile adım atmaya cüret etmemişti.

 

Bu cehennemde yaşayan varlıkların saygısı ve korkusu yüzündendi. Onlara göre, eğer zamanında Kaos, Felaket ve Kıyamet ile ilişkilendirilen bu Ankaların yerlerinde yaşarlarsa bunların kendi ırklarına düşeceklerini düşünüyorlardı. Bir yandan da hayatları boyunca ya bu topraklarda ya da savaş alanlarında ölen bu ırka duydukları bir saygıydı.

 

Ancak diğer Ankalar saygılı değillerdi. Aksine, o anda bu dünya koca bir Anka Yuvasıydı çünkü ölü bir medeniyetten yepyeni bir hükümdarlık çıkabileceğini düşünüyorlardı. İlk Küçük Cehennem aynı adı gibiydi. Gerçek bir cehennemdi.

 

“Eninde sonunda diğer Ankaların üzerinde hükmümü kurmam gerekecek. Ama haklısın, biraz çıldırmış olabilirim.”

 

Paul bu sözleri söylerken gülümsüyordu ama Silleverde o gülümsemenin ardındaki soğukluğu kemiklerine kadar hissetmişti.

 

“Hükümdarları öldükten sonra başkalarının ne yaptıkları umurumda değil. Ancak Allatra, bana yol gösteren bir kıdemli. Onun ölümüne saygı göstermeyip onun hakkı olan topraklara dadanan Ankaların böyle rahat bir şekilde yaşamalarına izin vermeyeceğim. Ama… Öncelikle yapmamız gereken bir şey var.”

 

Paul sözlerini bitirirken o anda çalışan veya meditasyon yapan tüm astlarının zihinlerine birer toplanma mesajı gitmişti.

 

“Birlikleri toplayacağız. Habis Tanrı’nın değil, bir başkasının yandaşlarını.”

 

[YN]: Elimde fazladan bölüm olduğu için bir saat falan sonra bir bölüm daha atacağım.




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1435

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1192

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 976

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 903

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 791

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 771

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 713

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 638

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 623

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 574

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 574

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 216

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 200

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 157

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 140

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 133

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 128

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 125

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 124

Site İstatistikleri

  • 14301 Üye Sayısı
  • 671 Seri Sayısı
  • 31742 Bölüm Sayısı


creator
manga tr