“Göklerin altında tek şeytan. Yeryüzünün üzerinde basit bir tavuk.. “ #Emperor’s Domination

Hikaye Yarışması (2017) - Tanrıların Gazabı


 

 

TANRI’NIN GAZABI

BÖLÜM -1-

 Yaydan çıkan yüzlerce ok gökyüzünde süzüldü. İlk darbede askerler acısını hissetmemişti. Ok vücuda ilk girdiğinde bir sinek ısırmış hissine sebep olurdu. Asıl acı yaklaşık üç saniye sonra başlardı. Okların kimi askerlere kimi yere saplandığında bu sefer gökyüzünü dolduran ok yerine çığlıklar oldu. İkinci oklar geldiğinde tecrübeli savaşçılar dantianlarındaki enerjiyi kullanarak kendi kalkanlarını oluşturmuşlardı. Ancak çeşitli büyülerle efsunlanmış oklardan koruyacak kalkanı oluşturmak oldukça zordu, yüksek bir enerji ve seviye istiyordu.

 Genç delikanlı henüz on yedi yaşındaydı. Henüz genç olmasına rağmen tam beşinci seviye bir savaşçı ve ikinci seviye bir büyücüydü. Doğduğu köyde ondan daha yetenekli bir olmadığı için asker yoktu ve bu sebeple şu dantianı enerji yerine özgüven doluydu. Katıldığı ilk savaştı aynı zamanda. Generalinin ününü duymuş, kazanacağı ganimet için birliğe katılmıştı. Karşısına çıkan düşmanı önce süzdü. Kendisinden büyük ve daha güçlü duruyordu ama umursamadı. Kılıcını güçlü bir şekilde adama doğru salladı. İşe yaramadı. Iskalamıştı. Bu sefer enerjisini hızlıca gözlerine yoğunlaştırdı. Onu yaşıtlarından ayıran en belirgin özelliği buydu. Enerjisini vücudunun herhangi bir yerine çok kolay bir şekilde yoğunlaştırabilirdi. Bu iş için ustalaşmak hayli zor olsa da O’nun doğuştan gelen bir yeteneği vardı. Karşısındaki adama parlayan gözleriyle baktığında düşmanının silahının olmadığını anladı. Yarım bir gülüş belirdi yüzünde. Ağır kılıcı son bir kez daha kaldırdı. Tam o anda sırtında hissettiği sıcaklıkla yere yığıldı. Birkaç ok sırtında buğday koçanı gibi göğe yükseliyordu.

 On yedisindeki genç, meydanda savaşan binlerce askerden biriydi. Kimi para için kimi şöhret için kimi de ailesini korumak için savaşan binlerce insan. Kimi kılıçla kimi okla kimi de iki çıplak elle ölüyordu. Kimisi ise dantianından hasar alıyor korkup kaçıyordu. Bu savaş her ne kadar savaşçıların önderliğinde de gitse büyücülerin sayısı da epeyce fazlaydı. Tüm bu insanların hepsi farklı amaçla burada olsalar hepsinin hissettiği son şey aynıydı. Acısız başlayan bir sıcaklık hissi ve ardından dayanılamayacak bir acı ve sonrasında bir karanlık.

 Hayatta kalanlar da vardı tabi. Tüm bu hengamenin içinde General atını meydana savaşın en kızgın olduğu yere sürdü. Kılıcı düşmanlarını öldürürken bir şey hissetmiyordu. Etrafına ölümcül bir aura yayıyordu. Önünde kimse duramıyordu. Derken gökyüzünde süzülen oklardan biri koluna saplandı. Önce kendine sesli bir küfür savurdu. Nasıl fark edememişti o lanet oku. Atından düşmesiyle emrindeki askerlerin etrafının sarması bir oldu. Yıllarca onunla omuz omuza savaşan yaveri ve yardımcısı;

‘General, söylemiştim bu tehlikeli.’ dedi. ‘Lütfen dönelim.’

General kan ve çeliğin ağır kokusu altında ayağa kalktı. Alışmıştı kan kokusuna. Henüz yirmili yaşlarındaydı ama yıllardır bunun için eğitiliyordu. Elagatsia’ nın en iyi savaşçı okullarına gitmiş, en bilge büyücülerinden ders almıştı. Şimdiye kadar girdiği hiçbir mücadeleyi de kaybetmemişti ve şimdi de kaybetmeye niyeti yoktu.

‘Hayır. Askerlerimle birlikte savaşacağım’ dedi otoriter sesiyle.

Koluna saplanmış oku çıkardı. Şifacısına bırakmadan kendi kendine büyüleri okumaya başladı. Ondan daha çabuk yarasını iyileştireceğini biliyordu. Kılıcını kınından çekti. Kolunda artık acı hissetmiyordu. Yaveri ve yanındaki askerler o meşhur kılıcın kınından çıktığını görünce kaybettikleri umut tekrar yeşermişti. Tanrı gazabını düşmanlarının üstüne dökecekti çünkü. İnsanlar ona ‘Tanrı’ derdi. Kıpkırmızı kanlar içinde düşmanlarını yok eden kelimenin tam manasıyla bir savaş tanrısıydı.

 Generalin üstüne doğru gelen onlarca düşman askeri vardı. General gelen askerleri görünce gözlerini bir anlığına kapattı ve enerjisini hızlıca etrafa yaydı. Bu sırada ölümcül aurası da artıyordu. Bu onun ailesinde kalan ‘Bin Ordu Gücü’ tekniğiydi. Bu teknik sayesinde ordusundaki her bir askeri hissedip savaş alanın her yeri hakkında bilgi sahibi oluyordu. Ayrıca güçlü bir kalkan onun ve etrafındaki birkaç metrekarelik alanı sarıyordu. Tüm bunlar için ise harcadığı enerji çok azdı. Ona ulaşan askerler kalkanına çarpmaya başlamıştı. Kılıcını gözüne kestirdiği iri yarı bir askere doğru salladı. Adam birkaç metre ileri uçup iki kişinin üstüne devrildi. Hiç beklemeden kılıcını arkasından yaklaşan adama doğrulttu. Kılıcın tiz sesi kulaklarında çınladığındaysa daha fazla kan kokusu almaya başladı. Saniyeler içinde kılıcını onlarca düşmana saplamış bazısını öldürürken bazısını yaralamıştı.

 Kılıcı ‘Tanrının gazabını’ düşmanlarına gösteriyordu. Savaş kazanılıyordu. General en önde gidiyordu. Karşısında kimse duramıyordu. Yerde yatan askerlerini görünce kılıç sanki hiddetlenip daha da gür çınlıyordu. Kılıç sanki Generalin öldürdüğü tüm insanların çığlıklarını içinde barındırıyor bunu düşmanlarına kusuyordu. Atlı bir düşman askeri üstüne gelirken general kılıcını saniyeler önce öldürdüğü adama üçüncü kez saplıyordu. Gözünü kan bürümüş gibiydi. Zaten savaş meydanlarındaki galibiyetlerinin asıl sırrı da buydu. O bir askerdi. Hem de çok iyi bir asker. Savaş meydanında düşünmeye yer olmadığını iyi bilirdi. Savaş meydanında önemli olan tek şey öldürmekti. Atlı asker, Generale kılıcıyla hamle yaptı. General birkaç adım geriye uçtu. Yaveri ve korumaları Generali gördüklerinde etrafını sardılar. Generali savaşın ortasında geriye çıkardılar.

 General bulunduğu yerde doğruldu. Askerlerinin yorulduğunu görebiliyordu. Bu savaşı daha fazla kayıp vermeden bitirmenin tek bir yolu vardı. Düşman askerinin komutanını aradı. O da savaş meydanındaydı. General O’ nun ününü duymuştu. İyi bir savaşçı olduğu söyleniyordu. Herhangi bir yarası varmış gibi de durmuyordu. Gözlerini kısıp onu bir süre süzdü. Yaverine bir at getirilmesini emretti. Gözlerini komutandan ayırmadan atıyla ona doğru gitmeye başladı.  Komutan, Generalin kendine doğru geldiğini görünce gülümsedi. Dünyadan böyle bir pisliği temizleyeceği için mutlu olmuştu. Belki de elli yıllık yaşamı boyunca yaptığı en iyi şey bu yeni yetmeyi öldürmek olacaktı.  Karşındaki adam binlerce kadını ve erkeği katletmiş bir caniydi.

General hiç konuşmadan kılıcını bir kez daha çıkardı. Yaydığı aurayı ise durdurdu. Tüm odağını düşmanına vermek istiyordu. Eğitimli biri olduğunu ve aurasından korkmayacağını biliyordu. Acaba yorgun mudur diye düşündü ve kılıcını komutanın zırhında kanlı bulunan tarafa doğru salladı.

Komutan basit bir şekilde bu saldırıyı defetti. General zırhtaki kanı komutanın kanı sansa  da aslında komutan kendisinden daha sağlamdı. Enerjisi ise yediği ejderha hapı sayesinde zirvedeydi. Komutan hiç duraksamadan ‘keskin kılıç saldırısı’ diye bağırdı. Elindeki gösterişli kılıç hafif beyaz bir şekilde parladı ve söndü. Komutan enerjisinin bir kısmını kılıcına aktardı. Yaşına rağmen oldukça atik bir şekilde Generale saldırmaya başladı.

Hızlı kılıç darbelerine karşı direne General sandığım kadar basit biri değilmiş diye düşündü. Bir fırsatını bulup komutanın darbelerinden kaçtı ve ondan uzaklaştı. Yağacağı büyüyü çok az denemişti. Fısıldamaya başladığı sırada enerjisinin hızlıca azalmaya başladığını hissetti ama durmadı. Bu savaşı hemen bitirmek istiyordu. Etraf sislenmeye başlamıştı. Komutan Generalin fısıldamaya başladığını görse de henüz O’na ulaşamadan etrafını saran sisin etkisi altında kalmıştı. Hemen meditasyon pozisyonuna geçip gözlerini kapattı. Dantianındaki enerjiyi saflaştırmaya çalıştı. Böylece etrafa enerjisini yayıp belli bir görüş elde edecekti. Ama bunun için çok yavaştı. Ya da General inanılmaz hızlıydı. Çünkü General birden arkasında belirmiş ve kılıcının ucunu Komutanın ensesine saplamıştı.

***

General Mir, şehrin kapısından muzaffer bir edayla girdi. Henüz yirmi dokuz yaşındaydı ama bu zafer, kazandığı yüzlerce zaferden yalnızca biriydi. Halk sokaklara dökülmüş onun adını haykırıyordu.

‘General Mir çok yaşa!’

‘General Mir çok yaşaaa!’…

Mir yedi yaşında savaşçılık eğitimi almaya başlamış on yaşına geldiğinde ise büyük bir büyücü potansiyeli olduğu keşfedilmiş ve bu alanda da eğitim lamaya başlamıştı. Babası yüksek rütbeli bir bürokrattı. Önceki krala sadakatle hizmet etmiş ve oğlunu da hizmet etmesi için eğitmenlere teslim etmişti. Kendisi kralına savaş meydanlarında değil danışmanlık yaparak hizmet etmişti. Şimdi ise oğlu sadece ülkenin değil tüm kıtanın en büyük savaşçılarından ve büyücülerinden biriydi.

 General iç kaleye giden uzun yol boyunca tezahüratları dinlemeye devam etti. Göğsü önde ve her zaman dik dururdu. Atının üstünde daha bir yakışıklı gözüküyordu. Keskin siyah gözleri, düz siyah saçları vardı. Saçları omuzuna düşüyordu.  Kafasına taktığı siyah bir bandananın üzerine hanesinin amblemi beyaz şekilde işlenmişti. Dudaklarında yorgunluğunu gizleyen bir gülümseme vardı. Halkı selamlarken arkasında nizami bir şekilde at süren yardımcılarına baktı. Kral şehre gelirken birliğinin şehrin yakınlarında konaklaması emrini vermişti. Generale en yakın adamlarıyla yanına gelmesini emretmişti. Doğrusu General her ne kadar yüksek bir iltifatı hakkettiğini bilse de böyle bir karşılama beklemiyordu.

 İç kalenin kapısının önüne geldiğinde yaveriyle atından indi. Kendisine en sadık adamı oydu. Her zaman yanında olmuştu, tüm savaşlarında. Kapının önünde birkaç kişilik muhafız grubu vardı. Yaveri gür bir sesle;

‘Kapıları ardına kadar açın. Büyük General Mir geldi.’ dedi.

Muhafızların komutanı emreder bir sesle ‘General zırhını çıkarıp yüce kralımızın huzuruna çıkacak. Kralımızın buyruğu budur.’ dedi.

General duyduğu şeye şaşırmıştı. Zırhını çıkarmak bir asker için utanç verici bir şeydi. Yüce kral böyle bir şeyi halkın önünde nasıl ondan isteyebilirdi. Hele ki böyle bir zaferden dönmüşken. Kimsenin ihtimal bile vermediği bir zafer kazanmıştı!

‘Seni aptal! Senin gibi düşük rütbeli biri nasıl generalimizle böyle konuşabilir.’ dedi sadık yaver. Birden etrafına ölümcül bir aura yaymaya başladı. Ancak muhafız bundan pek etkilenmişe benzemiyordu.

Muhafız ‘Hain General Mir hemen zırhını çıkarıp yüce kralımızın huzuruna çıkacak’ dedi. Ortalık iyice gerginleşmişti.

Halktan uğursuz bir uğultu yükseldiği sırada Generalin askerleri kılıçlarını çekmişlerdi. Komutanlarına edilen bu hakareti sineye çekemezlerdi.

General kalenin surlarındaki okçuları fark etmişti. Saldırmaya hazır bekliyorlardı. Arkasına döndü ve elini yavaşça kaldırdı. Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Kralları henüz genç bir delikanlıydı ve ona çocukluğundan beri hizmet ediyordu. Nasıl böyle bir şeyi emretmişti. Gidip onunla konuşması gerektiğini düşündü. Ama hayatında verdiği en kötü kararı verdiğini bilmiyordu.

Zırhını sessizce çıkardı. Arkasında bekleyen kendisine sadık askerlerde zırhlarını bir bir çıkardılar.

‘Asker, tatmin oldun mu?’ dedi General Mir.

‘Kılıcını da’

‘Seni zavallı, bir asker kılıcını asla bırakmaz; Tanrının huzurunda bile…’ dedi General. Muhafız üstüne gelen Generalin öfkelendiğini görebiliyordu ve saniyeler içinde öleceğini de. Çünkü tüm Elagatsia’da Generalden daha güçlü biri yoktu hatta önce eğitime ve imkanlara rağmen kral bile… General yine ölümcül aurasını yaymaya başlamıştı. Bunu hisseden halktan bazı zayıflar bayılmışlardı bile. Muhafız ise tir tir titriyordu. General kapıya doğru adım attığında içeriden kapıları açılmasını söyleyen sesi işitti. General Mir sonunda diye düşündü. Kralın niye bu şekilde bir şey istediğini anlamamıştı ama bir hatanın olduğunu biliyordu. İçeri mağrur bir şekilde girdi. Ancak korumalarının girişine izin verilmedi.

Kalenin iç surlarını da geçtikten sonra önüne çıkan hiçbir askerin kendisine selam vermediğini gördü. Kral ve mahiyeti iç avluda bekliyordu. Krala doğru ilerken lanet ok seslerini ve bağrışmaları duydu. Başta yanlış duyduğunu sandı ama yanlış duymamıştı. Kral Generalin askerlerini ok yağmuruna maruz bırakmıştı. Generali karşılayan halk da bundan nasibini almış bağrışarak kaçmaya çalışıyordu.

General iç avlunun merdivenleri çıkmaya başladığında O’nu gördü. Her zamanki gibi çok güzeldi. Simsiyah bir elbise giymiş onu bekliyordu. Yüzündeki hüznü tanıdı ve General anladı; giydiği siyah elbisenin anlamını: bugün burada ölecekti…

***

Kral Era kapıdan girdiğinde O’nu süzdü. Yara bere içindeydi. Barbar, huzuruma gelirken üstünü değiştirmeyi düşünmemiş diye geçirdi aklından. Halbuki Generalin üstündeki kanın kendisinin emriyle öldürdüğü insanlara ait olduğunu düşünmemişti. Yanındaki baş danışmanı krala doğru döndü ve büyük bir saygıyla;

‘Halkın üstünde kral, kralın üstünde Tanrı varmış ve o Tanrının da General Mir olduğu söyleniyor yüce kralımız. Halk onun kraliyet ailesinin üstünde görürken hiçbir zaman gerçek anlamda hükmedemeyeceksiniz’ dedi. Sesinde bir bilgeden ziyade bir yılanın zehri vardı. Ancak genç kral bunu fark edemedi. Henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta kral olmuştu. Tüm eğitimiyle ve General Mir ilgilenmiş, bu sırada ise ülkeyi baş danışmanı bu zamanlara getirmişti.

‘Yüce kralımız, bu adamın ardı ardası kesilmeyen zaferleri tebaanızı büyülüyor ve sahip  olduğu güçle sizinle alay etmekten çekinmiyor. Kanunlara göre O’nu en ağır cezayla cezalandırmalısınız’ devam etti bilge görünümlü danışman. Yıllardır kurduğu hayalin geçekleşmesine rağmen duyduğu heyecanı sesine yansıtmamıştı.

General merdivenleri çıkıp selam vermek isterken kral durmasını emretti. General kendisini bekleyen güzel kadına baktı ve samimi bir şekilde gülümsedi. Kadın her ne kadar alışık olsa da adamın üstündeki yaralara bakınca üzüldü. Yaraları süzmeyi kesip generale tebessüm ederek karşılık verdi.

‘Yüce kralımız sizin için savaştıktan ve kazandıktan sonra böyle bir karşılama beklemiyordum doğrusu’ dedi general. Öleceğini bilmesine rağmen hala sadıktı.

Kral generalin sesindeki kibri gördüğünde danışmanın haklı olduğunu düşündü. ’Bir adım daha atma. Orada dur ve bir hain olarak öl. Böylece diğerlerini bağışlarım’ dedi.

General siyahlar içindeki kıza döndüğünde mahcup bir şekilde ‘Majesteleri ben…Ben.. Ben özü…’

‘Farkındayım her şeyin. Bu benim için bir sonsa yazgım böyleymiş. Devam edin General’ diyerek generalin konuşmasını böldü siyahlar içindeki kız. O kadar güzeldi ki üstünde uçan kuşlar onun için yıllarca yas tutmaya başlayacaktı birazdan.

General yürümeye devam etti. Kralın bakışıyla bir ok siyahlar içindeki kıza yöneldi. Dünya durmuş gibiydi. Ok kıza saplandığında yere düştü. Kan avluda yayılmaya başlamıştı.

General adım attıkça bağlı tutulan akrabaları ve hizmetlileri bir bir idam edilmeye başladı. Generale kendisinin ve hatta babasının yıllarca hizmetinde bulunmuş Yaşlı Kim’i görünce durdu. Arkasında küçük torunu vardı. Yaşlı Kim’in torunu öyle korkmuştu ki bir kuş gibi titriyordu. General durdu ve krala baktı.

Kral generalin bakışlarının ardındaki masumiyeti göremeden baş danışmanın sesini duydu: ‘Ne bakıyorsunuz. Askerler! durdurun şunu’

General üstüne gelen askerlerden ikisini kılıcıyla yere serdi. Onun için tüm muhafızların gelmesi bile onu durduramayacaktı belki de. Ancak Yaşlı Kim’in idamını gördükten sonra durdu. Sıra o küçük çocuğa gelmişti.

Sırtına aldığı bir kılıç darbesiyle yere düştü. Kralın baş danışmanı askerlerin son vuruşu yapmadıklarını gördüğünde merdivenlerden hışımla inmeye başladı. Kendini kaybetmişti. Öyle ki ağır başlı adam düşmanını diz çökmüş yaralı halde görünce gözlerini kan bürüdü. Generalin kılıcını eline aldı ve göğsüne sapladı.

Kral ‘Cesedini hiçbir yere gömmeyin. Kuşların ve yırtıcı hayvanların onu parçalayacağı bir yere atın’ dedi. General tüm düşmanlarını görmüş, onların ölülerini görmüş, yalvarışlarını duymuştu ama kralın kendisinden korktuğunu görememişti. Hem de öyle bir korkuydu ki bu ölüsünden bile rahatsız olacaktı kral.

General kalan birkaç nefesiyle küçük çocuğa baktı. İsmini bilmiyordu. Zaten kendisi bir savaştayken doğmuştu. Çocuğunda kendisine bakıp ağladığını gördü. Hala korkuyordu. Onu cesaretlendirmek için gülümsedi. Sonra arkasına döndü. Siyahlar içindeki kız yerde yatıyordu. Onun için duyduğu pişmanlığı ölen hiç kimse için hissetmemişti. Tekrar önüne döndüğünde kralın avludan ayrıldığını gördü. Tanrıya yalvarmak istedi. Ama sesini çıkartamıyordu. Hoş yalvarsaydı bile bir Tanrının duyacağını sanmıyordu. Ancak yine de içinden ‘İntikam’ diye dua etmeden edemedi genç General.

Açık güneşli bir öğleden sonra genç General korumak için yemin ettiği kralının emriyle öldürüldü. Mahiyetinin çoğu katledilmiş ya da sürülmüştü. Cesedi ise başıboş bir araziye yırtıcı hayvanlara yem olsun diye bırakılmıştı.

 

BÖLÜM -2-

-10 yıl sonra-

Delikanlı papatyalarla dolu arazide yavaşça yürüyordu. Elinde ateş veya ışık saçan herhangi bir şey yoktu. Dolunay bu gece her zamankinden daha parlak olduğu için önünü rahatlıkla görüyordu. Esen rüzgarla iki kolunu birbirine sardı. Üşümeye başlamıştı. Üstündeki kıyafetler eski ve yamalarla doluydu. Bir an o lanet günü hatırladı. Dedesiyle birlikte saraya götürülüşünü. Aslında saray dedikleri şeyi hep merak etmişti. Ancak o günden sonra saray onun için sevdiklerini gömdüğü bir mezardan başka bir şey değildi.

Dedesi o sekiz yaşındayken kral tarafından öldürülmüştü. Sekiz sene boyunca dedesinden öğrendiği en önemli şey sadakatti. Ancak dedesinin de sadakatinden dolayı idam edilmesi ironiydi. Dedesi efendisine sadıktı ve aldığı nefesi bile efendisinden biliyordu. Kendisine de bunu tembihlemişti ama şuan bir efendisi yoktu. Bir dilenci gibi yaşıyordu. Üstündeki kıyafetlere baktı ve efendisini bir kez daha özledi. Küçükken efendisinin çok uzaklara-şimdi biliyordu ki savaşmaya- gittiğini ve her dönüşünde kendisine çok güzel kıyafetler getirdiğini hatırlıyordu.

Sonunda bembeyaz papatyalar arasındaki açıklığa varmıştı. Kılıç yerli yerinde duruyordu. Kraliyet buyruğundan dolayı kimse dokunmaya cesaret edemezdi zaten. Çünkü kılıç çeşitli büyülerle efsunlanmıştı. Bazıları kılıç ellendiğinde Generalin hayaletinin o kişiyi an acı şeklinde öldüreceğini söylüyordu. Ama sadık hizmetkarı efendisinin böyle kötü bir şey yapmayacağını biliyordu. Saygı ve üzüntüyle diz çöktü. Ağlamak istiyordu. Dedesine, efendisine ve o gün sarayda katledilen tüm yakınlarına duyduğu özlem ve şuan çektiği sefalet…Bunun bir sonu olması gerektiğini hissediyordu ve ayakları onu buraya getirmişti.

‘Efendim’ dedi ağlamaklı bir ses tonuyla.’ Büyük Generalim…Uzun bir süredir yanınıza gelemediğim için en içten özürlerimi sunarım. Hayatımı sefalet içinde geçirdim. Yanınıza gelemedim ancak size hep sadıktım.’

Delikanlı gözyaşlarını artık serbestçe akıtıyordu. Böcek sesleri hıçkırıklarıyla birleşiyor esen rüzgarla güzel papatya kokuları etrafını sarmalıyordu.

Birden bulutsuz gökyüzünde bir şimşek çaktı. Sonra ikincisi ve üçüncüsü. Delikanlı o kadar korkmuştu ki 10 yıl önceki o günü aklından geçirdi tekrar. Tok, gür ve hiçbir yerden gelmeyen ama aslında her yerden kulağına hücum eden kutsal bir ses işitti :

Senin düşmanın olsalar da Tanrı’nın kullarıydı onlar. Ama sen her seferinde kılıcını kana buladın ve cezanı çektiğinde bana inanmamayı seçtin. Af dilemekten utandın. Ancak yine de duanı kabul edeceğim ve cezanı da dünyada vereceğim. Tek başına bir ölümsüz olarak uzun bir ömür süreceksin ve hiçbir ölümü unutmayacaksın. Öldürdüğün her insan, senin için ölen her insan ve ölen her sevdiğin insan senin aklında yaşayacak ve sende onları hatırlayıp tekrar tekrar öleceksin. Şimdi git ve intikamını al’

Delikanlı neredeyse altına işeyecekti. Duyduğu şeyleri anlayamamıştı bile. Çünkü karşısında O’nu görüyordu. Canlıydı. Göğsünün hızlıca inip çıkmasından anlıyordu bunu. General Mir kanlı canlı oradaydı

 

***

Mir, etrafına bakındı kimse yoktu. Aradan geçen on sene pek çok şeyi değiştirmiş görünüyordu. Ama o hala aynıydı. On sene boyunca nerede miydi? Bunu O da bilmiyordu. Hatırladığı tek şey karanlık. Evet koca bir karanlık. İlk başta bunun cehennem olabileceğini düşündü ama cehenneme göre fazla serindi bulunduğu yer. Herhangi bir acı çektiğini de hatırlamıyordu.

Geri döndüğünde delikanlı baygınlık geçirmişti. O’nu başta tanıyamamıştı. Geçirdiği zor yıllar O’nu değiştirmiş, çocukluktan gençlik dönemine hızlı bir şekilde girmişti çocuk. Doğrusu gence hak veriyordu. O ölümden geri dönmüştü. Sonra hatırladığı ufak tefek birkaç büyüyü yapıp genci ayılttı. Kutsal sesin söylediği kehaneti de hatırlıyordu. Bu ikisi delikanlının bayılması için yeter hatta artar sebeplerdi.

Mir ve delikanlı önce Mir’in ailesinin malikanesine gittiler. Delikanlı her ne kadar oranın harabeye döndüğünü söylese de Mir oraya ısrarla gitmek istemişti. Göreceği şeyi tahmin edebiliyordu. Ancak kralın öfkesinin bu denli büyük olabileceğini tahmin etmiyordu. O’nu öldürdükten sonra bile durmamıştı. Kokaca malikane sanki bin yıllık bir harabe gibi orada sahipsiz duruyordu..

Mir safi karanlıktan dönüşünün dördüncü gecesinde bir kabus gördü. Kabusunda kralın baş danışmanı mezarına gelmişti. Saçları kırlaşmış, sesi yılan gibi tıslarcasına çıkıyordu.

‘Beni özledin mi? Uzun zaman oldu. Seni uyardığımda beni dinlemeliydin’ gülüyordu. Sanki büyük bir haz duyuyordu.

‘Önümde niçin diz çökmedin? Belki senin ve o değersiz ailenin hayatlarını bağışlayabilirdim’ diye devam etti.

Dikkatini kılıca vermişti. Uzandı iki eliyle çıkarmaya çalıştı. Ancak çıkaramadı. Sonra boşverdi. Düşmanı kılıcıyla da uyuyabilirdi. Artık O’na zarar veremezdi zaten. Geri dönmek üzereyken durdu. Arkasına döndü ve kılıca bakarak konuştu:

‘Senin sadakatle hizmet ettiğin kral artık tamamen ellerimde. Ve bir de ne var biliyor musun? En çok sen değil o orospuyu yerde kanlar içinde yatarken gördüğüme sevindim’ . Tekrar ağız dolusu bir kahkaha atıp kayboldu.

Mir bunu bir kabus olarak görse de içten içe bunun gerçek olduğunu biliyordu. Çocukluğundan bu yana koruduğu kralın O’nu öldürmesine sebep olan şeyin kralın danışmanı olduğunu biliyordu. Günden güne kralın yüreğine Mir’e karşı kin,nefret ve korku tohumları ekmişti. Kral, Mirden önce korkmaya başladı. Halkın Mir’i ondan daha çok sevmesi kralın tahtını Mir’e kaptıracağını düşünmesine sebep oldu. Korku nefret ve kini doğurdu. Sonuç olarak kral kendisini çocukluğundan beri koruyan Mir’i ve ailesini katletti.

***

Gece karanlığında Mir evin kapısını araladı. Valkan sese uyanıp peşinden geldi. ‘Efendim uyuyamadınız mı?’

‘Sen yat Valkan’ dedi. Mir otoriter bir sesle.

‘Beni bırakıyor muşumuz efendim?’ ağlamaya başlamıştı. Yine yalnız kalmak istemediğini belli eder yalvarır bir ses tonuyla ‘Lütfen efendim. Beni de alın yanınıza. Büyükbabamın yaptığı gibi ben de size hizmet etmek istiyorum.’

‘Bir yere gittiğim yok Valkan. Uyu hadi’

Mir, yürümeye başladı. O’nu nasıl öldüreceğini düşünüyordu. Önce kılıçla öldürmeyi düşünse de daha etkili bir yöntem bulmalıydı. Asmak ya da kılıç onun sonu olmamalıydı. Onun sonunu daha acı bir şekilde vermeliydi, soluğunu keserken gözlerinin içine bakmasını sağlamalıydı. Bunu yapmak yeni O’nun için zor değildi. Mir önce duraksadı. Artık bir ölümsüzdü. En eski hikayelerde duyduğuna göre bir ölümsüz dilediği her yere bir anda gidebilirdi. Zaten dönüşünden beri dantianındaki değişimi de farketmişti. Sanki dantianında bir girdap sürekli olarak enerji üretiyor bütün vücudu bu enerji ile dolup taşıyordu. Kralın huzuruna defalarca çıktığı taht odasını hayal etti.  Kendini bir anda taht odasında buldu. Git gide bu ölümsüzlük işini sevmeye başlıyordu.

Tahmin ettiği gibi taht odası boştu. Som altından yapılmış taht orada duruyordu. Kendisinin, babasının hatta dedesinin hizmet ettiği o taht orada duruyordu. Kendisi ve ailesi mezardayken, sevdikleri katledilmişken o taht orada hala duruyordu. Hiddetle elini tahta doğrulttu. Taht birden tepetaklak oldu. Sonra gözlerindeki şeytanı kaybetmeden sağ tarafını döndü. Danışmanın odası taht odasının hemen yanındaydı. Her gece geç saatlere kadar orada kalırdı. Mir, sinsi yılanın kendisine gece geç saatlere kadar çalışıyormuş süsü verdiğini biliyordu. Oraya doğru sessiz adımlarla ilerledi. Oradaydı. Her zaman yaptığı gibi sakallarını ovuşturuyordu. Yine aklından ne gibi hinlikler geçtiğini bilmese de Mir yanda duran muma baktığı gibi mum yere düştü. Danışman o tarafa baktığında Mir birden tam arkasında belirdi. Danışman arkasını döndüğünde çığlık atmaya yeltendi. Ama izin vermedi Mir. Gözlerine bakıyordu. Ama sinsi yılanın bir hayalet gördüğü için mi korkmuştu yoksa kendisini gördüğü için mi korktuğunu anlayamamıştı. Kendisini gördüğü için korkmasını istiyordu. Hem de ölesiye korkmasını istiyordu.

‘Birazdan ağzını açacağım ama bağırmayacaksın. Yoksa şuracıkta öldürürüm seni.’

Elini yavaşça çektiğinde danışman biraz daha yaşamak umuduyla bağırmadı. Sadece ‘Sen...’ diyebildi. Nasıl mümkün olabileceğini düşünüyordu. Ama halihazırda bulunduğu durumda mantıklı bir cevap bulamıyordu ve korkuyordu.

Mir, O’na yarım bir gülüş yolladı. Ve birden bir uçurumun kenarında belirdiler. Danışman daha da korkuyordu. Hiçbir şeye anlam veremiyordu.

‘Bu nasıl olabilir? Rüyamı tüm bunlar? Buraya nasıl geldik? Sen nasıl geri dönebildin hain?’

‘Hain mi?’ rahatça kahkahasını patlattı Mir. Artık kimsenin duymayacağına emindi. İntikam için gönderilmişti ve bunu söylemekte bir sakınca göremiyordu. ‘Senin için geldim kelaynak. O çıngıraklı sesini sonsuza kadar kesmek için geldim.’ Gözlerine bakamıyordu yaşlı adam. Mir boğazından tuttu celladının. Uçurumun kenarına geldi ve başını biraz eğdi. ‘Bak. Görüyorsun değil mi? Seni ne kadar güzel bir yerde öldüreceğim.’

‘Lütfen’ diye yalvardı yaşlı adam.

Yalvarması hoşuna gitmişti Mir’in. Gözlerindeki ateş geri dönmüştü. Danışmanın terlediğini görüyordu. Boğazını daha da sıktı. Ama sonra ellerini saldı. Danışman havada asılı kaldı. Deli gibi bağırıyor ve korkuyordu. Mir dantianındaki enerjiye yoğunlaştı. Ona büyük bir ceza vermeliydi. Mir enerjinin vücudundan çıktığını hissetmeye başladı. Belirli bir rengi yoktu. Sadece belli belirsiz yeşil ve kırmızı renkler danışmanın kulaklarından girmeye başlamıştı. General daha da haz duydu. Şuan O’na yaptığını bir insan başka bir insana yapmamıştı. Danışman daha da yüksek sesle bağırmaya başladı. Sanki milyonlarca keskin iğne vücuduna saplanıyordu. Mir enerjisini danışmanın her bir hücresine kadar sokmuştu. Bir dantiana sahip olmayan danışman bu kadar enerjiyi kaldıramazdı. Mir en sonunda büyük bir enerji dalgası gönderdi ve danışmanın tüm hücreleri patladı. Duyduğu acıyı tarif edecek hiçbir kelime yoktu. Bunun gibi binlercesini öldürmüştü Mir; ama hiçbir zaman bir insanı öldürdüğünde bu denli zevk almamıştı.

***

General tekrar gözlerini kapatıp açtığında ihtişamlı bir odanın içindeydi. Kral büyümüştü. Artık kendisiyle aynı yaşta olması gerekiyordu. Ama sanki daha da yaşlı gözüküyordu. Gözlerinin altında derin kırışıklıklar vardı. Aynı kırışıklıklar alnını bile boydan boya kaplamıştı. Orada yatağında yatıyordu. Onu uyandırmak için bir miktar enerji göndermesi yetti.

‘Bu nasıl olabilir. Yoksa rüya mı görüyorum?’ dedi karşısında Mi’i gören yüce kral. Gözlerini ovuşturuyordu tekrar tekrar.

Mirin dikkatini çeken ilk şey kral Era’nın gözlerindeki hüzün oldu. İpek giysilerinin içinde zayıf bir kafadaki bir çift hüzünlü göz..

‘Hayır Era. Kabus değil bu. Gerçek.’ Dedi Mir soğuk bir sesle. ‘Hem de hayatının tek gerçeği.’ Durdu. Uzun bir nefes aldı. Sinirlenmek istemiyordu. Ona sorması gereken şeyler vardı.

‘Bunu nasıl yapabildin? Söylesen nasıl yapabildin?’ kral sessizdi. Sanki bu anın geleceğini, bu soruları cevaplaması gerektiğini hep biliyordu. ‘ Kendimden bahsetmiyorum. Benden korktuğunu biliyorum. Ama O’nu nasıl öldürebildin? O seni seviyordu.’ O kadar yüksek sesle bağırdı ki kapıdaki muhafızlar odaya daldı.

Mir tek bir el hareketiyle onları bayılttı. Kral hala bir ölü gibi sessizdi. Utanç duyduğu belliydi. En sonunda ‘Biliyorum’ diyebildi kekeleyerek.

Mir daha da sinirlendi. Öyleyse ‘Neden? Neden kardeşimi, seni çok seven eşini öldürdün? O gün benim yasımı tutmak için siyah giydi diye mi? Yoksa beni durdurmadığı için mi? Asla durduramayacağını sende çok iyi biliyordun. Ne zaman durdurabilmişti ki?’ Mir burnundan soluyordu. Kralın da terlemeye başladığını görüyordu.

‘Hayır. Seni durdurmak istemiyordu zaten. Onun da herkes gibi seni benim üzerimde gördüğünü sanıyordum.’ dedi kral Era.

‘Aptal seni seven kadını öldürdün anlıyor musun? O seni seviyordu. SEVİYORDU…’ Mir tekrar sesini yükseltti.

Aklına kız kardeşinin kral Erayla evlendiği andaki mutluluk geldi Mir’in. Ve sonra vücudunda yayılan korkunç aurayı geri çekti. Kral artık terlemiyordu.

‘Bende O’nu seviyordum. Biliyorsun bunu. Her gün, her saniye, her lanet anda pişmalık çekiyorum. O’ nun için, senin için. Görmüyor musun halimi? Hala yasınızı tutuyorum. Yüzüme bak. Yüzümde acınız hala.’

Mir, Krala daha dikkatli baktı. Gerçekten de hüznü görüyordu O’nda. Kız kardeşinin sevdiği adama daha da bir anlamlı baktı. Şimdi hayatının kararını verecekti Mir. Onu öldürmeyecekti. O zaten yaşayarak çekiyordu cezasını. Tanrı’nın kendisi için uygun gördüğü sınavdan kalmayacaktı.

‘Evet görüyorum Era. Keşke o gün de görebilseydim gözlerinde bunu. Şimdi uyu. Ben almayacağım canını. Ama unutma. Sen seni seven kadının katilisin. Asla ama asla bunu unutma.’  dedi Mir ve bir anda kayboldu gözden. Nereye gittiğini ne yaptığını hiç öğrenemedi Kral Era. Ama bir miktar rahatlamıştı. Affedildiğini hissediyordu birazda olsa. Ama hiçbir zaman tam olarak da huzura kavuşamayacağını da biliyordu. Çünkü o bir katildi hem de kendisini seven kadının katili…






Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1007

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 932

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 769

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 737

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 620

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 543

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 533

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 500

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 462

Sovereign of the Three Realms
Sovereign of the Three Realms
Beğeni Sayısı: 429

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 230

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 198

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 161

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 160

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 142

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 134

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 112

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 95

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 67

Site İstatistikleri

  • 9336 Üye Sayısı
  • 248 Seri Sayısı
  • 14393 Bölüm Sayısı


creator
manga tr