“Göklerin altında tek şeytan. Yeryüzünün üzerinde basit bir tavuk.. “ #Emperor’s Domination

Hikaye Yarışması - Borcu Geri Ödemek


 

 

Borcu Geri Ödemek

 

Gecenin karanlığında ormanda koşuyordum, kapkaranlık gecenin hakim olduğu ıssız ormanda. Işık namına sadece yaprakların arasından yer yer toprağa düşen ay ışığı.

 

Koşarken bastığım ıslak toprak ve çamurlar da ayak izlerim çıkıyordu. Ama benim onlara bakacak 0,01 saniye bile zamanım yoktu.

 

Tıpkı onlar gibi! Onların da zamanı yoktu beni kovalarken. Her an beni yakalayıp boğazıma sivri dişlerini geçirebilirlerdi. Etimi çiğneyip her yeri kırmızı zambaklara bulama kabiliyetleri vardı.

 

Ben onlardan hızlı değildim, onlar da benden yavaş. Ben tek kişiydim onlar ise bir sürü.

 

Yüzümden aşağı kayarak boynuma ulaşan oradan da göğüslerime yol alan ter sayısı az değildi. Sanki sağanak yağmur da ıslanmış gibi terliyordum.

 

Nefesim düzensizdi. Adımlarımın ritmi de yavaş yavaş bozuluyordu. Enerjim bitti bitecekti. Buna rağmen arkamdaki sürü sanki hiç bir şey olmamış gibiydi. Hattâ hızlanıyora benziyorlardı.

 

"Lanet olsun!"

 

Mırıldanarak ağzımdan çıkan sözleri kendim bile zor duyabilirken kurtlar tepki verdi.

 

"Hırrr"

 

Bu canavarlara yem olmayacağım!

 

Ani bir hız ile gözüme kestirdiğim odun parçasına koştum. Elime alırken öne doğru takla atarak doğruldum.

 

Koşmayı bırakmış, kurtlara doğru dönmüş, sabit bir şekilde duruyordum. Kurtlar da etrafımda çember kurmuşlardı. Aramızda 4-5 metre vardı. Daha fazla yakınlaşmamışlardı.

 

Sol elimi tuttuğum odunla birlikte ileriye doğrulturken, yumruk yaptığım sağ elimi geriye doğru çektim. Belimi hafiften eğdim ve başımı dik tuttum.

 

Ölmek üzere iken yaşama isteği ile dirilmek bu olsa gerek. Nefes alış verişimi düzeltmeye çalıştım. Kurtlar aramızda ki mesafeyi kapatmak için bi kaç adım ilerlediler yavaşça.

 

Ve yaklaşıp durdular aramızda ki mesafe 3 metreye düşünce.

 

Sağım, solum, önüm, arkam sarılı idi.  11 taneydiler. Arkamda 3 kurt sabitlenirken önümde 1 tanesi vardı. Gözleri gözlerimde sabitti. Sağım da ve solum da da 2 tane olmak üzere 4 kurt vardı. 3 kurt ise bir taşın üstünde duruyorlardı. Liderleriydi galiba.

 

Sol elimde olan, onlara karşı kullanacağım odun parçasına baktım. 10 santime yakın kalınlıkta, yaklaşık 30 santim kadar da uzundu. Hafifte değildi. En azından bir kurdu sersemletebilirdi. Hafife alınamazdı.

 

Bakışları avlarından bir an olsun ayrılmıyordu. Her an üstüme atlayabilirlerdi.

 

Gülümsedim. Ne ironi ama! Kami_Sama hala beni terk etmedi demek. Kader çarkları bu haldeyken bile dönmeye devam ediyor. Her şeyin lehime olduğundan eminim. Eminim o gelecek!

 

Gözlerimi kıstım.

 

"Yaşayacağım. Sizi de öldüreceğim!"

 

Ve öndeki kurt atladı üzerime doğru. O sırada arkamdaki 3 kurt da hamlesini yapınca sağa doğru hızla adım attım. 1. Kurdun kafasına olanca gücümle kütüğü indirirken üzerime atlayan 2. Kurdun karnına tekmeyi geçirdim.

 

Hızla geriye takla attım. Daha yere adım atmadan üzerime atlayan kurt karşısında ayağım kaydı ve sırt üstü yere düştüm. Isıracak iken refleks ile kütüğü iki elimle destekleyerek kurdun ağzına geçirdim. Arkasından çıkmasa da odun, kurdun ağızından yüzüme kan döküldü. Diğer kurtlar da saldıracak iken, iki elim odunu sıkıca tuttum, sağ ayağım ile üzerimde ki kurdun karnına tekme atarak arkama attım. Yerde yuvarlanarak uzaklaştım ve hızla ayağa kalktım.

 

1 kurt bayılmış 1 kurt da ağır yaralanmış idi. Kaldı geriye 9. Ayağa kalkmam ile hemen sırtımı bi ağaca yaslayarak sabitlendim.

 

Olmayan enerjimi toplayarak 2 kurdu devirmemle geriye hiç bir gücüm kalmamıştı. Yaşama isteği, irade gücüm ile zar zor ayakta idim.

 

"Hırrrrrr"

 

Hemen saldırmadılar. 3 kurt önde durur iken 5 kurt arkasında durdu. Diğer kurt ise nerede bilmiyordum.

 

Planlarını hemen anlamıştım. Ve bu cidden benim sonum olurdu.

 

O sırada bir hışırtı sesi geldi. Hışırtı sesi gelmesi ile hemen peşine bir kurdun inlemesi duyuldu.

 

Kurdun boğazında bir ok vardı. Ucu ise öteki taraftan çıkmıştı. Bi iki debelendi ve düştü.

 

3 kurt bana saldırdı. Birisine odunla vururken diğerine de denk gelmesini sağladım. Tam 3. beni parçalayacak iken bir hışırtı daha duyuldu ve yine hemen peşine bir kurt inlemesi. Bana saldıran 3. Sırtından vurulmuştu. Ve ok gene diğer taraftan çıkmıştı.

 

Bir kurt geriye doğru adım attı. Diğer kurt da onun üzerine basarak atladı bir ağaca tırmanmaya başladı.

 

"Siktir"

 

Bir ses duyuldu.

 

O sırada 5 kurt bana saldırıyordu. Aynı anda saldırsalar işim biterdi ama nedense ikişer, üçer saldırıyorlardı.

 

Bir kurdun çenesine ve diğer kurdun sırtına indirdim kütüğü. Gücüm gittikçe azalıyordu.

 

O sırada patırtı kütürtü sesleri duydum ama o tarafa bakacak zamanım yoktu. Bana yardım eden okçu büyük ihtimal ağaçtan düşmüştü ve parçalanmıştı.

 

Hayır o ölemez! Yoksa onu öldürürüm!

 

Kurtlardan biri saf dışı kalırken bir kurdun pençesi sol kolumu sıyırdı.

 

"Ahhhh!"

 

Ve sağ elime aldığım gibi kütüğü arkasından vurdum kurda. Tabi ben vururken arkamdan saldıran diğer kurdu unutmamak gerek.

 

Kurda vurduğum gibi çatır çatır sesler duyuldu. Ve eğilerek üstüme atlayan kurttan sıyrıldım ama sırtım da kesik oluşmuştu. Beyaz geceliğim artık beyaz değil kırmızıydı.

 

Hazırlıksız idim. Ah! Eğer tam donanımlı olsa idim hepinizin pestilini çıkarırdım.

 

Geriye kaldı 4 kurt! O sırada acı acı kurt inlemeleri duyuldu. Geriye kalan 4 kurdun birisi zaten benim tarafım dan hafif bir darbe almış diğer ikisi ise sağlam idi. Ama birden diklendiler, ve ulumaya başladılar.

 

"Aauuu"

 

Acı bir uluma idi. Bana baktılar ve geriye adım attılar. Sonra arkalarını dönüp gittiler.

 

Ve dizlerimde ki derman kesilerek yere oturdum yada çöktüm.

 

"Iyi misin?"

 

Bana doğru koşan bir süilet gördüm. Ancak daha fazla gözlerimi açık tutamıyordum. Kendimi karanlığın kollarına teslim ettim.

 

… … …

 

Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum ama gözlerimi yavaşça açtım, gün ışığının kirpiklerimden içeri sızmasına izin verirken.

 

Bir tavan. Sağ da pencere. Bir yataktayım. Doğrulmaya çalıştım.

 

"Ahh!"

 

Istemsizce acı bir ses çıktı ağzımdan. Yüzümü buruşturdum keskin acı yüzünden.

 

"Uyanmışsın."

 

Kafamı çevirip sesin sahibine baktım. Kaşlarımı çattım.

 

"Kimsin sen?"

 

Sesim oldukça sert çıkmıştı. Adam ise sadece bana baktı. Yüzüme bakıyordu. Ben de fırsattan istifade adamı incelemeye başladım.

 

Yalın ayak. Kahverengi eskimeye durmuş keten bir pantalon. Ince beyaz bir gömlek. Sağ kolu sargılı ve kan dışarı taşmış. Sert yüz hatları. Ve yüzünün sağ tarafında gözünden çenesine doğru 3 derin çizgi. Derin bir yara izi. Uzun zaman önce olduğu belli. Belirgin yüz hatları. Gözleri yeşil renk. Orman yeşili. Kumral rengi de saçlar.

 

Bir kızın bakış açısına göre fena değildi. Orta derece yakışıklı idi. Tabii kendi yaşıtları arasında. Kesin yaşı 30 yada üzeri.

 

"Bir kıza göre oldukça kabasın"

 

Cevap vermedim sadece çatılmış kaşlarımla daha sert baktım.

 

"Avcı"

 

Ellerini iki yana açtı ve omuz silkti.

 

"Ben bir avcıyım. Bu orman benim evim sayılır sen de benim evimdesin. Peki sen kimsin?"

 

"Seni ilgilendirmez!"

 

Soğuktum. Cünkü onu tanımıyordum. Bir yabancı idi. Bir yabancı ile nasıl konuşulur ise öyle konuşmalıydım. Onu tanısam bile tanımıyor gibi davranmalıydım. Onu ilk defa görsem de.

 

"Hey! Seni kurtaran kişi benim ve şu an benim evimdesin. Yaralarını bile tedavi ettim."

 

"Sana bunları yapmanı söyleyen yoktu."

 

"Bana kim olduğumu sordun ben de cevapladım. Sıra sen de, sen kimsin? O saatte ormanda ne işin vardı?"

 

"Sadece sordum. Cevaplamak zorunda değildin. Ben de senin sorularını cevaplamak zorunda değilim"

 

Avcı cevabım karşısında afallayarak baktı.

 

"Mantıklı."

 

Sonra sol elini başına götürerek hızla saçlarını karıştırdı.

 

"Bana Hunter diyebilirsin. Ismimi boş ver genelde herkes bana Hunter der. Ben de sana.... hımmm bi düşüneyim."

 

Bana isim mi verecek?

 

"Miranda. Asi bir isim. Tam sana göre."

 

"Miranda da biraz uzun sanki. O halde Mira diyeceğim sana! Okey....!"

 

Tuhaf tuhaf baktım Hunter denilen adama. Umursamamaya karar verdim.

 

"Istediğini yap!"

 

O sırada bir şey dikkatimi çekti. Yaralarım tedavi edilmiş, üzerimde ki kanlı elbise de gitmişti. Yerine oldukça büyük bir gömlek ile büyük bir pantalon giyiyordum.

 

Birden kaşlarım havaya kalktı ve gözlerim açıldı.

 

"Ahh! O mu? Merak etme hiç bir şey görmedim, bakmadım bile. Zaten sen göğüs bölgeni sarmışsın. Altında da iç çamaşırın vardı. Hemen yaralarını tedavi edip, kanları silip giydirdim seni."

 

Alev alev yandığımı hissettim.

 

"Voavv! Demek sen de bir genç kız gibi utancından kızarabiliyormuşsun."

 

Domates olan yüzüm ile ona baktım. Yüzümde utanç belirtisi olsa da çatık kaşlarımı geri kazanmıştım.

 

"Hımph!"

 

Gözlerimi kapatıp kafamı cama doğru çevirdim. Böyle basit şeyleri kafama takmamam lazımdı. Önemli olanı yapmalıydım.

 

"Mira_chan yemek yer misin?"

 

Ona doğru baktım. Güzel kokuyordu.

 

"Barbekü yaptım"

 

Onaylarcasına kafamı salladım. Şu an ne olursa olsun hayatta kalmaya, yaralarımı iyileştirmeye, gücümü toplamaya ihtiyacım vardı. Ondan sonra...

 

Sağ dirseğim ile yatağa bastırarak destek aldım. Keskin acı ile yüzüm buruşsa da doğrularak oturdum. Sol kolum sarılı idi. Sırtım da öyle. Zaten göğüs bölgem sarılıydı. Hiç ona dokunmadan yaramı tedavi edip üzerini sarmış.

 

Ayağa kalktım. Pencere arkamda kalırken önümde bir soba sol tarafta küçük bir mutfak ilerde gardırop karşıda bir tane daha ve sağ tarafta bir kapı.

 

Kapıdan dışarı çıktım. Ateşin başına oturmuş etleri pişiriyordu Hunter.

 

Boş olan tabureye oturdum.

 

"Buyur."

 

Bana gülümseyerek uzattı elinde ki çubuğa geçirilmiş etleri. Çubuğu elime aldım ama hemen ağzıma götürmedim. Bir süre baktım etlere. Hunter de hala bana bakıyordu.

 

"Hahahahaha! Korkma Mira_chan zehirli değiller."

 

Bir kere daha koklayıp ağzıma götürdüm ve bir ısırık aldım. Lezzetli!

 

Mideme bir ziyafet çektikten sonra etrafı incelemeye başladım.

 

Kendim burayı bulmaya kalksam eminim ki bulamazdım. Arazinin bozuk olması, ağaçların çok sık ve tıpatıp aynı olması bir insan da ki yön duygusunu kolayca bozabilirdi.

 

Ormanlık alanda ağaçlar çok sıktı. Ama burada çok büyük olmasa da geniş bir alan vardı. Yerlerde ki izlere bakılırsa bilerek bu çevrede ki ağaçlar kesilip boş bir alan yapıldığı belli olurdu. Ve bu boşluk alan çevresi dikenli çalılarla çevriliydi. Büyük odun parçaları da uçları sivrileştirilip sivri uçları dışarı gelecek şekilde yere çakılmıştılar. Ama en tuhafıma giden şey ise çalılıkların dibinde belli aralıklarla dizilmiş olan kafeslerdi. Uzaktan da bakınca boşa benzemiyorlardı.

 

"Hunter, o kafesler de ne?"

 

"Kafes? .... Haa onları mı diyorsun? Kokarca var onlarda."

 

Tuhaf bir şekilde baktım ona.

 

"Kurtlara karşı önlem. Ayılara karşı da."

 

Ilginç.

 

Ona baktım. Bana gülümseyerek bakıyordu.

 

Sinir bozucu!

 

"Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?"

 

Boş boş baktım suratına.

 

"Hey en azından bu kadarını söyleyebilirsin değil mi? Hem üstünde ki gecelikle seni bulduğuma göre bir şeyler olmuş olmalı."

 

Derin bir nefes verdim.

 

"Murasakibara kasabası"

 

"Bulunduğumuz yere en yakın kasabası. Zaten diğer köyler çok uzakta. Murasakibara kasabası ticari bir kasaba. Yerlisi pek yok. Hanların bol olduğu bir kasaba. Tacirler genelde bu kasaba üzerinden geçerler. Kısaca tacirlerin uğrak yeri."

 

Kafamı salladım doğrularcasına.

 

"Ne oldu?"

 

"Eşkiyalar"

 

"Nasıl olur! Murasakibara çok korunaklı bir yer."

 

"Kraliyet ailesinin şu an ki vaziyetini biliyor olmalısın."

 

"Evet. Kral ve Kraliçe öldü. Yada öldürüldü. Tek olan çocukları veliaht Prens'te kayıp."

 

"Söylenenlere göre Prens Jin, Murasakibara Kasabasındaymış"

 

Avcının gözleri hayretle açılı verdi. Tepkilerini iyice gözlemledim. Konuşmaya devam ettim.

 

"Şehrin, muhafızları ile eşkiyalar antlaşma yapıp köye baskın yaptılar. Bulunduğum han alevler içindeydi. Handan ormana kaçtım muhafızlar beni gördü ve kovalamaya başladı. Kasabandan ayrılmak yasaktı. Ama ben biliyordum ki herkesi öldüreceklerdi ve köyü yağmalayacaklardı."

 

Derin bir nefes verdim.

 

"Beni kovalayan 3 muhafız vardı. Onlara izimi kaybettirdim. Pes etmediler hemencecik. Ama iyice ormanın derinliklerine girince pes edip geri döndüler. Onların varlığını hissetmeyince rahatladım ama çoktan yolumu kaybetmiş ve kurtların avı olmuştum. Gerisini biliyorsun zaten."

 

Anlattıklarım dan sonra derin bir sessizliğe büründü. Ben de sesimi çıkarmadım.

 

Belinde ki bıçağı aldığımda bana tuhaf ve temkinli baktı ama hiç bir şey yapmadı. Sadece beni izledi.

 

Yere oturdum ve pantolonun uzun parçalarını kestim. Sonra da gömleğin uzun kollarını.

 

"Hey onları sana vereceğimi söylememiştim."

 

"Kıyafetim yok."

 

Kestiğim pantalonun paçasını tuttum ve bir parmak kalınlığında dikiş yerinden kestim. Bileğime geçirdikten sonra toka olarak kullanarak omuzlarımdan aşağı dökülen saçlarımı tepeden topladım.

 

Hala bana bakıyordu.

 

"Bir şey mi diyeceksin?"

 

"Tuhaf bir kızsın"

 

"Iltifat olarak kabul ediyorum."

 

Bana gülümseyerek baktı.

 

"Neden bu dağ başında tek başına yaşıyorsun?"

 

Sıkıntıyla iç çekti. Bir şeyler anlatmak istiyor ama anlatamıyor gibiydi. Çelişkili idi.

 

Elime bir sopa aldım ve ateşte yanan odunları izlemeye elimde ki sopayla onlarla oynamaya başladım.

 

"Anlatabilirsin dinlerim seni."

 

Bana baktı. Sonra pes etti.

 

"5 ay önce."

 

Dikkatle ona baktım.

 

"5 aydır içime oturdu. Her gece rüyalarıma girdi. Kabusum oldu. Patlamak üzereydim."

 

"Olayı tam olarak anlatacak mısın?"

 

Tekrar önüme döndüm ve ateşle oynamaya devam ettim.

 

"Ben bir avcıyım. Keklik, tavşan, ceylan, geyik yeri geldiğinde ayı. Hatta kurt bile avladığım oldu. Bi kısmını yer, bir kısmını kış için ayırır kulübede ki depoda saklar ve geri kalan çoğunu satarım kasabada. Kasaba da küçük 5 katlı bir apartmanın giriş katında yaşıyordum. Murasakibara kasabasında yaşayan yerli halktandım. Bekardım. Hiç evlenmemiştim. Ama mutluydum. Her gün kendi elimle yaptığım bu kulübeye gelirdim. Avlanır, gitar çalar köpeğim Polo ile günümü gün eder akşama kasabaya evime dönerdim."

 

"Köpeğin Polo?"

 

"Öldü. Beni korurken."

 

"Ha?"

 

"Bekle sırayla anlatacağım. Bir gün kasabaya bir asilzade geldi. Bir sürü adamı vardı. Ince uzun boylu idi. Kara kaşlı kara gözlü uzun siyah saçlı ve ince uzun sakalı vardı. Beyaz smokin giyiyordu. Kasaba da ki en iyi han olan 3. Yıldızlı hanın tamamını kiraladı. Kasaba da avcı arıyorlardı. Sonunda beni buldular. Kasabada ki en iyi avcı bendim. 34 yaşındaydım. Keskin nişancılığımı sordular. Beni test ettiler. Sonra hızımı ve çevikliğimi. En sonunda demek ki beğendiler beni, teklifte bulundular."

 

"Ne teklifi?"

 

"Süikast teklifi. Bir adam öldürecektim. Ve verecekleri ücret de az değildi. Bilakis bir kaç kuşağımın rahatça yaşayabileceği bir rakamdı."

 

"Sen de reddedemedin o kadar parayı görünce, değil mi?"

 

"O da var ama adamlar bana hiç ücret vermese de yapardım. Çünkü gözleri ile beni öldürebilecek gibiydi o adamın. Çok korkunçtular. Yapacak çarem yoktu. Milenfourd ilçesin de Kouzuki gölüne bakan tepede ki çok zarif bir saray yavrusu. Bir şato! Oraya suikast yapacaktım. Tabi ki de oranın güvenliği çok kuvvetli olmalıydı. Ama o adam bana şato da sadece 7 hizmetçi ve 5 kişi olduğunu söyledi. Elime şatonun içini ve gireceğim odayı gösteren harita verdi. Bütün şatonun en ince haline kadar çizilmiş bir haritasıydı. Geceydi. Her şey çok kolay olmuştu. Odada bir kişi olacaktı. Ince, orta boylu, yapılı olmayan bir erkek. Genç bir delikanlı öldürecektim. Sarı saçlı, buz mavisi gözleri olan oldukça yakışıklı olan bir erkek. Senin gibi Mira_chan. Tabi senin erkek versiyonun."

 

Sadece baktım.

 

"Ancak odaya girdiğim de şok oldum. Iki kişi vardı odada. Biri kadın ve erkek. Ancak ikisi de tarife uygundu. Pencereden içeri ay ışığı vuruyordu. Ikisi de sarı saçlıydı. O geceyi çok iyi hatırlıyorum. Kadın erkeğin sağ kolunda yatıyordu. Erkekte kadının beline sarılıyordu. Ilk önce erkeği öldürmeye karar verdim. Işimi hızlıca bitirmeliydim. Elimi erkeğin ağzına bastırırken nefes almasını ve ses çıkarmasını engelledim. Aynı anda bıçağı kalbine bastırdım. Bir süre bana baktı birazcık debelendi ve öldü. Erkeği Öldürmek kolay olmuştu. Kadın ise her şeyden habersiz uyuyordu. Hızlı ölüm, acısız ölüm demekti. Ilk defa insan öldürmeme rağmen hayret verici bir şekilde soğukkanlıydım. Kadının da işini bitirmeliydim. Çok hızlı bir şekilde boğazını kestim. Kadın uyuyordu. Öldüğünden haberi bile yoktu. Hiç çıt çıkmamıştı. Ve kimsenin haberi olmadan terk ettim olay mahallini. Geri döndüğüm de olanları anlattığım da asilzade sinirlendi. Meğer yalnış kişiyi öldürmüştüm. Beni susturmak için öldürmeye çalıştı. Kaçtım. Kasabaya döndüğümde izimi kaybettirdiğimi sandım ama meğer o zaman bile takip ediliyormuşum. Beni sinsice öldürecekleri sırada Polo onları fark etti ve beni korurken öldü. Ben de o adamları öldürdüm. Tabi kolay olmadı. Sonra dağda ki kulübeme kapandım. Bi kaç hafta sonra kasabaya geri döndüm. Ve şok oldum. Kral ve Kraliçe ölmüş. Milenfourd ilçesin de ki şatolarında ölmüşler. Evet onları ben öldürdüm. Bu haneri duyduğum da korkmuştum. Veliaht Prens ise tahta geçeceği gün kaybolmuş. Ve Veliaht Prens şu an kayıpmış."

 

"Ve sen de kaçtın öyle değil mi?"

 

"Evet kaçıp sakladım. 5 aydır bu dağda yaşıyorum. 5 aydır kasabaya hiç inmedim"

 

"Prens... sence..."

 

"Gelip, beni bulup, öldüreceğine inanıyorum"

 

Gülümsedim.

 

"Ölmekten korkuyor musun?"

 

Gözlerimin içine baktı. Sanki taaa derinleri gördü.

 

Sonra gülümseyerek kafasını geriye attı. Gökyüzüne bakarken gözlerini kapattı.

 

"Doğduk ve öleceğiz. O halde ölmek için mi doğduk? Hiç doğmasaydık daha iyi olmaz mıydı?"

 

"Herkes bir gün ölecek. Ölüm göz yaşına, pişmanlıklara genç mi yaşlı mı olduğuna bakmadan gelir ansızın. Davetsiz bir misafir gibi, sonra alır canını gider iznin dahi olmadan. Ne kadar kaba değil mi?"

 

Cevap vermedim. Onu yerine harekete geçtim.

 

"O kişi gelene kadar ölemem."

 

Sırt üstü yerde yatarken, elimde ki hançer boğazına değecek iken cevap verdi.

 

"Şu an ölemem. En azından o gelip beni öldürene kadar."

 

Gülümseyerek yüzüne baktım.

 

"O halde şu an ölmelisin."

 

Gözleri fal taşı gibi açıldı. Sonra gülümsedi;

 

“Mira_chan o hançer senin gibi tatlı mı tatlı bir kızın eline hiç yakışmıyor. Hem…”

 

"Mira_chan şu an uygunsuz bir pozisyondayız farkında mısın? Beni azdırmaya mı calışıyorsun?"

 

Sırt üstü yerde yatıyordu. Ben de üzerinde oturuyordum. Tam da kasıklarının üzerinde. Uygun olmayan yerde yani. Sol elim saçlarını kavramış iken sağ elimde ki hançer boğazında ıdi. Hançerin değdiği yerde hafif kesik olmuş, incecik kan sızıyordu.

 

Kalçamın altında ki hissettiğim şey ile kulaklarım, yüzüm kızarmıştı. Boğazım bile!

 

"Mira_chan utanınca çok tatlı oluyorsun."

 

Gözlerimi kapattım. Ve sakinleştim.

 

"Her an öldürebilirim seni Avcı! Yada Hunter mi demeliyim? Yoo Kris Charlie mi?"

 

"Sen o ismi?"

 

"Asilzade dediğin Kyouske Natsu'ya kendini böyle tanıttın değil mi? Haa nereden mi biliyorum? Ölmeden önce anlattı bana."

 

"Sen... Prens Jin?"

 

"Evet ta kendisi Hunter Humble! Gerçek ismim Humble idi değil mi?"

 

"Ama sen kızsın?"

 

"Zaten öleceksin. Öğrenmen. Sıkıntı çıkmaz."

 

"Evet evet beni öldüreceksin zaten. O yüzden öğrensem bile kimseye söyleyemem"

 

"Kraliçe Isabelle Christiana ikizlere hamileydi. Doğum sırasında biri kız biri erkek olan ikizlerden erkek olanı ölmüştü. Kız olan yaşıyordu. Ama Kraliçe bir daha doğum yapamazdı. Bünyesi zayıftı. Ebe ise korkudan yalan söyledi Kral'a. Oğlunuz oldu dedi. Kraliçe 1 hafta baygın olduğu için ebe hariç kimse bebeğin erkek olmadığını bilmiyordu. Halka ve herkese de duyurulmuştu Kral Markis'in oğlu Veliaht Prens'in doğduğunu. 1 hafta sonra Kraliçe uyandı ve gerçek Kral ve Kraliçe tarafından öğrenildi. Ebe idam edildi. Gerçeği bilen sadece Kral ve Kraliçe kalmıştı. Bunu sır olarak sakladıklar. Yıllar sonra ben 17 yaşındayken temmuz ayında ailecek amcamın yazlık şatosuna misafir olduk. Annemle Babama verilen odadan göl manzarası çok güzeldi. O odada kalmayı rica edince anemle babam kabul etti. Ve odaları değiştirdik. Annemle babam benim odamda ben de onların odasında geceyi geçirdim. Sen benim odama gittin  ve annemle babamı öldürdün oysa ki biz odaları değiştirmeseydik 5 ay once öldüreceğin kişi ben olacaktım.”

 

"Sen... yani gerçekten!"

 

"Evet benim. Ve seni öldüreceğim. Sonra tahta geçeceğim."

 

"Hahahahahaha! Demek... demek olan buydu haa! Hahahahaha!"

 

Tuhaf şekilde baktım ona.

 

"Son sözün?"

 

"Bir kız olmana rağmen 17 yıl erkek gibi yaşadın. Zor muydu?"

 

Gülümsedim,

 

"Bu hayat bana ait değil."

 

"Kalbimden bıçaklayarak beni öldümeni istiyorum."

 

Onaylarcasına kafamı salladım.

 

Hançeri kalbinin tam üstüne bastıracak iken birden dudaklarımda bir ılıklık hissettim. Ve bıçağın ete girme hissini de ellerimde.

 

Dudaklarını dudaklarımdan çekti.

 

"Ilk öpücüğünü almak benim için bir onurdur Prenses. Ve sen de benim ilk öpücüğümü aldın."

 

Dudağını yaladı ve sırıttı. Geriye düştü toprağa.

 

"Ahh! Acıtıyor."

 

Bıçak hala göğsünde saplıydı.

 

"Ilk öpücüğümü nasıl alırsın!"

 

"Bir genç kız gibi ...... yaşamalısın...... Erkek gibi değil!"

 

"Bıçağı çektiğim anda öleceksin."

 

"Hahaha! ..... Öhö öhö..... Ne ironi...  ama! ......  Hayatımda .... hiç bir kızla ..... sevişmeden .... bakir öleceğim..... Neyse ki ...... bir kızı öptüm .... ölmeden önce. ..... Hem de bir Prenses'i. ..... Hihihi! ..... Öhö..."

 

"Seni pislik herif!”

 

“Isabelle Christiana. Annem ismini bana verdi. Babam bana Tiana demeyi severdi. Yalnızken bana Tiana diye seslenirdi. Erkek olan ben ise Jintarao idim.....”

 

“Elveda Avcı Hunter Humble!”

 

Bana gülümseyerek baktı. Bıçağı çektim....

 

… … …

17 sene sonra...

 

‘ Hunter Humble, 17 sene önce seni öldürdükten sonra daima sana yazmaya devam ettim. Bugün 34 yaşındaydım. 17 sene önce ki senin yaşınla aynı yaştayım. Eğer yaşasa idin 51 yaşında bir amca olacaktın.

 

Sözünü dinledim. Genç kız gibi yaşadım. Şu an bile ülkemin, kocamın, çocuklarımın Kraliçe'siyim. ‘

 

"Anneciğim hani bana söz vermiştin beraber at binecektik. Ama sen gene oturmuş günlük yazıyorsun."

 

"Preneses Francesca, daha düzgün konuşmalısınız Majesteleri ile."

 

Günlüğümün kapağını kapatıp arkamı döndüm.

 

"Lycra, kız kardeşine çok sert davranma!"

 

"Bak gördün mü abla!"

 

"Ama Majesteleri!"

 

"Hehehe!"

 

Gülümseyerek baktım. Birbirinden güzel 5 kızım ve 1 oğlum vardı. Ve yakışıklı bir Kral'ım. Daha ne isteyebilirdim ki...

 

~Son~



Gıdı gıdına yetiştirdim hikayemi ^^

Ama canım çıktı.

Hikaye yazma limiti en az 1000 en fazla 5000 idi. Ben ilk yazdığımda 5000 aştı 2. De de öyle. Kısalta kısalta olmadı darken konuşma balonlarını betimlemeleri küçülte küçülte en son bu hale aldı.

O yüzden ilk yazdığım ile bu yazdığım arasın da baya fark oldu.

İnşallah güzel yazmışımdır. Beğenirsiniz inşallah.

Aklımda ödül almak falan yok. Imkansız gibi geliyor bana.

Sadece bir yorum, bir eleştiri almak istiyorum. Kazanamasam bile bir şey eleştirilerinizi bekliyorum.

 

 




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 785

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 752

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 607

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 586

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 483

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 452

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 422

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 411

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 381

Sovereign of the Three Realms
Sovereign of the Three Realms
Beğeni Sayısı: 345

Popüler Orjinal Seriler

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 132

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 108

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 98

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 97

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 71

Angoria
Angoria
Beğeni Sayısı: 37

Yazarın El Kitabı
Yazarın El Kitabı
Beğeni Sayısı: 33

Ölü Soy
Ölü Soy
Beğeni Sayısı: 28

White
White
Beğeni Sayısı: 26

Art Of War
Art Of War
Beğeni Sayısı: 26

Site İstatistikleri

  • 6317 Üye Sayısı
  • 132 Seri Sayısı
  • 10263 Bölüm Sayısı


creator
manga tr