Beni öldürmek istemiyor musunuz? İşte buradayım! Beni öldürmeniz için tam burada duruyorum! Bana ufacık bir çizik bile atabilirseniz, hepinizi yetenekli sayacağım. #Qin Yun - S.T.F.S.P.

Hikaye Yarışması - Başlangıçtan Öncesi


 

 

BAŞLANGIÇTAN ÖNCESİ

Yirmi-yirmi beşlerinde gibi görünen bir genç kız sanki sınırları yokmuş gibi uzanan ovanın merkezinde tek başına ayakta duruyordu. Genç kız, efsanelerdeki peri kızlarını kıskandıracak kadar güzeldi. Kan kırmızısı ve dalgalı olan ipek gibi saçları hiçbir şey tarafından bağlı değildi ve rüzgârda özgürce uçuşuyorlardı. İçinde gökleri barındırıyormuş gibi duran sulu azur gözleri kederle doluydu. Alışılmadık derecede beyaz olan teni hiç de rahatsız edici değildi ve ona bakanların onun bu dünyadan olmayan bir güzellik olduğunu düşünmelerine sebep oluyordu. Kiraz dudakları, al yanakları ve pamuk gibi olan cildiyle o, mükemmelliğin resmedilmiş hali gibiydi.

Ancak onun bu uhrevi güzelliği şuan içinde bulunduğu ortamla tamamen çelişkiliydi. Bol, siyah elbisesinin pek çok yeri ova gibi kanla boyalıydı. Elinde sürekli kırmızı damlaların yere düşüp durduğu yeşimden yapılmış gibi duran bir kılıç vardı. Pek çok ceset ve ceset parçasının doldurduğu ovada o bir ölüm perisi gibi duruyordu.

Birkaç kısa saniyenin sanki asırlar gibi geçtiği hissedilen manzara, ufukta beliren sayısız siluet yüzünden yerin titremesiyle bozuldu. Kız kederli bakışlarını üzerine gelen ordulara çevirdi ve hüzünlü bir sesle sadece kendisinin duyabileceği şekilde fısıldadı. “Bunu istememiştim, bunu asla istememiştim. Biliyorum hepsi benim yüzümden, antik düzen asla geri dönmeyecek ama ne yapabilirim ki? Benim ellerim çoktan kana bulandı. Ölenlerin intikamını almaktan başka ne yapabilirdim ki?”

Kısa bir süre sonra zar zor seçilen siluetler her detayları belli olan figürlere dönüşünceye kadar yaklaştı. Kızın etrafı bir anda sayıları milyonları bulan askerlerle kaplandı. Bu kalabalık topluluktan ağız birliği ile tek bir sözcük göklere kadar duyuruldu…

“ÖLDÜRÜN!”

Genç kız ifadesinde hiçbir şey değişmezken sağ elinde tuttuğu kanlı kılıcı hafifçe savurdu. Aslında bu hareketinin tek amacı kılıcın üzerinde hala yavaş yavaş damlamaya devam eden kanı temizlemekti ama şaşırtıcı bir şekilde hamlesini tamamladığında çoktan bin kişi daha ceset denizinin parçası olmuştu.

Saldıran ordu elbette ki karşılarındaki Kanlı Kraliçe lakaplı kişinin korkunç gücünden haberdardı. Bu yüzden umursamazca salladığı kılıcının oluşturduğu hiçbir mana takviyesi içermeyen basit hamlesiyle bin kişiyi öldüren bu ölüm meleğine saldırırken hiçbir tereddüt hissetmediler.

Kız mükemmel sesiyle yavaşça büyünün sözlerini söyledi. “Griffon adına emrediyorum rüzgâr ve rüzgârdan gelenler bana itaat edin.” Cümlesini tamamladığında en başta hafifçe esen rüzgâr bir anda hırçın bir fırtınaya dönüşürken kızın sırtından bir çift zümrüt yeşili kanat çıkmıştı. Yavaşça göğe yükselirken ikinci bir büyünün sözleri ağzından döküldü. “ Vermillion adına emrediyorum ateş ve ateşten gelenler benim arzularımı gerçekleştirin.” Aynı anda kanatlarının bir bölümü kırmızıya dönüştü.

Magmanın yanında mangal ateşi gibi kaldığı saf kırmızı alevler çılgın rüzgârlarla birleşmişti. Biraz önce tereddütsüzce saldıran milyonlarca kişi sanki araf ateşlerine atılmış gibi yanarken sefil çığlıkları gökleri titretiyordu. Kız sadece tek bir saldırıda milyonlarca kişiyi katletse de yüz ifadesinde en ufak bir değişim bile olmamıştı.

Daha önce kan ve çürümeye başlamış ceset kokusunun hakim olduğu ova bir anda acı ve iğrenç bir yanık kokusuyla dolmuştu. Kız sönmeyen ateşi kaldırmak için son bir büyü daha yaptı. “Hydra adına emrediyorum su ve sudan gelenler bütün safsızlıkları temizleyin.”

Şiddetli bir yağmur ateş cehennemini yavaşça sakinleştirdi ve kısa bir süre içerisinde tamamen harap olmuş ovanın tekrar yeşermesini sağladı.

Biraz önce ufka kadar yayılan siluetlerden geriye bir kül bile kalmamış gibi görünürken hareket eden bir şey seçilebiliyordu. O, az önceki arafta ölesiye yansa da ölmemiş ama tüm uzuvlarını kaybetmiş ve tamamen yanmış olan bedeni ruhunu teslim etmeden hemen önceki an kan rengi saçlı kızın son büyüsü sayesinde pamuk ipliğine tutulmayı başarmış bir askerdi. Artık tamamen garip bir yaratık gibi görünen bedeni ile sürünerek bu ölüm bölgesinden kaçmaya çalışıyordu. Kız onu gördüğünde adım adım ona yaklaşmaya başladı. Hayatta kalan askerin gözleri çoktan kömüre dönse de kendisine yaklaşan sesi fark ettiğinde içindeki son umut da yerini sonsuz bir karamsarlığa, nefrete ve pişmanlığa bırakmıştı. Boğuk ve dehşete düşmüş sesiyle haykırmaya başladı. “Lanet olsun sana! Bugün burada ölsem bile sonraki hayatımda intikamımı alacağım! Bizi yok etmiş olabilirsin ama o kişi er ya da geç senin için gelecek. O günü göremeyecek olmam ne yazık. Seni lanetliyorum intikam tanrıçası Nemesis…”

Kızın yüzündeki üzgün bakışlar yerini soğuk bir öldürme niyetine bıraktı. Öfkeyle bağırdı. “ Siz aşağılık çöplerden birisi ne cüretle benim adımı ağzına alır. Seni sadece öldürecektim ancak madem sonraki hayatından bu kadar ümitlisin o zaman öyle bir şansın olmadığına emin olacağım. Ayrıca endişelenme o kişi eğer gerçekten de gelirse sana arkadaşlık etmesini sağlayacağım.” Kıyasıya narin olan bembeyaz eli siyah kıyafetinin kollarının arasından çıktı ve yerdeki garip bedene doğru kaldırıp işaret parmağını yerde yatan garip figüre doğrulttu. Bedeninden öncekiyle kıyaslaması imkânsız ürkünç siyah bir aura çıkarken büyüsüne başladı.

“Ben sayısız savaş görmüş olanım. Sayısız kahramanın kemiklerinin üzerinde duranım. Benim adım Hades ve ben bu aşağılık ölümlüyü sonsuza kadar benim ceset imparatorluğumun parçası olmakla lanetliyorum. Açıl cehennemin kapısı!”

Adam acı içerisinde kıvranırken kan dondurucu çığlıklar atıyordu. Haykırışları arasında son sözleri olan “Ahhh… Lanet olsun sana… Lanet… Ahhh Feniks Hazretleri…” kelimelerini geride bırakıp tamamen yok oldu.

Şu anki manzara çok garipti. Pek çok cesedin arasında asil bir imparatoriçe gibi duran Nemesis, yeni gelen ordunun tamamını bir dakikadan kısa bir sürede yok etmişti. Üstelik savaş alanı normalde olması gerekenin aksine savaştan sonra eskiden olduğundan daha iyi bir hale gelmişti. Nemesis yavaşça sakinleşmeye başladı.

Bütün bunlar nasıl başlamıştı? Bu yapayalnız kız neden kana bulanmış savaş alanlarındaki amansız ölüm meleği olmuştu? Elbette ki cevap oldukça basitti. Gözlerini kapattığında görebileceği kadar yakın ama ellerini ne kadar uzatırsa uzatsın ulaşamayacağı kadar uzak olan o güzel günlerin hepsini kaybettiğinde kalbine kazınan bir arzu, onun yaşamak için tek gayesi; intikam…

****

Önceleri her şey mükemmeldi. O, büyük ve gösterişli bir sarayda herkesin saygı duyup imrendiği ve prenses diye çağırdıkları kişiydi. Nezaketi, güzelliği ve asaleti onu en eşsiz bir güzellik kılıyordu. Ama her rüyanın bir sonu, her baharın bir kışı vardı. O ailesi, değer verdikleri ve sahip olduğu her şeyi sadece tek bir günde kaybetmişti. Bir anı, bütün benliğine kazınmış ve asla unutmayacağı korkunç bir anı, onu bugün herkesin Kanlı Kraliçe olarak bildiği kişi yapmıştı…

En koyu siyahtan bile daha karanlık uzun saçlar ve en derin uçurumlardan daha uçsuz kapkara gözler… İşte Nemesis’in aklından asla silinmeyecek olan figürün en belirgin özellikleri bunlardı. Umursamazca Nemesis için en değerli olan şeyleri ayaklarının altında ezerken küçümseyen gözlerini ona dikip ruhundan kazısa bile kaybolmayacak o sözleri söylemişti. “Kızdın, küçük düştün ve bu yüzden de ağlıyorsun değil mi? Ne kadar da saçma. Senin gibi şımarık bir velet eminim ki sadece peri masallarındaki dünyaları biliyordur. Aç gözlerini! İşte dünya bu, sadece güçlünün var olmaya ve yönetmeye hakkı var. Ben buradaki tozları temizledim, çünkü ben güçlüyüm. Sen güçsüzsün ve şimdi öleceksin bu yüzden gelecek hayatında yol kenarındaki çakıl parçaları gibi olanlardan olmamak için dua et. Sakın unutma, seni öldüren, güçlü olanın adını. Benim adım Darkness...”

Nemesis’in buradan sonraki hatıraları net değildi. Birisi tarafından taşındığını biliyordu, bu kişiyle konuştuğunu ve onun adının Kronos olduğunu biliyordu ama ne yaparsa yapsın onun nasıl göründüğünü hatırlamıyordu.

Nasıl olduğunu bilmiyordu ama Kronos adlı kişi onu, o kesin ölümden bir şekilde kurtarmıştı. Hatıralarındaki puslu figürün güvenli bir yere vardıktan sonra sendeleyip düştüğünü ve bir ağız dolusu kan tükürdüğünü hatırlıyordu. Zayıf bedenini dikleyip boğuk bir sesle “Üzgünüm prenses, benim yapabileceklerim buraya kadar. Zaten tabuyu çiğnedim ve yakında silineceğim. Bu yüzden prenses, size son bir hediye ve son bir kehanet bırakıyorum.” Dedikten sonra işaret parmağını Nemesis’in alnına hafifçe dokundurdu. Bir anda rengârenk bir ışık ortaya çıkıp Nemesis’in alnında toplanmaya başladı. Kronos’un figürü gittikçe yok olurken konuşmaya devam etti. “Size pek çok isim hediye ettim. Kullanıp kullanmamak tamamen size kalmış. Kehanete geçecek olursak… Fazlasıyla uzun yıllar sonra bir kızla karşılaşacaksınız, kanatlarıyla hiç uçamamış bir kelebekle… O, sizi kurtaracaktır ancak bu gerçekleştiğinde intikamınızdan da acınızdan da geriye pek bir şey kalmamış olacak.”

Nemesis deliler gibi ağlıyordu. “Hayır, yok olma, beni yalnız bırakma, ne olur Kronos… Hepsi öldü, onlar için yas tutabilirim peki ya sen? Tamamen yok olacaksın, ne olur gitme…” Diye bağırırken gittikçe silikleşen figürü sıkı sıkı tutmaya çalışıyordu.

Kronos yorgun yüzünde kederli bir gülümsemeyle konuştu. “Üzgünüm, antik düzen artık asla dönmeyecek ve tam da bu yüzden siz, bizim kadim ırkımızın son üyesi ve asil prensesi olarak hayatta kalmalısınız. Özür dilerim, her şey benim yüzümden oldu ama ben bütün sorumluluğu size bırakıp gidiyorum.”

Cümlesi bittiğinde Kronos’un bedeni kum tanelerini bile zar zor hareket ettirebilecek rüzgârda sessizce dağıldı ve geride ona dair hiçbir şey kalmadı. Sessiz ova boyunca duyulan yegâne şey bir kızın ağlama sesi olmuştu…

Nemesis normalde çabalamayı çok da sevmezdi. Savaşlardan ve ölümlerden nefret ederdi ama sadece tek bir günde sadece tek bir adam onu sonsuz çalışma cehennemlerine katlanıp Kanlı Kraliçe olarak anılan kişiye dönüşmesine sebep olmuştu. Öldürmeyi sevdiği hala söylenemezdi ama gittiği her yerde arkasında ceset dağları bırakıyordu. Çünkü Nemesis artık biliyordu, düşmana nazik davrandıkça kendi sonunu hazırlamaktan başka bir sonuç elde edilemezdi. Biliyordu, elleri asla temizlenemeyecek kadar kana bulanmıştı ama bir arzusu vardı ve bunun için kimi kurban ederse etsin pişman olmayacaktı…

Darkness’den intikam alacağı güne kadar önce küçük borçları kapatacaktı. Ailesini aşağılayan, onlara yardım etmeyen, fırsattan istifade etmeye çalışan herkesin peşindeki bir ölüm meleği gibiydi. O felaket gününden sonra güçlenmiş ve milyonları, milyarları katleden intikam tanrıçası olmuştu…

 

-Nemesis orduyu katlederken uzak bir sarayın yıkıntılarında-

Siyah, sade kıyafetler giyen siyah saçlı ve uçurum gözlü otuzlarında görünen bir figür eskiden taht odası olarak kullanılan yerde oturuyordu. Görüntüsü garip bir şekilde etkileyici ve oldukça ürkütücüydü. Bu sessiz ortam sisli bir figürün ortaya çıkmasıyla birlikte biraz değişmişti.

Sisten oluşuyor gibi görünen figür konuşmaya başladı. “Darkness, duyduğuma göre Kanlı Kraliçe’yi öldürmek için yüz milyon kişilik bir ordu yola çıkmış. Senin için iyi mi? Uzun zamandır izlediğin oyuncağına bir şeyler olabilir sonuçta.”

Harap olmuş tahtın üzerindeki siyahlı kişi büyük bir kahkaha attı. “Onu çok küçümsüyorsun Ashildir, o benim saldırımdan kurtulmayı başaran kişi. Yüzlerce yıldır arzuladığım şeyi gerçekleştirecek, kehaneti tamamlayacak olan o… Hem sadece yüz milyon kişi benim öldüremediğim kişiyi öldürebileceklerini düşünecek kadar kibirli mi davranıyor? Hahahahaha… Bu hayatımda duyduğum en komik şaka.” Dedi.

Ashildir biraz şaşırmıştı ama başka bir şey demeden geldiği zamanki gibi bir anda ortadan kayboldu.

Darkness zevk ve özlemle usulca mırıldandı. “Beni daha fazla bekletme ve artık canımı almak için gel.” Sonra yine büyük bir kahkaha attı ve yıkılmış oda yeniden sessizliğe gömüldü…

 

Nemesis’in yapayalnız figürü sonu yokmuş gibi görünen ovada ayakta duruyordu. Güzel sulu azur gözleriyle ufka bakarken “Yine geliyorlar.” Diye mırıldandı. Sonra ellerini havaya kaldırıp yeni bir büyü yaptı. “Yggdrasil adına emrediyorum, bu kurak topraklara lütfu ve laneti ulaştır.”

Yeşil otlarla kaplı ova hemen sonraki an sayısız ağaçla dolmuştu. Bu yeni ormanda çeşit çeşit bitki olsa da merkezdeki, dalları göğü deler gibi uzayan devasa ağacın fazlasıyla iri gövdesinin altında hepsi kolayca sönük kalıyordu. Bu ağaç elbette ki de Yggdrasil idi. Nemesis yavaşça yükselip ağacın üstüne nazikçe kondu ve ufuk çizgisini dolduran insan denizini izlemeye başladı.

Göz korkutacak kadar kalabalık bir ordu istikrarlı bir şekilde eskiden bomboş olan ancak şimdi oldukça büyük bir ormana ev sahipliği yapan ovaya yaklaşıyordu. Bazı askerlerin kendi aralarında konuştukları duyuluyordu.

“Sadece tek bir kişiyi öldürmek için bu sayı biraz abartılı değil mi?”

“Aptal mısın sen? Karşımızdaki kişi o Kanlı Kraliçe, Melland’a olanları çoktan unuttun mu? Kıtanın süper gücü olarak bilinen o büyük ülke sadece tek bir gecede onun tarafından yok edildi. Abartı veya değil, o canavarla baş etmek için böyle davranmaktan başka çaremiz yok.”

“Onu bunu geç de burada hep bir orman var mıydı?”

“Tamam, korkabilirsin ama bu kadar da paranoyak olma.”

“Kim korkuyormuş lan?”

Tetikteliklerini maksimumda tutarak ormana girdiler ama attıkları her bir adımın daha Nemesis’i görmeyi bile başaramadan kendilerini acıklı ve sessiz bir ölüme götürdüğünü nereden bilebilirlerdi ki?

Ormanın merkezindeki heybetli ağaca yaklaştıkça yavaş yavaş yorulsalar da hiçbiri bunu belli etmeye çalışmıyordu. Oysaki sadece tek bir kişinin ağzını açması belki de yaşanacak olan trajediyi engelleyebilirdi…

Nemesis, Yggdrasil’in üzerinde hafif bir şekerleme yaparken çoktan etkinleştirdiği büyüsüyle ormana giren herkesin canlılık enerjisini, varlığını ve hatıralarını çalıyordu. Bir asker… İki asker… Binlerce, milyonlarca asker yavaşça ruhları hayat ağacı tarafından emilirken patır patır dökülüyordu. Ölenler hızlıca toprak tarafından çekilip bu ürkünç ormanın ebedi konukları oluyordu. Bu büyüyü asıl korkunç kılansa hiç kimsenin ölenlerin farkına varamamasıydı ve bu yüzden kaçmayı da düşünmeyip doğruca ölüme yürüyorlardı. Birkaç saat sonra yüz milyon kişi geride hiçbir iz bırakmadan sessizliğe gömüldü…

Nemesis, narin gözlerini nihayet açtığında Yggdrasil eskisinden yüzlerce kat daha büyümüş ve dalları daha da yeşermişti.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken bazen gelen güçlü ve kalabalık ordular olsa da hepsi Yggdrasil için besin olmuştu. Nihayet birileri ormanın garipliğini fark edip ağaçları yakmaya çalışsa da cılız alevler hayat ağacına ulaşamadan sönüyordu. Sonuçta Yggdrasil ve ondan büyüyen ağaçları yakabilmek için saf Vermillion alevi ve ya daha üst seviyeli ateş büyüleri gerekmekteydi.

 

-Yıkık taht odasında-

Tahtta oturan siyahlı figür huzursuz bir ifadeyle sinirlice söyleniyordu. “Niye gelmiyor? Ne kadar sıkıldığımı bilmiyor olabilir mi? O aşağı katmanda basit ölümlülerle oynamak o kadar eğlenceli mi? Ah… Sıkıldım… Çok sıkıldım… Bekle biraz, benim nerede olduğumu nasıl bilebilir ki?” kısa bir süre durup düşündü ve ardından kurnazca gülüp sesini yükselterek devam etti. “Ashildir, oradaysan ortaya çık!”

Siyahlı figür cümlesini tamamladığında salonda bir anda sisli bir siluet belirdi. “Ne istiyorsun?” diye sordu.

“Alt katmana gidip o küçük hanıma onu Ay Sarayının yıkıntılarında beklediğimi söyle.”

“Darkness, o eğer gerçekten de kehanetteki kişiyse ölecek olmaktan korkmuyor musun?”

Darkness çılgınca kahkaha attıktan sonra devam etti. “Ölmekten korkmak mı? Hahahaha… Ashildir beni birazcık bile tanıyamamışsın. Benim tek arzum kemiklerime kadar işleyecek heyecanlı bir savaş. Kendisini mantıklı ve mükemmel sananların umursamazca ve çaresizce vahşi hayvanlar gibi katliam yolunda yürümelerini görmek istiyorum. Kanın, cesetlerin, ceset parçalarının ve kemiklerin süslediği savaş alanlarında yetişmiş birisinin gerçekten de ölümden korkacağına inanıyor musun? Yaralanmak, ölmek… Bunlar sadece eğlence için ödenmesi gereken küçük bedeller.”

Aslında Ashildir, Darkness’in böyle bir cevap vereceğini biliyordu ama yine de iç çekmeden edemedi ve cevap verdi. “Peki o zaman eski dostum. Eğer bu senin arzuladığın şeyse itiraz etmeye hakkım yok. Kronos o kehaneti geride bıraktığından beri bu günün geleceğini biliyordum…”

Ashildir’in soluk figürü yavaşça yok oldu. Darkness heyecanla gülümserken yeni oyuncak almaya gitmiş bir çocuk gibi mutluydu.

 

Nemesis mavi gözlerini ormana dikmiş dalgınca aşağıdaki manzarayı izliyordu. Son birkaç gündür kimse gelmemişti ama zaten çoktandın onun direk intikam almak istediği kişileri katlettiği için başka bir şey yapmakla uğraşmamıştı. Dolaylı yoldan ona sıkıntı çıkaranları kale bile almıyordu. Artık geriye sadece tek bir hedef kalmıştı. Nemesis’in ruhunun en derinlerinden nefret ettiği bu kişi tabi ki de Darkness idi.

Kızıl saçları rüzgârda zarifçe dalgalanırken oluşan manzara sanki en yetenekli ressamlar tarafından özenle huzuru anlatması için çizilmiş paha biçilemez bir tablo gibiydi. Bu harikulade ortam aniden beliren sisli figürün varlığıyla mükemmelliğini biraz kaybetmişti.

Ortaya çıkan garip figürü fark ettiğinde biraz huzursuz olsa da Nemesis ona karşı bir hamle yapmadı. Ashildir beklemeden konuya girdi. “Merhaba küçük hanım. Buraya sana oldukça hoşuna gidebilecek bir şey söylemek için geldim. Eminim ki kemiklerine kadar nefret ettiğin hasmın Darkness’in yerini öğrenmek istersin.”

Nemesis, Fides’in adının verdiği doğruluk yeteneği sayesinde karşısındaki kişinin yalan söylemediğini biliyordu ve Darkness ismini duyduğu an sakin olan ifadesi yerini soğuk, vahşi bir öldürme niyetine bırakmıştı. Buz gibi bir sesle “Konuş.” Dedi

Ashildir devam etti. “Ay Sarayının yıkıntılarında, taht odasında.”

“Neden bana onun yerini öğretiyorsun?”

“Çünkü bu çok uzun zaman önce belli bir kişinin vaat ettiği gelecek ve biliyorum ki zamana karşı duramam. Bu yüzden kendi üzerime düşen rolü tamamlamaktan başka çarem yok.” Cümlesini söyledikten sonra Ashildir tekrar hiçliğe karıştı…

Nemesis’in aklını kurcalayan pek çok soru olsa da bunlar ikinci plandaydı. En önemli şey tabi ki de alacağı intikamdı…

Kalbi, sanki yerinden kaçmaya çalışıyormuşçasına atıyordu. Bütün vücudu istemsizce öfkesi yüzünden titriyorken yüzünde kan dondurucu bir gülümseme vardı. Yıllardır öldürmek istediği kişiyi nihayet bulmuştu. Üstelik o, Nemesis’in her şeyini kaybettiği bir zamanlar ki evinin yıkıntılarındaydı. Bütün gücüyle kendisini sakinleştirdi ve kan borcunu aramaya gitmek için hazırlandı.

Nemesis ellerini yere paralel olacak şekilde öne uzatıp büyüsünü yaptı.

“Ben zamana ve mekâna hükmedenim. Her yerde olan ama hiçbir yerde olmayanım. Benim adım Kronos!”

Siyaha yakın bir mor tonunda küçük bir geçit onun iki adım kadar ilerisinde oluşmuştu. Tereddütsüzce bu garip portalın içine ilerledi.

Darkness simsiyah gözlerini belirli bir yöne çevirip hevesle “Demek nihayet geldin.” Diye mırıldandı.

Nemesis geçitten çıktığında tamamen sessiz ve yıkık dökük bir şehrin üzerindeydi. Kalbindeki fırtınaları zorla bastırdı ve şefkatli bir sesle “Anne, baba, herkes… Ben geri döndüm ve nihayet intikamınızı alabileceğim…” Diye mırıldandı. Deli gibi ağlamak istiyordu ama yüzündeki soğuk ifadeyi korudu. Olabildiğince yüksek bir sesle bağırdı. “Darkness, buradaysan ortaya çık. Bu prenses seninle oynamaya geldi.”

Ayaklarının altında uzanan yıkık şehrin merkezindeki bir zamanlar fazlasıyla gösterişli olduğu anlaşılan saraydan siyahlara bürülü bir figür yavaşça göğe yükseldi. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle “Uzun zaman oldu velet geri dönüp benimle oynamanı beklemek oldukça sıkıcıydı o yüzden şimdi güzelce eğlendir beni.” Dedi ve aniden elinde kıyafetleri gibi kapkara bir uzun kılıç belirdi. Hızla Nemesis’e doğru uçtu.

Nemesis kendi yeşim kılıcını çıkarırken destek büyüsü yaptı. “Ben güçlü olanım. Yolunu acıda bulanım. Benim adım Herkül!”

İki kılıcın havada çarpışmasıyla büyük ve tiz bir çınlama sesi bütün şehirde yankılandı. Darkness zevkle konuştu. “Demek isim büyüsü yapabiliyorsun. İlginç… Çok ilginç… Hahahaha demek ki yüzyıllar süren bekleyişlerim boşuna değilmiş.”

Nemesis soğukça sadece iki kelime söyledi. “Kapa çeneni!”

Darkness devam etti. “Bu dünyada yalnızca güçlünün lafı geçer. Eğer susmamı istiyorsan benden daha güçlü olmak zorundasın.”

Nemesis cevap vermedi. Elinde tuttuğu yeşim kılıcını şiddetle ama zarifçe savuruyordu. Darkness ise onun tüm hamlelerine kusursuz bir şekilde karşılık veriyordu. Bütün gökyüzü bu iki kişinin aralıksız çarpışan kılıçlarının çınlamaları ve çıkardıkları küçük kıvılcımların sönük ışıklarıyla sallanıyordu.

Darkness kılıcını şiddetle Nemesis’in sağ omzuna doğru savurdu. Nemesis hızlıca kendisini korumak için duruş alsa da darbenin etkisiyle üç metre kadar geriye itilmişti.

“Vermillion’un Gazabı!”

Nemesis kısık bir sesle kükreyerek sayısız ateşten okla Darkness’e saldırdı. Darkness ise küçümseyerek güldü ve kılıcını ileriye doğru savurdu.

“Yok Edici!”

İki saldırının havada çarpışmasıyla kulakları sağır eden bir patlama sesi yankılandı. İki figür tekrar ve tekrar birbirlerine saldırırken ikisi de birbirine üstün gelemiyordu. Şimdiye kadar aşağıdaki yer şekillerini zaten büyük ölçüde değiştirmişlerdi. En sonunda Darkness alaycı bir şekilde konuştu. “Oynamaya geldim derken ciddi miydin yani? Hadi ama bu kadar sıkıcı olamazsın az eğlendir beni.”

Nemesis soğukça “Eğer arzun buysa hadi ısınma turunu bitirelim.” Dedi.

Aniden vücudundan rengârenk bir ışık çıktı.

“Ben Hades’in, Ares’in, Zeus’un, Herkül’ün, Hephaistos’un, Athena’nın, Gaia’nın, Kronos’un, Poseidon’un ve daha nicelerinin adına sahip olanım ama hiçbirisi de değilim. Ben yalnızca katliam getiren ve gözyaşı dökenim. Ellerim kanlı ve tek tuttukları intikam. Benim adım Nemesis!”

Büyüsünü bitirdiğinde sırtından oldukça büyük bir çift rengârenk kanat çıkmış ve saçları da beyaza dönmüştü. Aurası kaotik derecede büyümüş ve öncekiyle kıyaslanamayacak düzeye gelmişti.

Darkness büyük bir kahkaha attı. “Demek senin isim büyün diğer isimleri de kullanabilmek. Ah, bu çok eğlenceli olacak. O zaman küçük hanım ben de ciddileşeceğim.” Dedi ve devam etti.

“Ben karanlıktan gelen ve karanlığa sürükleyenim. Hiçlikten ve sonsuz savaşlardan başka hiçbir şeye sahip değilim. Ben bu ebedi katliamın kralıyım. Benim adım Darkness.”

Nemesis gibi onun da sırtından kanatlar çıksa da onunkiler simsiyah ve biraz da şeytani bir görünüşe sahipti. Eskisine kıyasla daha habis bir hissiyatı vardı. Darkness zevkle güldü ve “Hadi o zaman deliler gibi eğlenelim.” Dedi.

İki figür birkaç nefes süresinde sayısız kere kılıçlarını savurdu. Bütün gökyüzü iki metalin çarpışmasıyla oluşan sesle dolarken aşağıdaki yıkılmış şehirdeki kalıntılar daha da harap olmuştu. Sürekli birbirlerine saldırsalar da ikisi de üstün çıkamıyordu.

“Yıldırım Yıkımı!”

Nemesis beyaz kılıcını Darkness’in boğazına doğru savururken hafifçe kükredi.

“Kara Engel.”

Darkness siyah kılıcıyla kendisini savundu.

Dövüşmeye başlayalı çok da olmamıştı ama Nemesis’in kolları hafiften uyuşmaya başlamıştı. Son saldırısıyla düşmanını biraz geri çekilmeye zorlasa da ikisi de dahaden gözle görülebilir bir yara almamıştı, en azından Nemesis böyle düşünüyordu.

Aslında Darkness, yıldırım yıkımını engellediğinde bir miktar içsel zarar almıştı. İçinden “Lanet, tam da kehanetteki kişiden beklenildiği gibi.” Diye söylendi.

İkisi de her saldırıdan sonra biraz daha yoruluyor, biraz daha tükeniyordu. Darkness’in içsel yaraları onun dayanıklılığının daha hızlı azalmasına sebep oluyordu. Bu yüzden bir öneride bulundu. “Küçük velet, bu böyle devam etmez, ikimiz de en büyük saldırılarımızı kullanalım. Yoksa daha saatlerce savaşırız. Aslında böyle de gayet eğlenceli ama neyse…”

İkilinin arasında yaklaşık on metre vardı. Nemesis durdu ve Darkness’i onaylarcasına kendi bitirici hamlesini yapmaya hazırlandı. Darkness de onun gibi aurasını yükseltti ve büyüsünü yapmaya başladı.

Rengârenk enerji tamamen beyaza dönüştü ve siyah enerji ile birlikte bütün bulutları gökyüzünden silmesine rağmen ve hala yükselmeye devam ediyordu. Yıkılmış binalardan geriye hiçbir şey kalmamıştı. İkili kendi nihai büyülerinin adlarını haykırarak birbirlerine doğru saldırdılar.

“İntikam Tanrıçasının Boş Gökyüzü!”

“Ebedi Gecenin Yalnız Kurdu!

İki kılıç birbirine son kez çarpıştığında büyük bir enerji fırtınası bütün alanı kasıp kavurdu. İkili birbirinden ayrıldığında kazanana çoktan karar verilmişti.

Nemesis’in kıyafetleri kesiklerle kaplıydı ve ağzından da kan sızıyordu. Görkemli kanatları çoktan kaybolmuştu ve saçları da eski rengine geri dönmüştü. Güçsüzce kılıcından destek alarak ayakta durmaya çabalasa da kanla boyalı vücudu yorgunluktan titriyordu.

Darkness beş metre ötede yüzüstü yatıyordu. İç organlarının görünmesini sağlayan ürkünç yaradan çılgınca kan akıyordu. O her ne kadar fazlasıyla güçlü olsa da bu yarayı iyileştiremeyeceğini biliyordu. Ağırca nefes alıp iç çekti ve zevkle konuştu. “Ah, böyle biteceğini bilsem bile yine de kaybetmek garip bir his.” Sonra küçük bir kahkaha attı.

Nemesis bütün dövüş boyunca ilk kez Darkness’in söylediklerine ilgi duymuştu. Merakla sordu. “Biliyor muydun? Nasıl bilebilirsin ki?”

Darkness hafiften şaşırmıştı. Güçsüzleşmeye başlamış zayıf sesiyle “Ne yani sana hiç anlatmadı mı?” dedi.

“Kim bana ne anlatmadı mı?”

“Ah, anlıyorum demek ki Kronos’un kehaneti hakkında hiçbir şey bilmiyordun. Hahaha, bu ilginç işte.”

Nemesis’in aklı karışmıştı. Kronos’un kehaneti mi? Kronos’dan duyduğu yegâne kehanet ilerde bir kızın onu kurtaracağına dairdi. Hal böyleyken bu adam neyden bahsediyordu ki?

Darkness gittikçe kısıklaşan sesiyle devam etti. “O zaman sana eski bir hikâye anlatacağım… Eskiden çok güçlü ve gözü pek bir adam varmış. Savaşmayı çok severmiş ama adam o kadar güçlüymüş ki kendisine rakip olacak kimseyi bulamıyormuş. Bu yüzden bir gün bildiği çok yetenekli bir büyücünün yanına gitmiş ve ondan geleceğinde kendisine o dayanılmaz heyecanı tekrar yaşatacak birisiyle karşılaşıp karşılaşmayacağına bakmasını istemiş. Kâhin, adama bir gün kendisine sonu getirecek, daha önce adam tarafından öldürülmeye çalışılmış ama kurtulmuş kan kırmızısı saçlı bir kişiyle karşılaşacağını söylemiş.”

Darkness buraya kadar anlattıktan sonra şiddetle öksürdü ve bir ağız dolusu kan tükürdü. Gittikçe hissizleşen ve soğuyan bedenine aldırmadan konuşmaya devam etti. “Aradan asırlar geçse de, adam bu söz konusu kişiyi bulamamış bu yüzden bir gün kâhinin kendisine yalan söylediğini düşünüp sinirle kâhine ve onun yakınındakilere saldırmış. Aslında can sıkıntısını azaltmak için de olabilir ama neyse. Hikâyenin buradan sonrasını anlatmasam da olur… Hem zaten… İstesem… De… Yapamayacağım… Galiba.” Yine bir ağız dolusu kan tükürdü ve gözleri gittikçe solarken son nefesini vermeden önce birkaç kelime daha söyledi. “Küçük… Hanım… Eğlence… İçin… Teşekkürler…”

Nemesis daha fazla dayanamayarak çöktü. Nihayet intikamını almıştı ama bu da neydi böyle? Yani ailesi ve değer verdiği herkes sadece eğlence için mi öldürülmüştü? Sıcak gözyaşları yanaklarından aşağıya süzülürken biraz bile ses çıkarmadan sessizce ağladı…

Aniden ortaya çıkan siyah dikenli zincirler zaten yorgun ve yaralı olan Nemesis’i sıkıca sararken alaycı bir kadın sesi duyuldu. “Kara Hükümdar’ı gerçekten de yeneceğini hiç düşünmemiştim ama madem o öldü artık tehlike olarak yalnızca sen kaldın Kanlı Kraliçe!”

Nemesis şiddetle bağırdı. “Feniks, sen ne yapmaya çalışıyorsun?”

Feniks isimli uzun boylu, pembe saçlı zarif kadın muzipçe güldü. “Elbette ki insanlarımızın güvenliğini sağlamaya çalışıyorum. Bu psikopat ve sen, intikam tanrıçası Uçsuz Mavi Yıldız’daki en büyük tehlikeydiniz. Kara Hükümdar’ı öldürdüğün için teşekkürler ama ne yazık ki seni rahat bırakmayı göze alamam. Endişelenme, kendine yaptığın mutlak imha büyüsü yüzünden senin canını alamam ama seni mühürlemek o kadar da zor olmasa gerek. Hahahaha… Bir taşla iki kuş dedikleri bu mu?”

Dikenli zincirler Nemesis’in manasını hızla emiyordu. Nemesis’in görüşü yavaşça kararmaya başlarken Feniks’in sözleri gittikçe daha uzak ve anlaşılamaz hale geliyordu. Yorgunca içinden söylendi. “Galiba Kronos’un bahsettiği kurtuluş… Mühürle alakalı bir şey… Ama artık önemli değil… İntikamımı… Zaten… Aldım. Ah, demek buraya kadarmış…”

SON…




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 778

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 743

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 604

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 583

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 483

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 446

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 418

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 410

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 379

Sovereign of the Three Realms
Sovereign of the Three Realms
Beğeni Sayısı: 343

Popüler Orjinal Seriler

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 132

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 109

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 96

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 96

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Angoria
Angoria
Beğeni Sayısı: 38

Yazarın El Kitabı
Yazarın El Kitabı
Beğeni Sayısı: 33

Ölü Soy
Ölü Soy
Beğeni Sayısı: 28

White
White
Beğeni Sayısı: 26

Art Of War
Art Of War
Beğeni Sayısı: 26

Site İstatistikleri

  • 6284 Üye Sayısı
  • 129 Seri Sayısı
  • 10205 Bölüm Sayısı


creator
manga tr