Korku dağları bekler. #Atasözü

Donmuş Deniz Düşen Yıldırım - 29 - Gül Bahçesi


 

Gümüş Yay Sven’in tepkisini tamamen görmezden gelerek oturduğu yerde dik bir pozisyon aldı. Ardından sol eliyle bir yay gibi boşluğu tuttu. Boşlukta olan sol elinin içinde soluk gümüşi ışık yayan hayali bir yay oluşmuştu. Ardından sağ eliyle bu yayın ipini gererken bir insan bileği kalınlığında olan hayali gümüşi bir ok belirdi. Tüm bunlar bir anda olmuştu. Gan gözleriyle adamın hareketlerini zar zor takip etmişti.

 

“Plufff” “Plufff”

 

Arka arkaya gönderilen iki okun aralığı o kadar kısaydı ki acemi bir göz okları aynı anda atıldı zannederdi. Seyirciler henüz neler olduğunu anlayamadan önce oklar kafesi delip geçmiş ve hedeflerine ulaşmıştı.

 

“Pat!”

 

Roun, koca bedeni daha yere devrilmeden önce ölmüştü. Gözleri hafif bir şaşkınlıkla açık kalmıştı. Saldırı o kadar hızlı ve ani gelmişti ki bedeni acı hissiyatını beynine iletemeden önce ölmüş olmalıydı.

 

Yerde yatan cesedin, Fajin’i tutan eli kopuktu. Atılan ilk ok bileğini parçalayarak tribünlerin dibine saplanmış ve küçük bir delik oluşturmuştu. Peşinden gelen ikinci ok ise kafatasının içinde kalmıştı. Kafanın sağ tarafından çıkan ok ucu ve sol tarafından görünen ok kuyruğu ürperticiydi.

 

Korkan bir adam panikle haykırdı. “Ne-neler oldu ?”

 

Görüntüyü algılayınca midesi ağzına gelen bir kız ise öne doğru eğilerek kusmaya başlamıştı.

 

Tecrübeli bir savaşçı ise hüzünle konuştu. “Gümüş Yay’ın burada olacağını kim tahmin edebilirdi ki ? Yüz canım olsa yine de Fajin’e dokunmazdım.”

 

Bu sırada arenadaki ölümün ilk şaşkınlığı atlatılmış ve herkes suçluya odaklanmıştı. Yırtık kulaklı iri yapılı adam bağırdı.

 

“Gümüş Yay’ı yakalayın! Yakalayana on bin sarı qi taşı!”

 

Bu ödül gerçekten çok yüksekti. Duyan birçok kişiyi anında harekete geçirirken, yırtık kulaklı adamın kendi adamları da Gümüş Yay’a doğru hareketlenmişti.

 

Hala yerinde oturmakta olan Gümüş Yay üzerine gelen bir ateş topundan kaçındı ve hızla çıkışa yöneldi. Bu sırada Gan ve Sven de bu ateş topundan uzaklaşmak için kendilerini öne atmışlardı. Biraz önce oturdukları yer ise ateş topu tarafından vurulduktan sonra tamamen kömüre dönmüştü.

 

Saldırının geldiği yöne bakınca Roun ile aynı üniformayı giyen iki kişi daha gördüler. Belli ki elit asker tek başına gelmemişti ve bu ikili ise arkadaşlarının intikamını almak istiyordu. Saldırının boşa gittiğini fark edince Gümüş Yay’ın peşine düşen askerler, sadece ödül için kovalayanlar ve amaçsızca saldıranlarla birlikte birkaç saniye içerisinde çığlıklar ve büyülerin arkası kesilmez olmuş, arena dehşet alanına dönmüştü.

 

Roun’un ölümüyle beraber zemine geri düşen Fajin hırıltılarla zar zor nefes almaya çalışıyordu. Roun’dan yayılan kan birikintisi ellerine ve dizlerine bulaşıyordu. Yavaş yavaş kendine gelirken etrafındaki gürültü ve curcuna ise artıyordu. Biraz sonra ise durumu anlamıştı. Roun’un okla öldürülmüş bedenini görünce sırıttı ve etrafına bakınmaya çalıştı.

 

Kalabalığın korkulu ve heyecanlı bağırtılarıyla beraber yükselen büyü saldırılarının yıkımı, arenayı küçük bir savaş alanına çevirmişti. Fakat tüm sesleri bastıran gürültülü bir sesle arenanın dış kapısı patladığında herkes oraya döndü. Gümüş Yay, patlayan bir ok saldırısı ile girişi tamamen patlatmış ve oluşan koca delikten çıkarak kaçmıştı. Kaçan adamın peşinden hareketlenen kalabalığın arasında sakin bir şekilde oturan yumuk gözlü ihtiyar yanındaki adamına kafesi işaret ederek konuştu.

 

“Fajin’i kafesten alın ve akademi dışına çıkartın. Gümüş Yay’ın saklanması için de Eski Harabeler’den birkaç kişiyi görevlendir.”

 

Adam ihtiyarın sözlerini başıyla onayladıktan sonra etrafındakilere birkaç direktif verip kafese yöneldi. İki kişi Fajin’i kafesten çıkartırken iki kişi de müdahale etmek isteyen arena görevlilerini uzak durmaları için tehdit ediyordu.

 

Gan ve çavuş dışarıda kendilerini güvenli bir köşeye atmışlardı. Olan biteni merak ederlerken Gümüş Yay’ı yakalamaya çalışan kalabalık da umudunu kesmiş gibiydi. Aralarındaki konuşmalardan Gan son durumu öğrenebiliyordu.

 

“Kaçtı! “Satılık Yay” grubunun “Kamufle Adım” tekniği ile adeta görünmez oluyorlar.”

 

“Nereye kadar kaçabilir ki? Eğer akademi bulmak isterse kaleden çıkmadığı sürece yakalanacaktır.”

 

“Belli olmaz. Yanlış duymadıysam Gümüş Yay Savaşçı yolunu aşmış ve Yeni Baron olmuştu. Yakalamak akademi için bile zor olur.”

 

Bu sırada kızıl üniformalı askerlerden biri diğerinin yanına çökmüş bir omzuna merhem sürmeye çalışıyordu. Yaralı olan ise dişlerini sıkarak sövüyordu.

 

“Kalabalıktan faydalandı itoğlu! Nefret ediyorum düzensiz topluluktan! Kaçan adamı yakalayacağız diye beni vurdular!”

 

“Olan oldu kıpırdama. Roun’un intikamını ilk fırsatta alacağız. Şimdi ayağa kalk da hemen barona rapor verelim.”

 

Gan askerlerin kalkıp gidişini izlerken biraz gülümsüyordu. Çünkü biraz önceki askerin kullandığı merhem “Ağrısız Gece” merhemiydi. Bugün dövüşememiş olsalar da çıkan karmaşada çok fazla yaralanan olmuştu. Hatta bu durumu fırsat bilip düşmanlarına saldıranlar dahi vardı. Ve yaralananlar da Conrad’ın tezgahını boşaltmış gibi gözüküyorlardı.

 

Conrad korkusuzca, çatışmalara yakın yerde bekleyerek yaralıları takip etmiş ve kendisini hemen fark ettirmişti. Böylece elindeki merhem ve şurupları hızlıca satmıştı. Gan, Conrad’ı yanına aldığı için şu an oldukça keyifliydi.

 

Elindeki tezgahı tamamen boşalan Conrad, sırıtarak Gan’ın yanına geldi ve keseyi uzattı.

 

“Tezgah boşaldı. Eğer biraz daha ilaç varsa satmaya devam edebilirim.”

 

“Gerek yok. Bugünlük bu kadar yeter. Bu da senin kazancın.”

 

Conrad gözleri ışıldayarak Gan’ın verdiği boyut kesesini aldı ve gülümsedi.

 

“Yıllarca arenada dövüşsem bile bu kadar kazanamazdım.”

 

“Hahaha! Merak etme daha da fazla kazanacağız. Henüz yeni başlıyoruz.”

 

İkili keyifle konuşurken aniden Sven tarafından çekiştirildiler. Gan merakla çavuşa döndüğünde çavuşun ifadesinde korku vardı.

 

“Hemen buradan kaybolmamız gerek. Aran burada.”

 

Gan yakınlardaki başka bir arenanın kuytusuna geçerlerken, fısıltıyla konuşan çavuşun gösterdiği yere baktı. Gerçekten de Yüzbaşı Aran ve yanında birkaç kişi daha arenaya gelmişlerdi ve oldukça ciddi gözüküyorlardı.

 

“Yüzbaşı neden burada?”

 

“İç kalede güvenlik sorunu olunca element kulelerinin kıdemlileri görevlendirilir. Oradaki beş kişi, beş ayrı kulenin kışla yüzbaşısı. Eğer daha büyük çaplı bir sorun olsaydı binbaşılar ve hatta ana kule kıdemlileri de gelebilirdi.”

 

“Yüzbaşı, Gümüş Yay kadar güçlü mü yani?” Gan şaşkındı.

 

Sven biraz düşünmek zorunda kalmıştı. “Zannetmiyorum. Gümüş Yay Savaşçı Yolunu aşmış. Tahminimce yüzbaşılar Gümüş Yay’a rakip olamazlar fakat gerçek bir savaşta neler olacağını bilemezsin. Seviye her şey demek değildir. Aran Son Kademe Savaşçı fakat korkunç bir fizik tekniği var.”

 

Conrad, fizik tekniğini duyunca hafifçe hareketlendi.

 

“Fizik tekniklerini bulmanın da uygulamanın da çok zor olduğunu duymuştum.”

 

“Evet. Uygulamak çok zor ve çoğunlukla simya malzemeleriyle de desteklemek gerek. Fakat bulmak o kadar da zor değil. Yanlış bilmiyorsam kale kütüphanesinde bir iki tane olacaktı. Hatta Aran da onlardan birini uyguluyor.”

 

Kütüphaneyi duyunca Gan’ın ifadesi battı. Kütüphaneye bir kere uğramıştı. Ana kule ile bağlantısı olmayanların giriş katından yukarı çıkması yasaktı. Akademi, kendi bünyesindeki birikimini herkesle paylaşmak istemiyordu. Giriş katındaki kitaplar ise enerjiyi kontrol, yönlendirme veya Gan’ın dış sarayda öğrendiği sıradan rehberler ve tekniklerdi. Eğer kütüphaneyi değerlendirmek istiyorsa kışladaki 6 ayı tamamlayıp ana kuleye geçmeliydi. İç çekti.

 

“Üzülme çocuk. Kısa süre sonra sen de ana kulede olursun herhalde.”

 

Gan, Sven’in belirsiz tepkisine şaşırmıştı.

 

Nasıl yani? Ana kuleye geçememe ihtimalim mi var?”

 

“Hayır. Aslında seninle bunları paylaşmamam gerek fakat artık öğrencim değil arkadaşım sayılırsın. Bu 6 aylık kışla eğitimi aslında beden eğitimi değil mental sorgulamadır. Fark ettiğin üzere burası bir okuldan ziyade şehir gibi. Kendi başına yetişim yapmayı deneyerek, başka oluşumlara katılarak veya yetişimi tamamen bırakarak akademiye yüz çeviren birçok öğrenci oldu.”

 

Gan boşluğu kendisi doldurmuştu. “Ve akademi de kararlılıklarını test etmek ve tekrar düşünmelerini sağlamak için 6 aylık zorlu bir zorunlu eğitim koydu.”

 

Sven başıyla onaylamıştı ve konuşurlarken arena bölgesinin dışına çıkmak üzereydiler. Fakat karşılarında duran dört kişilik bir grup yollarını kesmişti. İçlerinden genç ve kısa olsa da güçlü gözüken biri öne çıktı. Gencin en belirgin özelliği kısa veya genç olması değildi. Siyah renkli teniydi.

 

“Ben Tayza. “Gül Bahçesi” adına buradayım.”

 

Sven bu ani gelişen olay karşısında bir adım öne çıkmış ve oldukça tetikte duruyordu. “Gül Bahçesi” akademide oldukça bilinen bir loncaydı ve pek iyi şöhretli değildi. Tayza ise daha da tanıdıktı. Arenalar bölgesinin bilinen isimlerinden biriydi.

 

“Dinliyorum.”

 

Siyahi genç Sven’i görmezden gelerek direkt Gan’a baktı.

 

“Konuşmak istediğim kişi şu çocuk.”

 

Gan, siyahi gence doğru yaklaşırken ortam oldukça gergindi.

 

“Patronumuz kafes dövüşünü izledi ve dövüşünü beğenmiş. Seni “Gül Bahçesi” loncasına davet ediyor.”

 

“Karşılığında?”

 

“Bizi temsilen arenalarda dövüşeceksin ve kazandıkça daha fazla qi taşı kazanacaksın. Onun dışında loncanın tüm imkanlarından faydalanabilirsin. Yiyecek, teknik, ilaç, kalacak yer ve en önemlisi de kızlarımız oldukça meşhur ve yeteneklidir. Zaten biliyorsundur.”

 

Fakat Gan’ın anlamayan bakışlarını fark eden Tayza ve arkasındakiler gürültülü bir kahkaha patlatmıştı.

 

“Pardon yaşını göz önüne almadım. Yani loncamız, akademideki birçok erkeğin hayallerini süsleyen kadınlara para karşılığı ulaşmasını da sağlıyor. Fakat loncadan olursan senin için birkaç ayrıcalık olacağına eminim. Kazandıkça bu ayrıcalık da artacaktır.” Göz kırparak devam etti. “Bu yaşta bu fırsat da kaçmaz.”

 

Gan hafifçe kızarmıştı. İçten içe kendine sövüyordu. Bunu nasıl tahmin edememişti ki.

 

“İlgilenmiyorum.”

 

“İyice düşündün mü? Kazanabileceklerini farkında mısın?” Tayza bu hızlı reddin ardından şaşkınlıkla sordu.

 

Kısa ve net cevapla birlikte Tayza ve adamları şaşırmışlardı. Yapılan teklif “Gül Bahçesi” teklifiydi. Böyle bir loncanın teklifi oldukça cazip olmalıydı. Loncaya katılmak için çoğu şeyden vazgeçecek insanlar vardı fakat bu çocuk iyiyle kötüyü ayırt edemiyor olmalıydı.

 

“Düşünmeme gerek yok. Teklifiniz ilgimi çekmiyor. Patronunuza övgüleri için teşekkürlerimi iletirsiniz.”

 

Tayza Gan’ın sakin ve kısa cevaplarıyla sinirlenmeye başlamıştı. “Velet! Patron seni loncaya davet etmemi söyledi. Patrona senin gibi bir veletten olumsuz cevap götürmeyeceğim. Ben kibar bir şekilde ikna etmek istiyorum fakat işimi zorlaştırıyorsun.”

 

“Öğrencim teklifi kabul etmedi. Zor kullanarak Su Kulesini de karşına mı alacaksın?” Sven de öfkelenmişti fakat Tayza’nın gücünü farkındaydı.

 

Tayza alaycı bir şekilde güldü. “Su Kulesi mi? Hahah güldürme beni. Henüz daha ana kuleye bile geçmemiş olan öğrenciyi akademi neden umursasın ki?”

 

Tayza’nın ses gittikçe daha sert çıkarken “Yoksa sadece sen mi umursuyorsun? Seni biraz hırpalasam akademi seni bile umursamaz bence.” demiş ve ardından güçlü bir aura salmıştı.

 

Gan üstüne çöken auranın baskısından dolayı titreyen dizleriyle ayakta kalmaya çabalarken alnında biraz ter birikmişti. Conrad ise kendisinden daha kötü bir durumdaydı. Gencin vücudu belirgin bir şekilde titriyordu ve alnından boncuk boncuk terler damlıyordu. Kendisini zorlayarak Conrad’a yaklaştı.

 

Sven de pür dikkat savaş pozu alsa da bu aura karşısında ürkmüş görünüyordu. Kendi kendine mırıldanıyordu.

 

“Son Kademe Savaşçı aurası çok güçlü. Beni bile sindirdi.”

 

Tayza’nın ifadesi, aurasını saldıktan kısa süre sonra hareket edebilen Gan’a bakarken biraz değişmişti.

 

“Patronun seni neden istediğine şaşmamalı. Benim aurama rağmen oldukça iyi idare ediyorsun. Henüz Savaşçı Yolu’na girmemiş olsan da kısa sürede hareket edebildin.”

 

Ardından Sven’e döndü.

 

“Zenic ırkından biriyle dövüşmek cesaret ister. Kendini hazırla.”

 

Başından beri seslerini çıkarmayan Tayza’nın arkasındaki lonca üyeleri bu durum karşısında sessiz kalamamıştı.

 

“Tayza’ya kafa tutmak aptalcaydı.”

 

“Zenic ırkı, siyah renkli insanlar gibi görünse de enerjilerini kuma çevirebiliyorlar. Meridyenleri doğuştan buna yatkın.”

 

“Evet. Hatta Zenic’lileri, yaratıklar gibi avlayıp meridyenlerini ele geçirmeye çalışanlar bile olduğunu duymuştum. Gerçi Tayza’yı yakalamaları için ordu göndermeleri gerekir.”

 

Bu sırada Tayza’nın soluk beyaz enerjisi hızla alana yayılmış ve ince kuma dönüşmüştü. Gan ve Conrad’ı da kapsayan kum alanı oldukça genişti ve sürekli hareket eden kumlar hafif bir kum fırtınası oluşturuyordu. İçindeyken etrafını görmek oldukça zordu.

 

Gan içten içe övmeden edemedi. Böyle bir teknik için fazla miktarda enerji ve yüksek kontrol gerekirdi.

 

Hızlı bir refleksle omzunu kaldırarak darbeyi engelleyen Sven’in dengesi biraz bozuldu. Kumdan dolayı etrafını göremese de her gün yaptığı antremanlarla bedeni güçlüydü ve fiziksel dövüşte oldukça tecrübeliydi. “Enerji Hissiyatı” sayesinde Tayza’yı göremese de tamamen kaybetmemişti. Çenesini hedef alan saldırıyı da hızlı bir refleks göstererek omzuyla bloklayabilmişti.

 

“Vaaay! Kışla çavuşları boş değilmiş anlaşılan. Bu saldırıyı atlatmak herkesin yapabileceği bir şey değildi.”

 

Sven üstüne gelen birkaç darbeyi daha bloklamayı başarmıştı fakat böyle devam ederse fazla dayanamazdı. Etrafına rastgele su küreleri fırlatırken, kürelerin geçtiği yerlerdeki kum çamura dönüyor ve yere düşüyordu. Sven su kürelerinin hedefi bulmadığını anlayarak devam etmekten vazgeçti ve kısa bir büyülü söz mırıldanarak elinde büyük bir su balyozu oluşturdu.

 

Üstüne gelen saldırıyı hissettiği anda balyozunu yere indirirken hedefi tutturamamış ve zeminde bir göçüğe sebep olmuştu. Kum fırtınası içinde düzgün bir şey görmese de “Mana Hissiyatı” ile az çok bir fikir edinen Gan, Sven’in durgun su kütlesinden bir silah oluşturduğunu anlayabiliyordu.

 

“Güçlü bir çavuşsun. Fakat o basit su balyozun beni durdurmaz. Daha iyi tekniklerin yoksa ben artık sıkıldım.”

 

Sven bunun ardından aniden karnına saplanan bir mızrakla diz çökmüş ve ağzının kenarından da ince bir kan sızmıştı. Kendisine saldırmak için yaklaşan Tayza’yı bu fırtınada bir şekilde takip edebilse de bu mızrağı takip edememişti. Her tarafındaki kum enerjisi yüzünden kumdan mızrağın hareketini algılamakta gecikmişti ve mızrak enerji savunmasını da aşıp karnının yan tarafına saplanmıştı. Aradaki bir kademe seviye farkıyla zaten dezavantajlıydı. Adamın Zenic olması ise beterin beteriydi.

 

“Siktir! Bu piç beni öldürecek mi?” Zihni bir an korkuyla dolmuştu. Akademinin bir çavuşuydu ve birini kışkırtmadığı sürece bu kalede zarar görmezdi. Fakat bu adamdan bir darbe daha yerse ölebilirdi. Sesini yükseltse de yeterince güçlü çıkmamıştı.

 

“Gerçekten bir çavuşu öldürmeyi mi düşünüyorsun?”

 

“Hahahah! Tabiki de hayır. Yoksa akademi bu işi sorgulamak isteyebilir. Fakat haddini bilmen ve bunu unutmaman için bir parmağını alacağım. “Gül Bahçesi” öylece ters gidebileceğin bir lonca değildir!”

 

Sven, kumların kalın ipler şeklinde kollarına sarılmasını engelleyemedi. Bir Zenic’le dövüşmek gerçekten de korkutucuydu. Normal insanlara kıyasla çok yüksek enerji kontrolleri vardı. Kumdan oluşan alan onun oyun bahçesi gibiydi.  

 

Kumdan sarmaşıklar iyi bir teknik olsa da yeterince güçlü değildi. Sven kas gücünü kullanarak kollarını hareket ettirebilse de tamamen kurtaramıyordu. Kollarını hareket ettirse bile çok yavaştı. Kendini kurtarmaya çalışırken yorulmuştu. Debelenmeyi bıraktığında ise Tayza karşısındaydı.

 

“Yoruldun sanırım. Artık parmağınla vedalaş.”

 

Sven acı bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Parmak çok umrumda değil fakat çocuğa dokunma. Aksi takdirde akademinin peşine düşmesi için her şeyi yaparım.”

 

“Hahahah! Çok korktum. Öyle olsun!”

 

Elinde oluşan kumdan küçük hançeri Sven’in umutsuzca kapatmaya çalıştığı parmaklarına savururken, Sven de dişlerini sıkarak hançerin hareketlerini izliyordu.

 

“Pa! Pat!”

 

Gan etrafındaki kum fırtınası kaybolurken çıkan sesin kaynağına baktı. Baktığı yerde Tayza vardı. Tayza yan taraflarındaki bir binanın duvarının dibindeydi ve üzerine de kırılan duvardan birkaç parça moloz yıkılmıştı. Gan önüne dönünce de dizleri üstüne çökmüş ve aptal bir ifadeyle yandaki evin duvarına bakan Sven’i gördü. Yanındaysa dimdik duran Yüzbaşı Aran vardı. Yüzbaşının yakışıklı ama yaralı yüzü ise kızarmıştı ve oldukça öfkeli gibiydi.

 

“Sen kim oluyorsun da su kışlasına zorbalık yapıyorsun lan it!”  




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1362

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1140

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 951

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 885

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 773

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 724

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 689

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 623

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 586

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 548

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 506

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 155

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 147

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 127

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 115

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 93

Site İstatistikleri

  • 18903 Üye Sayısı
  • 547 Seri Sayısı
  • 26410 Bölüm Sayısı


creator
manga tr