Bölüm 8 - Beyaz Oda

avatar
286 0

Coward - Bölüm 8 - Beyaz Oda


---------------------

Hafızasını yoklayıp durdu. Hatırlaması gereken bir şey olduğunu hissediyordu.  Burada “zaman” kavramı yoktu. Ten rengin önemsizdi. İnançlarının, tapındığın ilahın hiçbir değeri yoktu. Kralların hükmü burada geçersizdi. 

Beyaz odada yalnızca o ve gerçekleri vardı. ‘O’nun adı yoktu. Eskiden olduğu kişi hakkında bir kaç kelime konuşabilirdi, ama şu an dönüştüğü şeyi kelimelerle tarif etmesi zordu.

O artık insan olarak nitelendirilebilir miydi? Buna emin değildi. Kaç yüzyıl geçmişti odaya gireli?

Odaya girmeden önce dünyayı kim yönetiyordu?  Hayal meyal hatırlıyorum. Avcı Charlos’un küçük oğlu… Talamb diyarından yığınla köle getirmişti….

Küçükken ailemin de Talamb’lı bir kölesi vardı.  Benim yaşlarımda bir siyah. İlk karşılaştığımızda daha önce hiç siyah birini görmediğimden yadırgamıştım.  Çocuk aklı, onu hiç konuşurken görmediğimden tüm zencileri dinsiz bellemiştim. “O senin, güzel kızım.” demişti annem. 

Bu sözleri garipsemiştim, bir çok hizmetlimiz vardı, ama ‘benim’ değillerdi. Kendi hayatları, aileleri, hayalleri vardı. “Onun ailesi olamaz, Düsse…”  demişti tacir babam. Bir noktadan sonra da onunla ilgili soru sormayı yasaklamıştı. 

Her itaatsizliğinde  babam muhafızlarına eliyle işaret ederdi.  Zenci çocuğu ahıra indirirlerdi. Bir keresinde meraklanıp aşağı inmiştim, delikten bakar bakmaz midem kalkmıştı, kusmuştum. 

Yetişkinliğimin aksine çocukluğumda kan görmeye dayanamazdım. Çocuğun yapılanlara verdiği tek tepki bakışlarıydı. Gözlerini kısar, dik dik bakardı. Babam kendini kaybederdi. Yine de çocuk bundan vazgeçmezdi. 

Zenci çocuğun gözleri bana birini andırıyordu…  Bunu sesli söylemeye cesaret edememiştim. ‘O’ kişiyi bir köle ile kıyaslamam düpedüz idam sebebiydi. Çocuktum, ama anlayabiliyordum.

Bir yerden sonra  çocuğun itaatsizliği babam için saplantı haline gelmişti.  Çocuk bana göre pek zeki değildi. Ne tür bir insan böyle işkenceler gördüğü halde köleliği reddederdi?  

Avcı,  büyük veliahtı kaybolduktan birkaç yıl sonra hastalanıp tahtı küçük oğluna bırakmıştı. 

Saçları, teni, gözleri ait olduğu oda gibi bembeyazdı. Odanın sınırları yoktu, buraya neden oda dediğini unutmuştu. Artık yalnızlıktan bile şikayetçi değildi. İlk zamanlarında odaya girdiğine bin pişmandı… Her çıkmak istediğinde kendine şunu söyledi, “Ait olduğun bir yer yok, yaşam hakkını kaybettin…” tekrarladı ve tekrarladı. 

‘Yaşam Hakkı’ dedikleri şey... Büyük üstatların, tanrının herkese verdiğini söylediği bu hak tam olarak nasıl bir şeydi? Eskiden olduğu kadın, Düsse’de bu hakka sahip miydi? Hayat ona çoğu kişiye ucundan bile göstermediği zenginliği ve ihtişamı sunmuştu. Bu sebeple gözlerini kapatmıştı olan bitenlere. Korkmuştu, bir gün bu ihtişamı yitirmekten. Korkaklar da bu hakka sahip miydi?  

Ya o… O siyah köle.... Anne babam, onu satan tacirler ondan bu hakkı almıştı. Hayır, belki de daha kötüsünü yapmışlardı. Düsse ve ailesi.  Çocukluğunu almışlardı. Kendi yaşıtı bir çocuğun şatafat içinde büyümesini izletmişlerdi.  Buna kesinlikle eminim. Düsse hak etmiyor.

Ben Düsse değilim. O ismi ve hayatı çok  uzun zaman önce bıraktım. Bazen düşünürüm, oda yerine kendimi öldürmek daha iyi bir seçim miydi…

Gözü bir an için kapıya kaydı. Kapının koluna odaklandı. 

Hayır…  dedi.  Yaşama hakkımdan çok uzun zaman önce vazgeçtim. Dışarıdaki dünya korkunç. Düsse öldü. Geriye kalan şey onun hayaleti bile değil. 

İstemeden de olsa kendini kapıya yaklaşırken buldu.

Ah, hatırladım. O köleyi kime benzettiğimi. Kapıyı açmaya pek çok kez yeltendim. Böyle hadsizleştiğim zamanlarda her zaman bir şeyii aklıma getirirdim.  O beni firenlerdi.On dokuzunda genç bir kızken, evlilik arifesinde nişanlım köşkü ziyarete gelmişti. O gün görmüştüm en son o siyah köleyi.  Babama adamları bir gün çok değerli bir  kutu getirmişti.  Antik zamanlardan kalma olduğunu söylemişti babam, Kral Hazretlerine hediye edeceğini... 

Nişanlımla gül bahçesinde oynaşırken o görmüştü bizi. Benle yaşıttı, ama görünüşü en fazla on beş gösteriyordu. Nişanlım sinirlenmişti. "Hadsiz!" diye bağırmıştı.

Bir şey dikkatimi çekerdi hep. Bazı zamanlar ne yapılırsa yapılsın  karşı koymazdı, uysaldı. Dayaktan korktuğundan mıdır bilmem. Ama ben etraftayken kesinlikle karşı koyardı, direnirdi. İtaati kabul etmezdi.  Nedenini başta çözememiştim. Ama sonra anlamıştım.  Yaşıtı bir kızın yanında aşağılanmayı kaldıramıyordu.

Nişanlımı durdurmaya çalışsam da o piç durmadı!  elleri titredi.  Beklediğim gibi oldu, köle tartaklamasına izin vermedi.  Nişanlımı bir şekilde sakinleştirip içeri götürdüm.  Odada  bu saygısızlığımı affetmesi için bir teklifte bulundu. Ya ona bekaretimi düğün öncesinde verecektim, ya da krala gidecek hazineye dokunmasına izin verecektim. İlk seçeneği kafadan eledim, varlıklı ve saygın bir leydiye yakışmayacak bir işti.... 

Hediyeyi yukarı çıkardım. Ne olduğunu bilmiyordum. İçini açtığımda bir hançerle karşılaştım. Üstünde anlamadığım dilde bir şeyler yazılıydı.  Nişanlıma dokunmamasını söylesem de dokunmuştu. O an bir şey oldu, ne olduğunu hala çözemediğim... Hançer nişanlımın eline geçince kül oldu. 

Lord babam hançerin değerinin elli bin altın olduğunu söylemişti.  Bu miktara bir saray yaptırabilirdin. Nişanlım korktu. Bunun anlamını o da ben de biliyorduk. 

Sakinleşmemi söyledi,  bir planı vardı....!

Gözlerinden bir kaç damla süzüldü,  sayılamayacak kadar uzun zaman olmuştu kendi sesi dahil bir ses duymayalı.  Kendi hıçkırıklarını duyunca gözleri büyüdü.

Suçu ona yıkmıştık! Pek çok şeyi unutmayı başardım. Ailemi, nişanlımı bazen adımı bile.  Ama onun son bakışını bir türlü aklımdan kazıyamadım. İlk kez gözlerimin içine bakmıştı. Babama ya da muhafızlara attığı bakıştan değildi bu,  onların içinde nefret vardı. Bu başkaydı.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 24318 Üye Sayısı
  • 838 Seri Sayısı
  • 42175 Bölüm Sayısı


creator
manga tr