Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler. #Atasözü

Ashia - Bölüm 5: Müzayede Gecesi


Viaer

Aosfer Sönüşü’nün 846. Yılı’nın 16. Oskiay’ı

 

Viaer neredeyse üç gün süren yıpratıcı yolculuğun ardından doğmakta olan güneşin ışığı yüzüne vururken, Gil’in bahsettiği müzayedenin yapılacağı Aftalis isimli şehre vardı. Şehir muhafızları yerine şehir gözcüleri denen kısa kılıçlı adamların koruduğu bu bölgeye girmesiyle birlikte şehir gözcülerinin ters bakışlarına maruz kalarak ilerlemeye başladı.

Şehrin girişinde içerisi samanlarla dolu küçük bir ahır bulunuyordu. Ahırın girişindeki adama atını verip atının tüm gün orada kalması için birkaç bronz ışık ödedi. Atı olmadan, yaya olarak şehirde gezinmenin daha rahat olacağını düşünüyordu.

Aftalis isimli bu şehir bir höyüğün altına inşa edilmişti. Şehirde selvi ahşap çatılara sahip kulübeye benzeyen arka arkaya sıralanmış ve sonu gelmeyen belki de yüzlerce yapı bulunuyordu. Genç adam bu şehrin yakınlarından birkaç kez geçmişti fakat ilk defa içerisinde bulunuyordu ve yol kardeşlerinden duyduklarının doğru olduğunu şimdi anlıyordu; herkes karıncalar gibi sağa sola koşuşturuyor, nefes bile almayı unutmuş bir şekilde çalışıyordu. Şehrin ünü ve refahı bu çalışkan insanlar sayesinde hızlı bir şekilde artıyor gibi duruyordu.

Şehrin geniş ve yuvarlak şekildeki meydanına geldiğinde yerden iki adam boyu yükseklikteki bir ahşap platformun kurulmuş olduğunu, geniş platformun alçağında kalan boşluk alanda ise konuklar için masalar ile sandalyelerin dizilmiş olduğunu gördü.

Günlerdir doğru dürüst dinlenmeden yolculuk yaptığı için başı zonklayan Viaer, müzayedenin hava karardıktan sonra başlayacağını tahmin ettiğinden o zamana kadar bir handa oda bulup dinlenmenin ona iyi geleceğine karar verdi ve bir han aramak üzere yavaş adımlarla yola koyuldu.

Genç adam gezinip kalabileceği bir han aramaya devam ederken büyük bir binanın önüne geldi. İki katlı, uzun granit duvarlı evin önünde zırhlı dört şehir gözcüsü bekliyordu. Demek şu ünlü şehir yöneticisi burada yaşıyormuş, diye düşündü. Belki bu gece müzayede esnasında onu da görürüm.

Kısa bir süre daha gezindikten sonra hanı buldu. Bir düzine insanı bile alamayacak kadar küçük olan hanın içi bomboştu. İçeriyi kolaçan eden genç adama bir ağırlık çökmüştü ve esniyordu. Birkaç adım atıp içeride turladıktan sonra ayağıyla yere vurup birilerinin kendisiyle ilgilenmesi için ses çıkardı. Saçlarının ortası dökülmüş, kısa boylu ve uzun bıyıklı bir adam ter içinde kalmış bir halde mutfaktan koşarak geldi.

Adam ince sesiyle “Ne istemiştin?” diye sordu. Yanıt beklerken başını arkaya, mutfağa doğru çevirmişti.

Viaer bir kez daha esnedikten sonra “Akşama kadar kalabileceğim bir yer arıyorum,” dedi.

Adam alnında biriken teri elinin tersiyle sildikten sonra “Tüm odalarımız boş,” dedi. “İstersen bir gümüşe en arkadaki krallara layık odada kalabilirsin.”

Viaer iç cebinden çıkardığı para kesesinden bir gümüş ışık alıp adama uzattı. Ödemesini alan hancı karşısındaki genç adama bir anahtar verdikten sonra hiçbir şey demeden hızlıca mutfağına geri döndü. Genç adam arkasından baktığı hancının nefes almaya bile vaktinin olmamasına anlam verememişti.

İki elin parmak sayısını bile geçmeyecek sayıda odanın önünden geçen Viaer en arkadaki odanın kapısını açıp yavaş adımlarla içeriye geçti. Beklediğinden daha geniş olan sarı duvarlara sahip odanın içerisinde üzerinde kahverengi bir örtü bulunan iki kişilik bir yatak, üzerinde iki mum bulunan yeşil örtülü bir yemek masası ve parmak izleriyle dolu bir boy aynası dışında hiçbir şey yoktu. Bir de yatağın başucundaki tozlu ahşap askılık…  Krallara layık oda bile böyleyse… diye düşündü. Diğer odaları hayal etmeye kalkmasam daha iyi olur. Şehir meydanını gösteren penceresi dışında tam bir mahkûm hücresi gibi olan soğuk odadaki Viaer üzerindekileri çıkarıp askıya astı. Örtüsünü kaldırdığı geniş yatağına yavaşça girdi ve uyumaya çalıştı fakat uyuyamıyordu; oldukça kaba bir şekilde işlenmiş olan örtünün bazı yerleri üzerine batıyor ve her tarafını bitliymiş gibi kaşındırıyordu. Üzerindeki kalitesiz örtüyü yere atan genç adam kısa bir süre sonra uykuya daldı.

Şiddetli bir boru sesi duyuldu. Sesi duymasıyla yattığı yerden fırlayan Viaer camdan dışarı baktı. Güneş çoktan batmış, her taraf karanlığa gömülmüştü. Ellerinde meşaleler tutan siyah kukuletalar ve pelerinler içerisindeki adamlar gürültü çıkartarak ilerliyorlardı. Viaer hızla askılıktan aldığı giysilerini ve hafif zırhını üzerine geçirdi. Odasından çıkmak için hareketlendiğinde kapısının arkasında bir askı daha olduğunu ve oraya basit bir pelerinli başlığın asılmış olduğunu gördü. Bunu daha önce görmemiş olmasına şaşırdı. Dikkat çekmemek için bunu ödünç almaya karar verdi. Kahverengi renkteki paçavrayı üzerine geçirdikten sonra müzayedeye katılmak için hanın çıkışına doğru ilerledi. Hızlı adımlarla yürürken hanın içerisine göz atınca hanın yine boş olduğunu gördü. Kısa boylu han sahibinin mutfakta bir şeyler pişirdiğini kazana çarpan kaşığının sesinden anlamıştı. Ona hoşça kal bile demeden sessizce handan çıktı ve şehir meydanındaki müzayede alanına doğru ilerlemeye başladı.

Müzayede alanına açılış yapılmadan önce, tam vaktinde vardı. Platformun tam karşısında ve biraz alçağında onlarca masa bulunuyordu. Sırayla gelen siyahlar içerisindeki her grubun lideri ayrı bir masaya geçmiş, etrafı güvenlikleri için adamları tarafından sarılmıştı. Viaer ve onun gibi bir gruba dahil olmayan sıradan insanlar ise platforma biraz daha uzaktaki köşelerden bakıyorlardı.

Genç adam daha önce hiç bu kadar haydutu bir arada görmemişti. Eğer kendisinin yol kardeşliği yapan biri olduğu ortaya çıkarsa katledilmesi işten bile değildi. Bunu düşününce ürperip etrafını fark edilmediğinden emin olmak için dikkatlice süzdü.

Platforma ipekli kumaştan yapılma uzun bir elbise giymiş, kısa saçlı, küçük gözlü ve sivri çeneli sarışın bir adam çıkmıştı. Viaer platforma çıkan adamın haydutların karşısında adeta bir kral gibi ihtişamlı durduğunu düşündü. Adamın yanına bir grup zırhlı şehir gözcüsü gelmiş, ellerinde meşalelerle bekliyorlardı.

Adam yüksek platformda birkaç adım ilerleyip oturan haydutlara gülümseyerek kollarını açtı. “Değerli Aftalis halkı ve siz, insanlık adına adaleti sağlayan paralı askerler! Benim adım Grad, her sene olduğu gibi bu gece de müzayede gecesini adil bir şekilde yönetip bu değerli etkinliğe başkanlık edeceğim. Bu sene de daha önce görmediğiniz şaşırtıcı eşyaları ve canlıları sizin için müzayede gecemizde sunacağız. İlk önce buraya gönüllü olarak gelen sıradan insanların satışlarını gerçekleştireceğiz. Sonrasında ise Vali’miz Rowley adına özel olarak ele geçirdiğimiz ender eşyaları yeni sahiplerine kavuşturacağız. Satılan her malın vergisinin köyümüz adına kesileceğini hatırlattıktan sonra müzayede gecesini başlatıyorum!”

Haydutlar coşkuyla bağırıp kollarını havaya kaldırırlarken platformun arka tarafındaki merdivenlerden yukarı doğru yaşlı bir adam çıktı. Arkasından üstü başı parçalanmış ve birbirine boyunlarından zincirlenmiş beyazlar içerisindeki üç genç kız geldi. Giysileri parçalanmış olan kızların yirmili yaşların başlarında olduklarını düşündü Viaer.

Yaşlı adam ileri doğru yavaşça bir adım attı. Gözlerini kısıyordu. Viaer adamın yaşlılıktan dolayı iyi göremediğini düşündü. Yaşlı adam büyük ihtimalle masalarda oturanları daha iyi görebilmek için ileri doğru bir adım daha atmaya çalıştı. Adımını atarken dengesini kaybedip az kalsın platformdan düşecekken şehir gözcülerden biri yaşlı adamı son anda omuzlarından tutarak geri çekti.

Yaşlı adam bir eliyle şehir gözcüsüne teşekkür ettikten sonra haydutlara döndü. Gözleri yaşaran adamın konuşmaya çalışırken çatlamış dudakları titriyordu. “Günlerce sizlere bu kızları sunabilmek için çıplak ayakla yürüdüm. Evim yandı, karım öldü ve beş parasız kaldım.” Titreyen elini açıp arkasındaki kızları sunarmış gibi gösterdi. “Bu kızlar sizleri her konuda memnun ederler.” Adam konuşurken genç kızlar arkasında ağlıyorlardı. En soldaki kız kaçmak için çırpınıyordu fakat diğerleriyle zincirliydi ve çabası boşunaydı. En sağdaki kız ellerini açmış, ağlayıp dua ediyordu. Ortadaki kız aklını kaçırmış gibi bembeyaz bir suratla yere bakıyordu.

Müzayedenin yöneticisi olan Grad önündeki yaşlı adamı omzundan tutup geri çekerek öne çıktı. Bembeyaz dişleriyle gülümseyerek “Duydunuz, yaşlı adam kendi kanından olan üç kızını birden satıyor,” dedi. “Moruk hepimizden daha vicdansız çıktı!”

Bunu duyan haydutlar kendi aralarında konuşarak kahkahalar atmaya başladılar.

“Üç gümüş,” dedi masasına ayaklarını uzatıp yüzünü uzun şapkasıyla saklayan haydut kadın.

Kadın gülümserken “On gümüş,” diye araya girdi başka bir masada oturan turuncu saçlara ve sakallara sahip genç haydut lideri.

Bir süre ses çıkmayınca müzayede başkanı kızları turuncu saçlı genç adama sattı.

“Beni asla yenemezsin güzelim,” dedi turuncu saçlı adam yan taraftaki masaya doğru bağırarak. Diğer masada başını eğerek oturan kadın şapkasını işaret parmağıyla kaldırıp adama kan kırmızısı dudaklarıyla gülümsedi.

Turuncu saçlı adamın emrindeki haydutlar, zincirlenmiş kızları alıp arka tarafa götürdükten sonra platforma her tarafı yara izleriyle dolu bir adam çıktı. Arkasından bilekleri zincirlerle kelepçelenmiş ve ayakta bile zor duran hafif zırhlı yaşlı bir adam geldi.

Yaralı adam elinde tuttuğu zinciri kendisine doğru sertçe çekip yaşlı adamı kendisine yaklaştırdı. Bir eliyle onu göstererek “Size sunduğum şey,” dedi. “Kendisine faydası olmayan bu, antik dönemlerden kalma yol kardeşi,”

Viaer, yaşlı adamın yol kardeşlerinden birisi olduğunu duyunca yutkundu. Eğer kendisinin de yol kardeşi olduğu duyulursa ne yapardı bilemiyordu. Tekrardan tüyleri diken diken olmuştu.

Yaşlı adam kendisini satmakta olan yaralı adamdan bile daha kötü durumda gözüküyordu. Kolları titriyor, gözleri kapanıyor ve ayakta bile duramıyordu. Bacakları da titremeye başlamışken ağzına gelen kanı tükürdü.

Viaer, yaşlı yol kardeşinin haline üzülmüştü. Adama kim bilir ne kadar süre boyunca işkence çektirmişlerdi.

Kalabalığın arasındaki bir masadan gelen gür bir ses “Yirmi gümüş,” dedi.

Viaer o sesi duyunca sanki zaman durmuştu. Kalp atışının durduğuna hayatı üzerine yemin edebilirdi. Gözleri kararır gibi oldu ve istemsizce sendeledi. Dengesini kaybetmemek için birisine tutunmak zorunda kaldı. Dolunayın şu anki gibi parladığı o beş yıl önceki gece gözünün önünde canlandı. Duyduğu bu pis ses o gece de kulaklarında çınlamıştı. O gece bu adam yaptığı katliamlar ve tattırdığı acılarla haydutlar arasında ünlenip kasap lakabını kazanmış ve hızla yükselmeye devam ederek zengin olmuştu.

Viaer’in kafasında beliren acı dolu anılar yavaşça gözlerinin önünden kaybolurken gözleri grileşmiş ve yaşarmıştı. Sesin geldiği yönü başını iki yana çevirerek bir tazı gibi dikkatlice arıyordu. Birkaç kalp atışı kadar süre bakındıktan sonra sesin onlarca eşkıyanın olduğu masadan geldiğini anladı. Elleri yaşlı bir adamınki gibi titrerken kılıcını çekip oraya doğru bağırarak koşmak istedi ancak içindeki karşı konulamaz bir güç buna engel oluyordu. Belki de yüzlerce haydut arasından geçemeyeceğini ve ona ulaşamayacağını fark etmişti veya yaratıcısı ona daha iyi bir fırsat verecekti. Bu yüzden onu şimdi gitmemesi için sıkıca tutuyordu. Derin bir nefes aldı. Gözlerini sesin geldiği yöndeki masaya dikmiş, derin nefes alarak sakinleşmeye çalışıyordu.

Sonunda onu görmüştü. Adamın aynı on yıl önceki gibi kafasının sadece yanlarında ve arkasında uzun, kirli ve yağlı siyah saçları vardı. Uzun ve kirli sakallarına uzun bıyıkları karışmıştı. Üzerinde vücudunun tamamını kaplayan işlemeli ve ağır bir zırh vardı. Yanında herkesin bahsettiği bir insan boyutundaki devasa baltası vardı. Adamın yüzüklerle dolu eli bir kadehi kavradı ve adam içkisini büyük bir iştahla içti. İçkisi ağzının kenarlarından akıyordu.

Müzayede başkanı, “Yaşlı yol kardeşi Kabasakal’a satıldı,” dedi.

Haydut Şefi Kabasakal pis bir şekilde sırıtarak “Onu bana getirin,” diye adamlarına emretti.

Haydutlar, yaşlı yol kardeşini platformdan indirip masasının başındaki Kabasakal’ın önüne getirdiler. Kabasakal yavaşça yerinden kalkıp adamın boğazını sıkmaya başladı. Boğulmakta olan yaşlı adam dilini dışarı çıkarmış, iki eliyle Kabasakal’ın onu boğan elinden zayıf bir şekilde kurtulmaya çabalıyordu. Kabasakal karşısındaki yaşlı adamın yüzüne tükürdükten sonra onu sertçe masaya yatırarak yumruklamaya başladı. Oldukça uzun bir süre yaşlı adamı yumrukladı. Müzayede başkanı dahil herkes bunu çıt çıkarmadan izliyordu. En sonunda yaşlı adamın parçalanan yüzü kandan seçilemeyecek hale geldi. Kabasakal kahkahalar atarken ünlü devasa baltasını havaya kaldırıp yaşlı adamın kafasını tek bir hamlede kesti. Haydutlar zafer çığlıkları atarlarken kaşlarını çatmış olan Viaer yine geçmişi hatırlar gibi oldu. Başını iki yana sallayıp anılarından kaçmaya çalıştı.

Müzayede başkanı platformda ilerleyip tekrardan en öne geldi. Ellerini iki yana açarak “Sırada,” dedi. “Eşsiz bir hazine bulduğunu söyleyen Acur!”

Viaer masadaki Kabasakal’a öfkeyle bakmaktayken müzayede başkanının söylediği şeyi duymasıyla dikkatini platforma verdi.

Üstü çıplak olan Acur bir eliyle saçından tutup arkasında sürüklediği küçük bir kızla platforma çıktı. Viaer kel tüccarın kendisine bahsettiği kurtarması gereken kızın nasıl göründüğünü bilmiyordu yine de Acur’un peşinden sürüklediği kızın tüccarın kendisine emanet ettiği kız olduğundan adı gibi emindi.

Acur kızın saçını kökünden koparacak kadar sert çekiyor gibi duruyordu. Acı çeken küçük kız yerde sürünürken ağlıyordu. Dişlerini sıkan Viaer insanların neden bu kadar kötü varlıklar olduğunu kendi kendine sorguladı.

Genç adam önündeki haydutların platformdaki küçük kızın peş para etmeyeceğini hakkındaki fısıldaşmalarını duyuyordu. Bu iyi bir şeydi çünkü haydutlar kıza değer vermez ve onun için yarışmazlarsa onu kolaylıkla satın alabilir ve güvenli bir yere götürebilirdi.

Acur da fısıltıları duymuş olacak ki küçümser bir şekilde masalarda oturanlara dudağını yamultarak sırıttı ve küçük kızı kaldırıp boğazını ani bir hamle yaparak hançeriyle delip geçti. Hemencecik ölen gözü yaşlı kız kanlar içerisinde yere yığılınca haydutlar yine pis bir şekilde gürültü yaparak gülüşmeye başladılar.

Viaer gördüğü şey karşısında donakalmış, boğazı düğümlenmişti. Olduğu yerde bir sarhoş gibi birkaç adım sendeledi. Bu bir kâbus olmalı… Gördüğü şeyin gerçekliğini dehşet içerisinde sorguluyordu. Kel tüccar Tives ölmeden önce kendisine o kızı emanet etmişti. O, Viaer’e güveniyordu ancak Viaer görevinde başarısız olmuş, kızı kurtarmak için kılını bile kıpırdatamamıştı. Tives’in önemsediği, uğruna canını feda ettiği kız Viaer’in gözleri önünde katledilmişti!

Acur yerde yatan kızın cansız bedenini bir tekmeyle aşağıya attı.

Haydutların kahkahaları kesildikten sonra Acur, “O değersiz şeyi buraya gelirken yol kenarında bulmuştum,” dedi. “Kız garibandı fakat garibanlığın kendisi değil, hikâyesi iyi para eder.”

Acur platformdan inip arka taraftan iki eliyle bile zor taşıdığı kocaman bir sandık getirdi. Sandığı platformun ortasına koyup açınca sandığın içerisinden taşan altınlar ve mücevherler her tarafa dökülüp saçıldı. Birkaç kalp atışı kadar süre geçtikten sonra sandığın içerisindeki bir şey hareket etmeye başladı. Altınlar saçılmaya devam ederken sandığın içerisinden küçük bir kafa çıkınca müzayede başkanı dahil herkes şaşırdı. Acur gülümseyerek altınların arasındaki uzun sarı saçları kendisine doğru çekince küçük bir kız ses çıkarmadan hızla yerinden fırladı.

Acur saçından tuttuğu kızı öne getirip “İşte size bahsettiğim hazine,” dedi. “Kolunda garip dövmeler olan ufak bir cadı. Benim için bu cadının beş paralık değeri yok fakat onu satın alan kişi doğudaki cadı avcılarına hayal bile edilemeyecek fiyatlara rahatça satabilir.” Adam bunu söyledikten sonra küçük kızın saçını çekip ona acı çektirmeye devam etti. Bundan zevk alıyormuş gibi duruyordu.

Gözyaşlarını silen Viaer, kel tüccarın kendisine bahsettiği ve korumasını söylediği kızın az önce öldürülen kız değil, bu kız olduğunu anlamıştı. Kızın sarı gözleri aynı bir altın gibi parlıyordu. Safel’den çıkmadan önce perdelerin arasından gördüğü parlayan gözler kesinlikle bu kızın gözleriydi. İçerisine yine büyük bir umut dolmuştu. Ne olursa olsun Tives için o kızı kurtaracaktı, kurtarmalıydı.

Bugüne kadar kazanıp biriktirdiği tüm parası iç cebindeki para kesesindeydi. Yol kardeşliği çok kazandırmıyordu belki ama Viaer çok harcama yapmadığı için dört altın ve birkaç düzine kadar gümüş biriktirebilmişti. Tüm parasını ortaya koyup kızı satın alarak kurtarmayı denemeyi planlıyordu.

Yan masadaki şapkalı kadın, “80 altın,” dedi.

Turuncu saçlı adam yüksek sesle “90 altın,” dedi.

Şapkalı kadın daha yüksek sesle “100 altın,” dedi.

Canının sıkılmaya başladığı belli olan turuncu saçlı adam son teklifini verdi: “150 altın!”

Viaer gördüklerine inanamıyordu. Elindeki dört altın ile kızı satın alıp kurtarabileceğini düşünmüştü ancak haydutlar onun beklediğinden yüzlerce kat daha fazla para teklif etmişlerdi.

“O kızı istiyorum, 300 altın!” diye yerinden fırladı ağzının suyu akan Kabasakal.

Parayı duyunca gözleri parlayan müzayede başkanı bir süre bekledi ancak kimse bu teklife karşı gelip üstüne çıkamadı. Viaer haydutların bile zenginliklerin sınırlı olduğunu düşündü.

Halktan insanların olduğu yönden bir ses duyuldu: “O kız bizimle gelecek.”

Herkes sesin geldiği yöne baktı. Halkın arasından yavaş adımlarla geçen iri adamın sakalsız, dümdüz, geniş bir yüzü ve kel kafası dışında vücudunun her tarafını kaplayan birbirinden farklı dövmeleri vardı. Adamın yanında kendisine eşlik eden kısa boylu sarışın birisi daha vardı.

Haydutlar halkın arasındaki bu iki yabancıya bakıyorlardı. Sarışın adam köylüler gibi kahverengi renkteki paçavralar içerisindeydi. İri adam ise üstüne bir şey giymiyor ve göğüs kılları ile dövmelerini gururla gösteriyor gibi duruyordu.

Turuncu saçlı adam, “Korsanların burada ne işi var?” diye sordu.

Halkın arasında bekleyen iri adam, “Bu seni ilgilendirmez,” dedikten sonra “Kan dökülmesini istemiyorsanız kızı hemen bize verin,” dedi.

“Karaya vurmuş balıklar aslanlara emir verebileceklerini mi sanıyorlar?” diye sertçe sordu masaya yumruğunu vuran Kabasakal.

“Hah, şu işe bak, haydutlar kendilerini bizden üstte görüyorlar,” dedikten sonra Kabasakal’a bakıp yere tükürdü kısa boylu sarışın korsan.

Müzayede başkanı, “Gözcüler!” diye bağırdı. “Düzenimizi bozan şu davetsiz misafirleri yakalayın!”

Platformdaki eli meşale tutan gözcüler kılıçlarını çekip korsanlara doğru koşmaya başladılar.

İri korsan çift el baltasını hızlıca boşluğa doğru savurdu. Boşluğa sallanan silahın etkisiyle oluşan şiddetli rüzgâr sayesinde gözcülerin ellerindeki meşalelerin ateşleri söndü. Bulutların dolunayı kapamasından ve meşalelerin sönmesinden dolayı şehir neredeyse tamamen karanlıklar altına gömülmüştü. Bir şey göremeyen sıradan insanlar korkuyla bağırıp sağa sola koşuşturmaya başladılar.

Viaer hiç beklenmedik bir anda çıkagelen korsanların ortalığı karıştırmaları sayesinde eline çok büyük bir avantaj geçtiğini ve şimdi küçük kızı kurtarmanın tam vakti olduğunu düşündü.

Sessizce fakat hızlı adımlarla karanlıkta ilerlemeye başladı.




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1362

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1140

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 951

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 886

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 774

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 726

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 690

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 624

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 587

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 548

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 506

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 155

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 127

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 115

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 94

Site İstatistikleri

  • 18912 Üye Sayısı
  • 545 Seri Sayısı
  • 26496 Bölüm Sayısı


creator
manga tr