Bekleyin okuyun ve öğrenin... #Örkün

Ashia - Bölüm 2: Fısıltı Ormanı


Viaer

 

Viaer dolunayın aydınlattığı şehrin taşlık yollarında atını arkasına aldığı rüzgârla birlikte uçuyormuş gibi hızla sürüyordu. Gece olduğu için yollar bomboştu ve hızını kesecek bir engele takılmadan rahatça ilerleyebiliyordu. Etrafta devriye gezen şehir muhafızlarından ve tapınağın önünde tartışan bir ayyaş grubundan başka kimseyi görmemişti.

Kısa sürede genç adam Safel’in karanlıklar içerisinde kalan doğu kapısına ulaştı. Metrelerce yükselen koyu renkteki demir kapı, ona bağlanan uzun ve yüksek kale duvarlarıyla birleşiyordu. Kapının başında ellerinde mızrak tutan iki nöbetçi vardı. Biraz daha ileride ise kel tüccar Tives ile şehir muhafızlarının üstlerinden birisi konuşuyordu. Tives elindeki iş ile ilgili olan belgelerini karşısındaki adama uzattı. Adam kaşık çatlarıyla belgeleri incelerken sanki izlendiğini anlamış gibi gözlerini aniden kendilerini izleyen Viaer’e çevirdi. Adam ile göz göze gelen Viaer adamın tehditkâr bakışlarından rahatsız olup gözlerini hızlıca başka bir yöne kaçırmak zorunda kaldı. Üzerinde daha önce yaşamadığı bir gerginlik vardı. Alnında biriken teri sildikten sonra Tives’i beklerken etrafı incelemenin dikkatini dağıtacağını ve kendisini toparlamasına yardım edebileceğini düşündü.

Çoğu tüccarın yaptığı gibi kel tüccar da iki atın çektiği büyük bir at arabasıyla seyahat ediyordu. Her tarafı kapalı olan gösterişli at arabasının arka tarafındaki şık mor perdelerin üzerinde sarı gül desenleri bulunuyordu. Tanıştıkları günden bu yana kel tüccar bu at arabasıyla yolculuk etmişti. Gösterişli duran at arabası ne kadar iyi durursa dursun zamanın acımasızlığından dolayı eskimişti; bazı yerlerinin renkleri solmaya başlamıştı ve tekerlekleri çok gürültü yapıyordu. Viaer ona at arabasını değiştirmeleri gerektiğini söylese de Tives at arabasını değiştirmeye şiddetle karşı çıkıyordu. Belki de adam yıllarını üzerinde geçirdiği at arabasına evladı gibi sevgiyle bağlanmıştır, diye düşündü genç adam. At arabasının başına gelen yol kardeşlerinden birisi, atları elleriyle okşarken onlara bir şeyler mırıldanıyordu.

At arabasının sağ tarafında handa görmüş olduğu dört sakallı adam duruyordu. Uzun sakallı adamlar atlarının üzerinde Tives’i bekliyorlardı. Onlar bu gece Viaer’in beraber seyahat edeceği yol kardeşleriydiler. Yol kardeşleri, diye geçirdi içinden Viaer. Onlar böyle onurlu bir kardeşliğin parçası olmaya layık değiller.

Genç adamın sol tarafında atlarının üzerinde bekleyen diğer dört yol kardeşi vardı. Aralarında tanıdık yüzler görebilmeyi umdu fakat dört adamı da daha önce hiç görmemişti. İçlerinden birkaç tanesinin yüzünde tüy bile yoktu. İlk seferleri olduğu çok belliydi. Umarım daha önce kılıç sallamışlardır, diye umutsuzca içinden geçirdi.

 Yol kardeşlerinin tamamı kendisi gibi deriyle güçlendirilmiş hafif zırhlar giyiyorlardı. Kendisi ve sakallı adamlar dahil her adamın parmağında yol kardeşliğinin simgesi olan gümüşten, kılıç kabartmalı yüzük takılıydı. Üzerlerinde bulunan hafif deri zırhlar insan yapımı sivri bir kılıcı veya güçlü bir oku büyük ihtimalle durduramazlardı ancak yol kardeşlerinin de bu gece buna karşı bir önlem almaya ihtiyaçları yoktu. Gidecekleri yolda mağara adamlarına veya haydutlara denk gelme ihtimalleri yok denecek kadar azdı. Bu zırhlar ormanların derinliklerinde yaşayan ve insanlardan çok daha tehlikeli olan sivri dişli ve keskin pençeli canavarlara karşı etkiliydi.

Viaer etrafına bakınmaya devam ederken gözü, önündeki at arabasının arkasındaki perdelere takıldı; perdeler doğal olmayan bir şekilde kendi kendine hareket ediyorlardı. Genç adam rüzgârın perdeleri hafifçe savurduğunu düşündü. Birkaç kalp atışı kadar bile süre geçmeden perdelerin arasından bir çift parlayan gözün kendisine baktığını fark etti.

Gördükleri karşısında afallayan genç adam görmüş olduğu şeyin gerçekliğinden emin olamayıp gözlerini kapayarak başını iki yana doğru hızlıca salladı. Sağ elini deri eldiveninden çıkarıp sımsıkı kapadığı gözlerini sertçe ovaladı. Gözlerini tekrar açtığında perdelerin olduğu yere baktı. Orada parlayan bir çift göz veya bir ışık yoktu. Genç adam, Bir cücenin karşısına oturup içmeye başladıktan sonra dur demeyi bilmezsen en sonunda böyle hayaller görmeye başlarsın aptal, diye kendi kendine acıyla güldü.

Anlaşmaya varmış gibi gözüken kel tüccar gülümseyerek karşısındaki şehir muhafızının elini sıktı. Belgelerini geri aldıktan sonra hızlı adımlarla at arabasına geri döndü. İki atın çektiği at arabasının ön tarafında oturan yol kardeşinin yanına geçtikten sonra gür sesiyle “Yoldaşlarım,” dedi. Sesi duyan tüm yol kardeşleri dikkatini ona vermişti. “Bu gece tanrıların bile adım atmaktan çekindiği Fısıltı Ormanı’ndan geçeceğiz. Korkularınız varsa onları derhal burada bırakın. Efsanelere göre oradaki canavarlar sizi kokunuzdan değil, korkunuzdan bulurlar. Bu gece yol kardeşi olarak bazılarınızın ilk, bazılarınızın ise son gecesi olacak. Eğer oradan sağ salim bir şekilde çıkıp Elfel’e ulaşırsak hepinize anlaşmamızdakinin iki katı ödeme yapacağım. Sözüm sözdür.”

Kel adam sözlerini bitirdikten sonra sağ taraftaki sakallı adamlar bağırarak yumruklarını havaya kaldırdılar. Alacakları ödemenin artacağını duyunca sevindikleri her hallerinden belli oluyordu. Viaer bu adamların işlerini onur için değil de para için yaptıklarını biliyordu. Onların para için yaptıkları boş gürültüden dolayı yol kardeşi olmayı hak etmediklerini ve açgözlü barbarlardan farklarının olmadığını düşündü.

Sol tarafına baktığında bazı yol kardeşlerinin yüzlerindeki korkuyu görmüştü. Adamlar belki de hemen buradan koşarak uzaklaşmak istiyorlardı. Yutkundu. Kendisinin de onlardan farkı olmadığını düşündü. Fısıltı Ormanı’na gitmek istemiyordu. Oraya gitmek demek, ölüm demekti.

Az önce belgelere bakmış olan şehir muhafızının el işaretiyle nöbetçiler doğu kapısını halatlarla destekleyen iki düzeneği aynı anda çevirmeye başladılar. Demir kapı büyük bir gürültüyle yavaşça açılıyordu. Kapı tamamen açıldıktan sonra grup, dolunayın aydınlattığı çukurlarla dolu çamurlu yolda ilerlemeye başladı.

Batı Kıtası Dresia’nın en doğusundaki şehir Safel’den yola çıkan grup, Doğu Kıtası Ashia’nın en batısındaki yerleşim yeri olan Elfel’e doğru gecenin ortasında yol almaya başlamıştı. Viaer bir yol kardeşi olmak üzere Tives’e kılıcını sunduktan sonra bu iki kıta arasındaki ıssız sınır toprakları üzerinde yüzlerce kez soylulara eşlik ederek yol kardeşliği yapmıştı. Yine de Fısıltı Ormanı’ndan geçmekten küçük bir kız çocuğu gibi korkuyordu. Bugüne kadar sınır toprakları üzerindeki tüm yolculuklarını güvenilirliğiyle bilinen Işık Yolu’ndan yapmıştı. Bu defa ise hiç bilmediği ve girenin içerisinden çıkamadığının söylendiği o tekinsiz Fısıltı Ormanı’ndan geçeceklerdi. Hanlarda orada yaşayan canavarlara dair kulağına çok korkunç hikâyeler çalınmıştı. Tives’e Fısıltı Ormanı’ndan geçmek yerine etrafından dolanmaları gerektiğini günlerdir söylemesine rağmen kel tüccar onun söylediklerini duymazlıktan geliyordu. Her nedense sanki kovalanıyormuş gibi bir an önce Elfel’e varmak istiyordu ve oraya gidebilecekleri en kısa yol olan Fısıltı Ormanı’ndan geçmekteki kararından asla vazgeçmiyordu.

Karanlıkta ölüm sessizliğiyle durmadan ilerleyen grup kısa sürede çamurlu yollardan çıkıp kara çimenlerin olduğu Fısıltı Ormanı’nın girişine vardı.

Dolunayın ışığı yüksek ağaçların geniş yapraklarına takıldığından dolayı ormanın iç kesimlerine daha az vuruyordu. Grubun her adımında önü sanki biraz daha kararıyordu. Viaer bunun kendileri için hiç iyi olmadığının farkındaydı. Eğer ışık biraz daha azalırsa hiçbir şey göremeyeceklerdi. Bu durumda avcı değil, av olacaklardı. Vahşi hayvanların ve canavarların gözleri karanlıkta çok iyi görürdü. Viaer bunları düşündükçe vücudunun her bir noktası kasılıp karıncalanıyordu. Ormanın içerisinden korkunç kuş sesleri geliyordu. Kısa bir süre önce, ormana girdiklerinde küçük bir kızın çığlık attığını sanan Viaer bunun korkunç bir taklitçi kuşun sesi olduğunu sonradan anlayabilmişti.

Grup ormanın içerisinde uzun bir süre ilerledi. Gerginlikten dolayı çok fazla terleyip su kaybeden Viaer eline aldığı matarasını dikip susuzluğunu gidermeye çalıştı fakat matarasındaki suyu çoktan içip bitirmişti. O sırada sağından yaklaşan sakallı yol kardeşlerinden birisi sırıtarak “Su ister misin, yol kardeşim?” diye usulca sordu. Kuruluktan boğazı yanan Viaer büyük bir istekle başını sallayarak elini sakallı adama doğru uzattı. Sakallı adam sıkı tuttuğu matarasını yavaşça Viaer’e doğru uzatıyordu ta ki genç adam mataraya parmak ucuyla dokunana kadar; sakallı adam pis sırıtışıyla elini geri çekip suyu yerdeki kara çimlerin üzerine döktü. Sakallı adamın arkadaşları yanına gelerek kahkahalar attılar.

Viaer kendisiyle dalga geçilmesine, hele de bunun susuzluk gibi önemli bir konuda olmasına çok sinirlenmişti. Kılıcını çekip atını o adamların üzerine sürmek istiyordu ama ettiği yemini hatırladı. Asla yol kardeşlerinin kanını akıtma. Yumruğunu sıkıp sinirini bastırmaya çalışırken atının üzerinde ilerlemeye etti. Sol taraftan yaklaşan birisi “Benim suyumdan alabilirsin,” dedi.

Viaer’in eline almasıyla içmeye başlamasının bir olduğu mataradaki su baldan bile serin ve tatlıydı. Genç adam kaldırıp diktiği mataradaki suyu kana kana içerken taşan su ağzının kenarlarından akıyordu. Karnının su ile şiştiğini hissettikten sonra matarayı sahibine geri uzattı. Ardından büyük bir minnettarlıkla başını eğerek yol kardeşine teşekkür etti.

Matarasını geri alan adam gecenin kendisinden bile daha karanlık bir tene ve büyük kara gözlere sahipti. Viaer yanındaki yol kardeşinin Ashia Kıtası’nın güneydoğusundaki yerlilerinden olan sanni ırkından olduğunu hemen anladı. Daha önce uzaktan birkaç sanni görmüştü ancak onlarla hiç etkileşime geçmeyi denememişti.

İkili bir süre at arabasının hemen arkasında, karanlıkta yan yana ilerledi. Etraftaki ulumalar ve çığlığa benzer sesler artmaya başlamıştı. Rüzgârdan mı korkudan mı bilinmez ama genç adam tir tir titremeye başlamıştı. Bir süre sonra konuşarak üzerindeki gerginliği atabileceğini düşündü. Biraz ileride giden sanniye yetişerek onunla konuşmaya başladı.

“Adın nedir?”

Adam başını çevirerek düşünceli bir şekilde Viaer’e baktı. Sorunun kendisine geldiğinden emin olduktan sonra “Bana Gil derler,” dedi. “Senin adın nedir?”

Genç adam, “Adım Viaer,” dedi. “Batılıyım.”

“Ne garip bir isim.” diyen Gil’in mimiklerinde bir değişiklik olmadı.

Viaer ismini duyanların verdiği bu tepkiye alışıktı. Kendisi batılıydı ancak onun ismini duyduklarında batılılar bile şaşırıp bu ismi garip karşılıyorlardı. Annesini veya babasını tanısa onlara neden bu ismi koyduklarını ve isminin anlamını sorabilirdi. Onlar nasıl görünüyorlardı, diye düşünüp dolunaya bakarak iç geçirdi. Dolunayın ışığı altında parlayan yeşil gözleri hüzünlenince griye çalmıştı. Her zaman duygularına göre göz rengi yeşil ile gri arasında ton değiştirirdi.

Genç adamın sağ tarafından atları üzerindeki sakallı adamlar gürültü yaparak geçtiler. İçlerinden en iri olanı, Acur, pis bir şekilde sırıtarak “Bu hanım evladının bir yol kardeşi olabileceği kimin aklına gelirdi ki?” dedi. Adamın söylediği şeye arkadaşları kahkahalarla katıldılar. Kısa bir süre sonra kahkahaları giderek azaldı ve dörtlü ilerleyip grubun en önüne geçti.

Bir süre daha ilerlediler. Ormanın derinliklerinde ışık iyice azalmış ve kara otlarla kaplı yol giderek daralmıştı. Herkes ikili olarak ilerlemek zorunda kalınca Viaer tekrardan usulca önündeki Gil’e yaklaşarak konuştu.

“Daha önce hiç sanni bir yol kardeşim olmamıştı. Halkınızın böyle getirisi olmayan işlerden tiksindiğini sanırdım.”

Gil başını yukarı kaldırıp dolunaya baktı. Huzursuzluğunu belli eder gibi başını iki yana sallayarak “Tiksinmelerinin nedeni asla para olmadı,” dedi. “Batıdan gelen hainler yıllarca halkıma zulüm ettiler. Memleketimde batılılarla çalışanlara iyi gözle bakılmaz.”

Viaer kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği sanni yol kardeşinin halkının neden böyle düşündüğünü anlayabiliyordu. Yaklaşık üç yüz yıl kadar önce Eroan batıdan topladığı büyük ordusuyla doğuya gelerek verdiği sözü bozmuş ve masum sannileri hiç ayrım yapmadan tamamen katletmişti. Günümüzde bile bu olayı unutmayan sanniler insanlara karşı tepkili ve soğuk yaklaşıyorlardı.

Viaer atını Gil’in yanında sürmeye devam ediyordu.

“Memleketindekiler senin batılılarla çalışmana ne diyorlar?”

Gil başını kaldırıp dolunaya bakarken soğuk bir ses tonuyla “Kimse ailesi olmayan birisinin ne işle uğraştığıyla ilgilenmez,” dedi.

Viaer başı dik bir şekilde bundan gurur duyduğunu belli etmeye çalışarak “Yol kardeşleri de bir ailedir,” dedi. Gerçekten de ona göre yol kardeşleri paralı askerlere benzeyen bir grup değil, onurlu insanlardan oluşan geniş bir aileydi. Yol kardeşinin yüzüne bakmaya devam ederken “Hepimiz bir aileyiz, öyle değil mi?” diye sordu.

Gil hiçbir şey demeden dolunaya bakarak ilerlemeye devam etti.

Gil ikili arasındaki mesafeyi açtıktan kısa bir süre sonra Viaer onunla konuşmaya devam etmesi gerektiğini düşünüp atının üzerinde yaklaştı. Ona yetiştikten sonra “Senin yol kardeşlerine katılmaktaki amacın neydi?” diye sordu. “Para mı? Macera arayışı mı? Yoksa seni de kader mi buraya sürükledi?”

Gil başını iki yöne çevirip etrafını dikkatlice kolaçan etti. Viaer’e doğru dönüp başını uzattıktan sonra kocaman gözleriyle bakarken buz gibi bir sesle “Bu seni ilgilendirmez,” dedi ve hızlanarak kafilenin en önüne geçti.

Viaer arkadaş olabileceğini düşündüğü yol kardeşinden böyle bir tepki gelmesini beklemiyordu. Belli ki o da diğer sanniler gibi batılılardan nefret ediyordu. Genç adam önünde giden sanniyi yolculuk boyunca bir daha rahatsız etmemenin en iyisi olduğunu düşündü.

Grup uzunca bir süre daha ilerledikten sonra ormanın çıkışına doğru gelmeye başlamıştı fakat ağaçların sıklaşmasından dolayı yol iyice daralmış, tek kişinin bile atıyla zar zor geçebileceği bir seviyeye gelmişti. Yolculuğu zorlaştıran engeller artmaya devam ederken dolunayın parlak ışığı da ormanın bu kısımlarına neredeyse hiç ulaşamıyordu. Biraz daha ilerisi zifiri karanlıktı.

Viaer’den bir kafa yüksek olan kel tüccardan bile daha iri olan kel yol kardeşi Acur atıyla birlikte en öne geçti. Bir elini havaya kaldırıp arkadakilere durmaları için işaret etti. Atlılar ve at arabası yavaşlayıp durdular. Kel tüccar içerisinde dinlendiği at arabasının arka tarafından çıkıp ön tarafına geçti. Acur başıyla etrafı kolaçan ederken kel tüccara “Burada durmalıyız,” dedi.

“Gecenin ortasında bu lanetli topraklarda mola vermek mi?” diye araya girdi Viaer. “Bu delilik!”

Acur kendisine itiraz edip bağıran Viaer’i duymazlıktan gelerek at arabasının önündeki kel tüccara yaklaştı. Sert tavrını koruyan sakallı adam kel tüccarın yüzüne bakarak “Burada ateş yakıp kamp kurmalı ve güneşin doğmasını beklemeliyiz. Aksi takdirde burnumuzun ucunu bile göremediğimiz karanlığın hâkim olduğu dar patikada ilerlemeye çalışıp canavarlara yem oluruz. O zaman bizi senin şu tanrıların bile kurtaramazlar,” dedi.

“Asıl burada kalıp ateş yakarsak tanrılar bile bizi kurtaramazlar,” diye tekrardan araya girdi Viaer. “Yaktığımız ateş her türden gudubeti buraya çeker.”

Elleri titreyen Viaer burada kalmak istemiyordu. Burası Fısıltı Ormanı’ydı. Burada uzun süre kalanların delirmeye başladığını ve gerçekte olmayan hayaletler gördüğünü işitmişti. Ancak korktuğu şey bu muydu? Kendisine söyleyemese de asıl korktuğu şey belki de yıllar önce kaybettiklerinin hayaletleriyle yüzleşmekti. Bazen kabuslarında bunu görüp çığlık atarak sırılsıklam bir şekilde uyanıyordu.

“Korkuyorsan ilerlemeye devam et, seni tutan yok velet,” diye sert bir yanıt verdi Acur. “Benim görevim bu adamı sapasağlam bir şekilde Elfel’e ulaştırmak.” Kaşlarını çatmış olan adam sözünü bitirdikten sonra yere tükürdü.

Viaer kendisine destek olabilecek birisini arayıp yol kardeşlerinin yüzlerine teker teker baktı ama tüm yol kardeşleri bakışlarını başka yönlere kaçırmışlardı. Genç adam ilk kez kendisini bu kadar yalnız hissediyordu. Atıyla beraber karanlığa dalıp bir an önce buradan kurtulmak istiyordu fakat bir yemin etmişti.

Viaer çaresiz bir şekilde düşünceleriyle baş başa kalmışken kel tüccar gür sesiyle “Bu işe ömrünü adamış olan Acur’a güvenmekten başka bir çaremiz yok,” dedi. “Kamp yapacağız.” diye ekledikten sonra perdelerle kapatılmış at arabasının arkasına doğru yavaş adımlarla geçti. Viaer kel tüccarın at arabasının içerisinde sıkıca örtünüp uyuyacağını düşündü. Adamı günlerdir yapılacak işlerden ve yaşanan aksaklıklardan dolayı koştururken görmüştü. Belki de günlerdir uyumadı, diye düşündü genç adam. Uyumak onun da hakkı.

Yol kardeşleri atlarından inip kamp yapmak için hazırlıklara başladılar. Bir grup adam ateş için dal parçaları toplarken bir diğer grup atları bağlıyordu. Herkes bir şeyler peşinde koşuştururken bir tek Gil işlere yardım etmiyordu. Viaer onu ormanın derinliklerindeki bir ağaca dayanıp dinlenirken görmüştü. Adama bir şey demedi. Onu çalışmaya zorlayacak değildi.

Bir saatlik uğraşın sonunda Gil haricindeki dokuz yol kardeşi kamp ateşinin başında oturmuş, et kızartıp şarkı söylüyorlardı. Kel tüccar hâlâ at arabasından çıkmamıştı. Dinlenen adamı rahatsız etmenin kötü bir fikir olduğunu düşündü Viaer.

Yol kardeşleri etlerini yerlerken sırayla ödemelerini aldıktan sonra paralarını nereye harcayacaklarından ve gelecekte yapmak istedikleri şeylerden bahsetmeye başladılar. Neredeyse herkes bir şeyler anlatmıştı. Çocuğuna oyuncak almak isteyen de vardı. Kendisine en kaliteli şarabı almayı düşünen de.

Viaer düşünceli bir şekilde etinden bir ısırık aldı. Önündeki Peren’den sonra sıra ona gelecekti. Peren gözleri parlayan kel ve genç bir yol kardeşiydi. Uzun bıyıkları ve sakalları vardı ancak sert görünüşünün altında çok cana yakın birisinin olduğu konuşmasından belliydi.

Gözlerini ateşe dikmiş olan Peren, “Keşke sizlerinki gibi dizlerimi titretebilecek bir hayale sahip olabilseydim,” dedi. Viaer adamın gözlerindeki hüznü fark etmişti. “Doğumum sırasında bir grup kocakarı tarafından lanetlendiğim için ne işle uğraşsam kısa sürede batırıyorum,” diye kederle ekleyip yüksek sesle kendi kendine güldü. Ateşe doğru bakmaya devam ederken etinden bir ısırık aldı. “Buradan elime geçen parayla başkent Estendil’e gideceğim ve lanetimi kaldırması için en kalitelisinden bir büyücü tutacağım.”

“Saçların da lanetten dolayı mı döküldü?” diye soran Viaer’e birkaç yol kardeşi kısık sesle güldü.

Peren bir şey demeyip ateşe bakarak etini yemeye devam etti. Viaer sıranın kendisine geldiğinin farkındaydı. Hayallerini anlatmaya başlamadan önce öksürerek genzini temizledi. Ne anlatması gerektiğini düşündü. İlgi çekici bir hayali veya hikayesi var mıydı ki? Geçmişine baktığında gördüğü tek şey acı ve kederdi.

Acur yerinden kalkıp atına yaklaştı. Atın üzerinde bağlı olan küçük bir torbayı alıp yol kardeşlerinin önüne attı. Sert bakışlarıyla ve emreder bir ses tonuyla “Alın,” dedi. “Yemeğimiz kısıtlı ve bu ormandan ne zaman çıkacağımızı kestiremiyorum. Etinizi bu baharatla yerseniz sizi en az yarım gün daha tok tutar. Buradaki hiçbir adamın açlıktan kıvranarak öldüğünü görmek istemem.”

Viaer kafasını uzatıp torbanın içerisine baktı. Açık yeşil renkteki baharattan nefis keskinlikte hafif bir koku geliyordu. Yol kardeşleri torbaya bakıp baharat hakkında konuşurlarken Peren iki parmağını torbaya daldırıp çıkardı. Önce parmaklarındaki baharatın kokusunu derin derin içine çekti. Daha sonra parmaklarındaki baharatı dilinin ucuyla tadıp yutkundu.

Gözleri büyüyen Peren, büyülenmiş bir halde baharatı başıyla onayladıktan sonra Acur’a “Bunun gibi değerli bir hazineyi bizlerle paylaşmak istediğinden gerçekten de emin misin?” diye sordu.

Acur ciddi tavrını koruyarak “Kararımdan pişman olup vazgeçmeden önce alabildiğiniz kadarını alın,” dedi.

Adamlar ateşin karşısında kızarttıkları etleri baharata banarak büyük bir iştahla yemeye başlamışlardı. Baharatı denemeyen tek yol kardeşi olarak geriye Viaer kalmıştı. Genç adam Acur’un böyle değerli bir baharatı kendileriyle paylaşmasının nedenini anlayamadı. Yine de hayatı boyunca para biriktirse bile böyle kaliteli bir baharatı almaya gücünün yetmeyeceğinin farkındaydı. Biraz baharattan zarar gelmeyeceğini düşünüp etini yavaşça baharata batırdı. Tam kızarmış bol yağlı budu torbadan çıkardığında etin dışının yeşil baharatla kaplanmış olduğunu ve ağız sulandıracak derecede güzel koktuğunu düşündü.

Viaer büyük bir iştahla etini ağzına doğru götürürken uzaklardan “Viaer!” diye kendisine seslenildiğini duydu. Sesi tanımıştı, bu sanni yol kardeşi Gil’di. Genç adam ormanın içerisinden kendisine seslenen yol kardeşinin yanına gitmek için yerinden kalkarken karşısında dev gibi dikilen Acur’u buldu. Canavar gibi duran Acur elinde tuttuğu baharata banılmış etini ona uzattı. “Gururlu bir sanni olsa da o bile acıkmıştır,” dedi. “Açlıktan ölmeden önce bunu ona ver.”

Genç adam karşısındaki Acur’un uzattığı eti alarak ormanın derinliklerine girdi. Gil en başından beri sırtını dayayarak yattığı geniş gövdeli koyu renkteki ağacın altında dinleniyordu. Ağzında ot vardı ve onu çiğnemekten keyif alıyor gibi duruyordu. Viaer ona iyice yaklaşıp elindeki eti hafif bir gülümsemeyle uzattı. Adamın kurt gibi aç olduğunu ve eti elinden kapacağını düşündü.

Gil kendisine uzatılan eti eline aldıktan sonra yavaşça burnuna götürdü ve kokladı. Birdenbire yüzünü ekşiterek tuttuğu eti sert bir şekilde yere attı. Et, kara çimenlerin üzerinde birkaç tur dönüp durdu.

Viaer karşısındaki adamın kendisine uzatılan yemeği yere atmasını büyük bir saygısızlık olarak algıladı. Genç sanni gururundan dolayı yemeği almıyordu. Onun da diğer sakallı adamlar ve onların liderleri Acur gibi yol kardeşlerinden olmayı hak etmediğini, bu iş için fazla onursuz olduğunu düşündü.

Gil yere tükürdükten sonra “Bu da ne demek oluyor?” diye bağırdı.

“Aç olduğunu zannedip sana kamptan et getirmiştim fakat büyük bir hata etmişim,” diye çıkıştı Viaer.

“Ölümüne mi susadın?” dedi Gil buz gibi bir ses tonuyla.

Viaer kendisine yapılan saygısızlığa bile tahammül edebilirdi ama tehdide asla. Tehditlere karşı sessiz kalmanın korkaklık olduğunu biliyordu.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”

“Kafası yavaş çalışanlardansın demek,” dedi Gil. Elleriyle yerden destek alarak yavaşça doğruldu. Viaer’in yemek için can attığı eti elinden kapıp çalıların arasına attı. “Et, üzerindeki zehirli baharatıyla birlikte midene girmek ve seni içten içe bitirmek için bekliyordu. Şimdi, hayatını kurtardığım için kendini bana borçlu hissetmene gerek yok, gidebilirsin.”

Viaer duyduğu şeye inanmak istememişti. Baharat nasıl zehirli olabilirdi? Bunun bir çeşit sanni şakası olduğunu düşündü. Kafasından başka düşünceler de geçerken Gil kara gözlerini ona dikip soğuk bir ses tonuyla “Bu baharatı nereden buldun?” diye sordu.

Kafasında şimşekler çakan Viaer arkasını dönüp kampın olduğu yöne doğru büyük çalıların arasından göz ucuyla baktı. Yol kardeşlerinin ağızlarından mavimsi köpüklü bir sıvı geliyordu ve her biri teker teker oldukları yere yığılıyordu. Şimdi genç adam her şeyi anlamıştı; Acur bu baharat ile aç olan yol kardeşlerinin gözlerini boyamış ve her birini kalleşçe zehirlemişti. Peren zehirlenmekte olan yol kardeşlerini görüp elini kılıcına atmak istedi fakat bunu yapmaya fırsat bulamadan Acur eline aldığı bir kaya ile onun kafasına bir kez vurup onu yere serdi.

Hainler. Genç adam en başından beri Acur ve dostlarının yol kardeşi olabilecek onura sahip olmadıklarını biliyordu. O onursuz adamların ellerini kollarını sallayarak buradan ayrılmalarına izin vermeyecekti. Kısa kılıcını kınından çekti.

Kamp alanına yaklaştığında sakallı adamlardan Drew ve Acur’un biraz ilerideki at arabasına doğru ilerlediklerini gördü. Onları durdurması ve uyumakta olan Tives’i hemen kurtarması gerekiyordu. Kamp ateşinin başındaki Acur’un diğer iki adamı arkaları dönük halde zehirlenen yol kardeşlerini soyuyorlardı.

Yavaş adımlarla onların arkasından geçip at arabasına yaklaşmak isteyen Viaer dikkatsizlik ederek yerdeki kurumuş yaprakları ve çalıları ezip ses çıkardı. Ateşin başındaki sakallı adamlardan Otti sesi duymasıyla yerinden kalkıp hızla arkasını döndü.

Otti kılıcını kendisine bakan Viaer’e doğrulturken arkasından dörtlü içerisindeki en kısa sakallara sahip olan Jupp geldi. Jupp elini Otti’nin omzuna atıp sırıtırken “Bu velet hâlâ yaşıyor mu?” diye sordu.

Viaer kendisine pis dişleriyle sırıtan bu soysuz adamları doğduklarına pişman edecekti. Bu saatten sonra geri dönüş mümkün değildi. İstese atına binip kaçabilirdi ama kaçmayacaktı çünkü onuru üzerine bir yemin etmişti. Kılıcını ikiliye doğrultup “Gelin bakalım, şu kirli sakallarınız kadar cesaretiniz var mı görelim,” dedi.

Sakallı iki adam kahkahalar attılar. Jupp karşısındaki Viaer’e birkaç adım yaklaştı. Başını arkasında duran Otti’ye çevirip “Duydun mu? Bizi tek başına yenebileceğini sanıyor, zehirden dolayı kafası gitmiş olmalı,” dedi. İkili yine kahkahalar atarken Viaer kılıcını Jupp’a doğru salladı. Jupp’ın sakalının büyük bir kısmı kesilip yere düştü. Jupp’ın gözleri büyümüş ve yerdeki sakalında kalmışken “Bunun için pişman olacaksın velet!” diye kükredi.

Jupp kılıcını kaldırıp Viaer’e doğru bağırarak saldırıya geçti. Adam gözü dönmüş bir şekilde kılıcını bir sağdan, bir soldan delirmiş gibi sallıyordu. Viaer karşı atak yapmaya fırsat bulamasa da her hamleye karşı kendisini bir şekilde savunuyordu. Karşısındaki gözü dönmüş adamın her hamlesini okuyabilse de hızına ayak uydurmakta biraz zorlanıyordu. Geri adımlar atarken yan tarafındaki kamp ateşine baktı. Parlayan ateşin etrafında savaşırsa alanı iyi kullanıp sakallı adamları ikiye tek yenebileceğine inanıyordu.

Ormanın derinliklerinden gelen kuşların korkunç çığlık sesleri yankılanırken iki adam çarpışmaya devam ediyordu. İkilinin kılıçlarını her çarpıştırdığında çıkan metalin tiz sesi kuşlara eşlik ediyordu.

Viaer dikkatini karşısındaki Jupp’a vermişken Otti’yi tamamen unutmuştu. Otti gizlice Viaer’e arkadan yaklaşıp onu sıkıca tuttu. Viaer koltukaltlarından yakalandığı için hiçbir şey yapamıyordu. Kolları havada kalmıştı ve kilitlenmişti. Kurtulmak için çırpınıyordu fakat arkasındaki adam kendisinden fiziksel olarak çok daha güçlüydü ve onu bırakmaya niyeti yoktu.

Otti debelenip kurtulmaya çalışan genç adamı sıkıca tutarken ağzından tükürükler saçarak “Bitir işini!” diye bağırdı.

Jupp pis sırıtışıyla yaklaştığı Viaer’in hayatını kılıcıyla sonlandırmak üzereyken nereden geldiği belli olmayan bir ok tarafından gözünden vuruldu. Ok gözüne saplandığı gibi acıyla yere düşen adam kılıcını bir kenara fırlattı. Yerde tepinirken iki eliyle gözündeki oku tutup çıkarmaya çalışıyordu.

Viaer’i tutmakta olan Otti onu ittirip hızla arkasına döndü. Viaer ileri doğru birkaç adım sendeledi. Arkasını döndüğünde çalıların arasından çıkan Gil’i gördü. Genç sanni elinde küçük bir yay tutuyordu. Viaer’in birkaç adım önündeki Otti kılıcını eline alıp bağırarak Gil’in üzerine doğru hızla koştu.

Gil bir eliyle tuttuğu yayını yere atıp üzerine gelen Otti’nin salladığı kılıcından sıyrıldı. Otti bir kez daha şansını denedi fakat Gil yine rahatça geriye doğru adım atıp sıyrıldı. Otti küfürler ederken kılıcını bir kez daha kaldırdı ancak ormanın bu kısmı çamurluydu ve buna dikkat etmeyen adamın ayağı çamurda kayınca kendisini yerde buldu. Gil hızlı bir şekilde yerdeki adamın başına eğilip boynunu hiç tereddüt etmeden soğukkanlılıkla kırdı.

Viaer nefes nefese kalmış bir halde olan biteni izliyordu. Gil’in soğuk tavırlarına bakılırsa öldürmeye alışıktı. Kendi canını ikinci kez kurtardığı için ona teşekkür etmeliydi. Ona gerçek anlamda borçlanmıştı.

Viaer’in arkasından gözüne ok saplanmış olan Jupp’ın inlemeleri geldi. Yerde yatan ve hâlâ gözüne saplanan oku acıyla tutup inleyen adamın boğazını kılıcıyla kesti. Bir insanın canını almıştı. İlk değildi ve son da olmayacaktı. Kaç yıl geçerse geçsin buna hiçbir şekilde alışamayacağını düşündü. Belki de alışmaması daha iyiydi, bu insan olmak ile katil olmak arasındaki ince bir çizgiydi.

Viaer kendisine yaklaşan Gil’in gözlerinin içine bakarken kampın diğer tarafında duran at arabasının tekerleklerinin hareket etmeye başladığını o taraftan gelen gürültüyle duydu. Ateşin yanından dolanıp koşarak o yöne doğru ilerledi ancak at arabası çoktan kamp alanından uzaklaşmış ve zifiri karanlıktaki ormanın derinliklerinde kaybolmuştu. Genç adam biraz ileride, karanlıkta yerde yatan iki kişi olduğunu gördü.

Birisi az önce Acur’un yanında ilerleyen Drew isimli kısa boylu sakallı adamıydı. Kalbi bir şey ile delinmişti ve her tarafı kan içerisinde kalmıştı. Onun gibi bir pislik için fazla merhametli bir ölüm, diye düşündü Viaer. Bundan daha beterini hak ediyordu.

Viaer birkaç adım attıktan sonra diğer tarafta yatan adama bakınca kanı çekilmiş gibi hissetti. Yutkunduktan sonra dudakları titrerken gördüğü şeyin gerçek olup olmadığını sorguluyordu. Bu kara bir kabustu, gerçek olamazdı. Yerde yatan kel tüccar Tives’in omzundan karnına kadar giden büyük bir yarık oluşmuştu. Üzerindeki parlayan ince turuncu cübbesinin rengi kırmızıya çalmıştı. Adamdan akan kan etrafında birikinti oluşturmuş, neredeyse adamı kendi kanında boğacaktı.

Gözleri yaşaran Viaer hızla eğilip önündeki Tives’in kafasını kaldırarak “Dayan, ölmeyeceksin!” diye bağırdı. Tives ölmeyecekti, ölmemeliydi. Ölmeyi ondan daha fazla hak eden binlerce insan vardı. Gözlerini açan Tives kısık tuttuğu gözlerinin yanına zar zor gülümsemesini ekledi.

“Benim için artık… çok geç… işim bitti…” dedikten sonra öksürdü.

“Hiçbir şey için geç değil!”

“Dinle beni… görevim…”

Viaer titrerken önünde yatan ve son nefesini vermek üzere olan adamın elini tutup sıktı.

“Ne?” dedi gözlerinden yaşlar süzülürken. “Ne görevi?”

“At arabasında… sakladığım bir kız vardı… onu bul ve koru…”

Adam yine şiddetli bir şekilde öksürdü. Bu defa ağzından çok fazla kan gelmişti.

“O… bu dünyanın kaderini belirleyecek… onun adı…”




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1362

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1140

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 951

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 886

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 774

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 726

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 690

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 624

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 587

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 548

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 506

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 155

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 127

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 115

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 94

Site İstatistikleri

  • 18911 Üye Sayısı
  • 545 Seri Sayısı
  • 26496 Bölüm Sayısı


creator
manga tr