Bekleyin okuyun ve öğrenin... #Örkün

Ashia - Bölüm 40: Köleler


Savoj Di Jilus

Aosfer Sönüşü’nün 846. Yılı’nın 20. Şiay’ı

 

Avlunun büyük bölümünü kaplayan altın kupa desenli turuncu kilim kanlar içerisinde kalmıştı.

“Her seferinde bir öncekinden daha gürültücü ve daha beceriksiz bir aptal oluyor,” dedi Mörny. Başucuna eğildiği kanlar içerisindeki adamın kalbinden çıkardığı hançerini adamın sarı ipek giysilerine usulca sildi. Büzdüğü dudağından ve umursamaz bakışlarından buna alıştığı, hatta bunu sıkıcı bir aktivite olarak gördüğü belli oluyordu.

Hafif bir uğultuyla esen rüzgâr her taraftan avluya kum tanelerini sokmaya devam ediyordu. Savoj, sarılar içerisindeki leş gibi kokan adamın ölmüş olduğundan emin olunca cesede yaklaştı. Yerdeki cesedi birkaç kez tekmeleyip “Bu dördüncü kiralık katildi,” dedi. “Söyle Mörny, daha ne kadar kaçıp saklanmam gerekecek? Asla durmayacaklarından korkuyorum.”

“Duracaklar,” dedi Sör Mörny. “Siz ölünce duracaklar.”

“Seni uykularımı kaçırasın diye şövalye ilan etmedim Mörny.”

Adam kıkırdadı. “Haklısınız majesteleri, bu topraklarda sıcak çarpınca insanın ne dediğini kulakları duymuyor.”

Sör Mörny Livud, Ashia Kıtası’nın güney taraflarında doğmuş civciv sarısı renkte kirpi dikeni gibi dimdik saçlara ve altın sarısı keçi sakallarına sahip genç bir adamdı. Sol kulağına küpe niyetine geçirdiği üç bakır halkası, dudağına eğimli uzun ve kemikli bir burnu vardı. İkilinin Ashia’dan bu kıtaya gelmesinin üzerinden aşağı yukarı bir yıl geçmişti. Kısa boylu olan Sör Mörny bu süre boyunca durmaksızın zayıflayıp bir çocuk gibi çıtı pıtı kalmıştı.

Sör Mörny yerdeki cesedin üzerini yoklayıp adamın iç kemerinde basit bir kama buldu. Bir eliyle havaya attığı kamayı öbür eliyle yakalayarak eğlendikten sonra kemerindeki kınına geçirdi. Yavaşça doğrulurken “Sör Kadrin ile konuşmamı ister misiniz?” diye sordu. “Eğer isterseniz etrafı gözleyecek bir düzine muhafızı bizimle paylaşacağından adım gibi eminim. Geceleri rahat bir şekilde uyuyabiliriz.”

Sadece sen rahat bir şekilde uyuyabilirsin, diye düşündü Savoj ama kelimeleri kendisine sadık olan tek şövalyesine, yıllardır sahip olduğu tek arkadaşına söyleyemedi. “En kısa zamanda buradan da taşınmamız gerek.”

Şövalye sürekli taşınmaktan bezmiş gibi görünüyordu. “Neden burada kalmıyoruz ki? Sizi tehdit eden adamların hepsinin sonu böyle oldu ve olmaya da devam edecek, bunu biliyorsunuz.”

Neden emredileni sorgusuz sualsiz yapmaz ki? “Sör Kadrin’i bulup durumu anlat ve bize yeni bir yer ayarlamasını sağla.”

Adamın bu sıcakta güneşin altında koşturmak istemediği yüzünde beliren hoşnutsuzluk göstergesi kırışıklardan okunuyordu. “Emredersiniz majesteleri.” Adam reverans yapıp hızlı adımlarla uzaklaşıp gözden kayboldu.

Sör Kadrin, Estendil’li yaşlanmaya başlamış onurlu bir şövalyeydi. Hüküm Savaşı sırasında diyarın iyiliği için elinden geleni yapmıştı ancak yanlış taraftaydı; hain sanniler ve hain tarivlerle birlikte Kral Dalius Di Jilus’a karşı bir ordunun başında kılıcını kuşanmıştı. Yıllar süren savaş sona erdiğinde ele geçirilen yüksek rütbelilere yeni hayatlarına dair seçimler sunuluyordu. Savaşın bittiğini anlayan Sör Kadrin kellesini kaybetmek veya Ganf Adası’nda ölüme gönderilmek yerine her şeyini arkada bırakarak sürgüne, Kastrak Kıtası’na kaçmıştı. Savoj bunları Sör Kadrin ile tanıştığı günü yaptıkları uzun yolculuk sırasında sohbet ederken öğrenmişti.

“Sör?”

İrkilen Savoj arkasını dönünce avlunun girişinde bekleyen küçük bir erkek çocuğunu gördü. Kel olan çocuğun üstünün çıplak, altının ise eskimiş ve yırtıklarla dolu kirli beyaz ipek ile örtülü olduğunu, ayrıca sağ kolunda Sör Kadrin’in kupa dövmesinin bulunduğunu fark etti. Çocuk basit bir köleydi. Sör Kadrin’in binlerce kölesi ve içleri eşyalarla dolup taşmış birbirinden farklı onlarca köşkü vardı. Tiksintiyle çocuğa bakarken Majesteleri demeliydi, diye düşündü. Belki de kiminle konuştuğunun farkında değildir. Evet, bilmemesi herkes için daha iyi olur.

“Konuş köle.”

“Sör Kadrin sizinle bizzat arenada görüşmek istediğini söyledi. Önemli bir mesajı varmış.”

Savoj ne yapması gerektiğini düşündü. Mörny’nin Sör Kadrin’i aramak için köşklerini teker teker gezerek vakit kaybedeceğinin farkındaydı. Hava, köşkte tek başına bir şey yapmadan oturmak için fazla sıcak ve bunaltıcıydı. Arenaya gitmek ve birkaç dövüş izleyip Sör Kadrin ile taşınma işini konuşmak sıkıntılarını azaltabilirdi. Bir elini kınındaki kılıcının kabzasına koyarak köle çocuğa yaklaştı. Çocuğu baştan aşağı süzerken onun iğrenç koktuğunu fark edip yere tükürdü.

“Pekâlâ, yolu göster.”

İkili köşkten yavaş adımlarla çıktılar. Savoj önünde ilerleyen çocukla arasına belli bir mesafe koymuştu. Güneş tam tepelerinde parlayıp yaşayan her şeyi kavurmaya yemin etmiş gibiydi. Zemine sıcağı emmeyen soğuk ve düz mermerler işlenmiş olsa da bazı yerlerde kum taneleri birikmişti ve sıcak kum insanın ayak derisini kötü bir şekilde eritecek gibi yakıyordu. Savoj burada kaldıkları süre boyunca güneşin merhametsizliğinden dolayı Mörny ile kararmaya başladıklarını bile düşünmüştü. Acaba bir asır boyunca burada kalıp yaşasa bir sanniye benzer miydi? Bunu merak etti.

Köşklerin aralarında kalan dar sokaklarda ilerliyorlardı. Böcek sürüsü gibi sokakları kaplamış olan pis kokulu köleler duvarlara yaslanmış dileniyor, şarkı söylüyor veya bulabildikleri bir parça gölgenin altında uyuyorlardı.

Tekinsiz dar sokaklardan çıkıp daha geniş bir alanda bulunan pazar alanına girdiklerinde etrafın her zamanki gibi kalabalık olduğunu gördüler. Bazıları kırmızı, bazıları ise mor perdeli onlarca tahtırevanın içerisindeki soyluları bu sıcakta taşıyan üstü çıplak genç erkek köleler ter içerisinde kalmıştı. Vücutları sırılsıklam bir şekilde parlıyordu. Kaynayan kumların üzerine koydukları giysilerinin üzerinde oturan tüccarlar önlerindeki eşyaları abartılı bir övgüyle bağırarak müşteri çekmeye çalışıyorlardı. Değerli taşlardan büyülü hançerlere, susuzluğu giderici meyvelerden hayvan yumurtalarına kadar pek çok türde şey satılıyordu.

Kumların üzerindeki tezgâhların birinden kendisine bir şeyler bakan orta yaşlı bir adam ellerini kaldırarak bağırmaya başladı. Siyah kıvırcık saçlara sahip kısa boylu bir köle çocuk adamın kesesini çalmıştı. Adam arkasından onu durdurmaları için avazı çıktığı kadar bağırıp koşturuyordu ancak kalabalıkta önüne insanlar çıkıp duruyor ve her adımında hızlanması gerekirken gittikçe yavaşlıyordu. İkili halkın arasında koştururken bağırma sesleri giderek azaldı ve bir müddet sonra tamamen kayboldu. Savoj insanların bilerek adamın önüne geçiyor olabileceğini düşündü. Belki de tüm bu kanunsuzlar aslında birlikte çalışan kölelerdir. Benim krallığımda böyle şeyler asla onların yanına kalmayacak. Herkese haddini bildireceğim!

İkili arenaya iyice yaklaşmışken yanlarına dört kölenin çektiği mor perdeli bir tahtırevan geldi. Perdesini bembeyaz eliyle açan ve yüzünü mor tüllü bir eşarbın arkasında saklayan genç bir kadın gözleriyle Savoj’u süzdü ve Savoj’un yanındaki yolu gösteren köle çocuğa bir bronz verdi. Savoj bunun nedenini merak etti ancak köle çocukla konuşmak istemediği için ağzını açmadı. Kralların muhatapları soylulardır, diye düşündü. Köleler değil.

En sonunda arenanın önüne gelmişlerdi. Savoj alnında biriken teri sildi. Saçlarının tamamının terden sırılsıklam olduğunu ve üzerindeki ipek giysisinin terden üzerine yapıştığını hissedebiliyordu. Tanrılar, keşke güneşi kapayacak bulutlar olsa. Arenanın sadece yüksek soylulara özel olan arka taraftaki girişine, demir kapılara geldiler. Açık olan kapının önünde bekleyen altı kısa kılıçlı adam sanki Savoj’u tanıyorlarmış gibi hiçbir şey sormadan geçmesine izin verdiler.

Dolambaçlı koridorlardan ve merdivenlerden bir süre çıkıp soyluların ve oyunları düzenleyen adamların olduğu baş balkonun girişine geldiler. Arena yapısının gölgeler içerisindeki iç kısmında gezmek Savoj’a iyi gelmişti. Sör Kadrin çağırmamış olsa gölgeler içerisindeki koridorlarda bir köşeye kıvrılıp tüm gün uyuyabilirdim.

Uzun balkondaki arenaya dönük üç koltukta üç adam oturup gülüşüyordu. Sağ koltukta Sör Kadrin oturuyordu. Savoj önünde bekleyen köle çocuğun yanından geçip balkona girince Sör Kadrin ile göz göze geldi ve adam her zamanki soğuk ses tonuyla “Majesteleri,” dedi. “Ben de değerli arkadaşlarıma sizden ve davanızdan bahsediyordum.”

Hiç sormamıştı ancak Sör Kadrin ellili yaşlarının sonlarında olmalıydı. İki yana taranmış siyahtan kızıla çalan kısa saçlar, birkaç kat kırışık bulunan geniş bir alın, iki kulağında da bulunan altın halkalardan küpeler, bezgin bakan kahverengi gözler, kısa tuttuğu kirli sakallar, griye çalmış dudaklar ve burnundan sol gözüne doğru giden ince bir kılıç yarası. Adamın sırtında kan kırmızısı pelerini, pelerinini önünde birleştiren mavi zemin üzerine altın kupa simgeli bir düğmesi ve üzerinde balık derisi gibi pullu olan deniz mavisi hafif zırhı vardı. Adam eğlenmesi gereken zamanlarda bile tam bir askerdi; asla gülümsemez, emirlere itaat eder ve düşmanlarının gözünün yaşına bakmadan onlara işkence ederdi. Savoj adamın acımasızlığını genç kız kölelerinden birisine tecavüz eden bir tüccara yaşattıklarıyla görmüştü; yaşlı tüccarı önce hadım etmiş, daha sonra ise adama kendi organını zorla yedirmişlerdi. En sonunda şövalyenin merhamet edesi gelmiş ve adamı ıssız bir çölün orta yerinde aç susuz özgürlüğüne bırakmıştı. Savoj o tüccarın daha sonra neler yaşadığını merak etti.

“Desteğinize müteşekkirim,” dedi Savoj Di Jilus. Kendisine bakan yüzleri hafifçe başını eğerek selamladı. “Sör Kadrin, değerli konuklarını tanıtmayacak mısın?”

Sör Kadrin yavaşça yerinden kalktı. Diğer adamlar da onun hareketlerini takip ettiler. Ortada oturan adam Savoj’a yavaşça başını eğerek gülümsedi.

Sör Kadrin açtığı eliyle orta sıradan kalkmış olan adamı göstererek “Radiyn çok eski bir dostumdur,” dedi. “Kendisi kıta genelindeki en büyük gladyatör okullarından birisinin sahibidir.”

“En iyisinin,” diye araya girdi Radiyn. Savoj adamın gözleri ve dudakları arasında alaycı bir gülümseme yakalar gibi oldu. “Eğer bir gün majesteleri isterse okulumu seve seve gezdirebilirim.”

“Onur duyarım.”

“O onur bana aittir,” dedi Radiyn.

Orta yaşlı adamın siyah yağlı saçları, içmekten kızarmış yüzü, çenesine kadar gelen favorileri, kocaman ve benekli bir burnu vardı. Dudaklarının altından küçük bir sakal parçası uzanıyordu. Çenesinin altındaki kat kat olan yağ tabakası o kadar fazlaydı ki gören adamın bir boynu ve boğazı olduğuna şüphe ederdi. Anlaşılan gladyatör okulu Radiyn’i yürüyen içi dolu bir çuval yapacak kadar çok kazandırıyordu.

Sol taraftaki koltuktan kalkan adam ise seksenli yaşlarında gibi duruyordu. Adamın griden beyaza dönmeye başlayan uzun kıvırcık saçları, yüzünün tamamını kaplayan kısa kıvırcık sakalları, uzun bir sopaya benzeyen burnu, yüzünde yaşlılarda sıkça görülen siyah büyük lekeler ve griye çalmış ölü gibi mavi renkte gözleri vardı. Beyaz ipekler içerisindeki adam zar zor ayakta duruyordu.

“Bendeniz Üstat Maques majesteleri,” dedi yaşlı adam eğilerek. “Babanız Kral Dalius Di Jilus’un ve onun babası Kral Gariff Di Jilus’un sarayında bulunup yıllarca onlara danışman olarak hizmet etmiştim.”

Savoj bir yıldır kaçak olarak sürgün hayatı yaşadığından dolayı çok az insanla görüşüp konuşabilmişti ve bu süre boyunca Sör Kadrin dışında ilk kez Estendil’in sarayında bulunmuş bir kişiyle denk geliyordu. Kalp atışlarının hızlanmaya başladığını hissetti. “Yine bir Di Jilus’a hizmet etme ayrıcalığına sahip olabilirsiniz,” dedi Savoj. “Bana bağlılık yemini edin ve Estendil’e başımız dik bir şekilde beraber yürüyelim.”

“Yaşlandım ama hafızam hâlâ yerinde,” dedi Üstat Maques. “Tahtta Kral Konrad oturuyor. Yasalara göre taht tartışmasız onun hakkı.”

Bu ne cüret? Savoj yumruğunu sıktı. Yaşlı budala kiminle konuştuğunun farkında değil! “Önce üvey kardeşini öldürmeye çalışan, daha sonra ise babasını sırtından bıçaklayan bir hainin tahtta oturmaya hakkı olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?”

“Hayır, fakat kazanılmayacak bir savaşa girecek kadar aptal veya bunak değilim.”

“Ordum olmadığını düşündüğünden mi böyle cahilce konuşabiliyorsun? Davama her gün yürekten inanan birkaç kılıç daha katıyorum.” Savoj kendisine bakan donuk gözlere yalan söylemişti.

“Kılıçlar değil, kılıçları tutan adamlar önemlidir.” Adam gözlerini kısarak Savoj’u baştan aşağı süzdü. “Kral Dalius’a hiç benzemiyorsunuz. Onun kahverengi ile gümüş arasında değişen gür, kıvırcık saçları vardı fakat sizin beyaza çalan gümüş, ipek gibi incecik saçlarınız var. Babanızın kara gözlerine karşın sizin açık deniz mavisi gözleriniz var. Herkes sizi ölü olarak biliyor, kimse sizin Kral Dalius’un çocuğu olduğunuza inanmaz. Davanız için adanmış kılıçlar bulmuş olabileceğinizden bile şüpheliyim.” Adam dizlerine bastırarak yavaşça yerine oturdu.

“Majesteleri annesinin asaletini almış olmalı,” dedi sırıtarak yerine geçen Radiyn.

Tek kelime etmeyen Sör Kadrin eliyle kölelerine işaret verdi ve köleler Savoj için de bir koltuk getirdiler. Bozulmuş olan Savoj en sağa, Sör Kadrin’in yanına geçmişti. Deri ve saten karışımı kırmızı renkteki geniş koltuk oldukça rahattı. İkilinin arasında uzun bir masa ve masanın üzerinde birbirinden farklı meyveler ile şarap kadehleri vardı. Savoj çöl üzümü denen turuncu üzümleri ağzına atmaya başladı. Bol sulu ağızda dağılan meyveler insanın boğazından geçerken içini huzurla kaplayıp bayıltacak kadar enfestiler.

Savoj etrafına, bulutlara kadar yükselen arenaya baktı. Kat kat yükselen dev çemberin ortasında kumlarla kaplı geniş bir alan bulunuyordu. Tribünler tıka basa doluydu; düşük seviyeli soylular, paralı askerler, fahişeler, tüccarlar, rahipler, gemiciler, korsanlar, hırsızlar, köleler ve en kötüsü soysuzlar. En az yirmi bin kişi olduğunu tahmin etti Savoj.

Buraya daha önce de gelmişti ancak o zaman oyunlar yoktu ve arena terk edilmiş antik bir yapı gibiydi. Sör Kadrin ile Sör Mörny kendisine şehri ve önemli yerlerini gezdiriyorlardı. “Bu kumların üzerinde binlerce yıldır ölüm dansı yapılıyor,” demişti Sör Kadrin. Savoj bunu köleler arasında oynanan garip ve barbarca bir gelenek olarak görmüştü ancak Sör Kadrin bu geleneğin sevilmesinin asıl nedeninin kılıçların çarpışmasından çok, para olduğunu söylemişti. Arena dövüşleri için insanlar kumar oynuyor, ortada muazzam bir para dönüyordu.

Sör Kadrin ayağa kalkıp balkonun en ucuna çıktı. Kumların üzerindeki zırhlı ve kalkanlı askerlere eliyle kapıları açması için işaret verdi. Askerler koşuşturuyordu ve Savoj neler göreceğini merak ediyordu. Keşke benim de kumar oynayabilecek param olsaydı…

 




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1361

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1140

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 951

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 886

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 774

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 726

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 690

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 624

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 587

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 548

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 506

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 155

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 127

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 115

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 94

Site İstatistikleri

  • 18913 Üye Sayısı
  • 545 Seri Sayısı
  • 26496 Bölüm Sayısı


creator
manga tr