“Dövüşte usta olanlar öfkelenmez, kazanmakta usta olanlarsa korkmazlar. Dolayısıyla akıllılar dövüşmeden önce kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler.” #Zhuge Liang

Ashia - Bölüm 34: Diyarın Yeni Kralı


Durian Vesongor

Aosfer Sönüşü’nün 846. Yılı’nın 27. Şiay’ı

 

Başkent Estendil’in yüksek surlarının üzerinden Di Jilus Hanesi’nin gümüş zemin üzerindeki mor taçlı sancakları dalgalanıyordu. Surun üzerinde dizilen yüzlerce okçu gelen kafileyi ters bakışlarla dikkatle inceliyordu. Estendil’in batısından gelmişlerdi ve genç adam Yürek Kapısı denen bu akıl almaz boyutlardaki kapıyı aldığı tarih derslerinden hatırlıyordu. Gümüş rengindeki üzerinde diken gibi sivri çıkıntıları olan cüce çeliğinden yapılma kapıyı bunca yıl boyunca kırıp geçebilen olmamıştı. Bazı efsanelerde bu kapıyı ejderhaların bile kıramayacağının söylendiğini hatırladı Durian.

Atının üzerindeki Ak Şövalye Marim Mensan yanındaki Vidanir’le birlikte kapılara doğru yaklaştı. Surun üzerindeki okçuların kaptanı onları tanıyınca kapıların açılmasını işaret etti. Okçular hızla yüksek surlardan inip kapının olduğu yöne doğru koşmaya başladılar. Kısa bir bekleyişin ardından özel çelikten yapılan kapı büyük bir gürültüyle yavaşça açılmaya başladı.

Kapılar açılınca kafile tek sıra halinde içeriye dar geçitten ilerlemeye başladı. Durian perdeleri çekip dışarıyı izlerken kapıları açan dümene benzeyen çıkıntılı yuvarlak mekanizmaları gördü. Kapının iki tarafında da mekanizmalar vardı ve bunlar içlerinden geçen halatlar ile kapının üstüne bağlıydılar. Bunları aynı anda büyük bir topluluk olmadan çevirmek ve kapıyı açmak mümkün değil gibi görünüyordu. Sağlam mekanizma, diye düşündü Durian. İç taraftan isyan edenler olsa bile dış taraftakilere kapıyı açmak için yeterli vakte ve güce sahip olamazlar.

Üçüncü Bölge veya Efkâr Çanağı olarak bilinen surların hemen ardında kalan dar, çamurlu yollara sahip alana girdiler. Durian perdelerin arasından usulca etrafı izlerken halktan insanların işlerini bırakarak kendilerine baktıklarını gördü. Çoğu insanın üzerinde beş para etmez paçavralar vardı. Bazılarında ise onlar bile yoktu. Tüm bu insanlar kıtanın en iyi şehrinde yaşamalarına rağmen sefalet içerisindeydiler. Durian onların gözlerinde soylulara karşı olan tiksintiyi görmüştü. Bu insanların mutsuzluğu kimin eseri acaba, diye düşündü. Onlara acımıştı.

İkinci Bölge’ye yani diğer adıyla Puslu Yollar’a gelmişlerdi. Üçüncü Bölge’ye kıyasla burası çok daha sessiz ve sakin bir yerdi. Buradaki insanların giyimleri ve yapıların işçilikleri daha iyi duruyordu. Niary yan taraftaki perdelerden başını çıkartıp etrafı incelerken “Geldik mi?” diye sordu.

“İkinci Bölge’deyiz.”

Gözlerini kırpıştıran Niary, “İkinci Bölge de nedir?” diye merakla sordu.

“Paralı askerlerin, tüccarların ve Durian gibi düşük seviyeli soyluların yuvasıdır,” diye araya girdi yan tarafta at süren Vidanir.

Yanlarına gelen Vidanir’e yumruğunu sıkarak bakan Durian, “Ben düşük seviyeli bir soyluysam sen nesin?” diye sordu.

“Ben soylunun soysuza tepeden indirdiği balyozuyum.”

“Ailesini seçemediği için soysuz olarak doğan şanssızlar da bu gruba dahil mi?” diye sert bakışlarla sordu Durian.

Vidanir başı dik bir şekilde ileriye bakarak “Aileni kendin seçemezsin,” dedi. “Ama kim olacağını seçebilirsin.”

“Herkes senin gibi üstün yeteneklerle doğmuyor!” diye bağırdı Durian. Niary endişeli bakışlarla kolundan çekiştirince sesinin çok yüksek çıkmış olduğunu fark etti.

Vidanir alınmış gibi başını yukarı aşağı yavaşça sallarken “Böyle düşünüyorsun demek,” dedi. “Çok ahmaksın.”

Durian hatasını siniri geçtikten sonra fark etti. Vidanir kazandığı başarılarının tamamını çalışkanlığına borçluydu. Onların kanlarında atalarından gelen özel bir şey yoktu. Ailelerindeki her birey sıradan soyluydu. Sadece Vidanir çok çalışarak ismini kıta geneline duyurabilmiş, ailenin en büyük gurur kaynağı olmuştu.

En sonunda büyük sarayın içerisinde bulunduğu Birinci Bölge’ye geldiler. Bölgenin diğer adı Gümüş Taç’tı. Durian at arabasının açılan kapısından yavaş adımlarla dışarı çıktı. Etrafta sadece eli silah tutan muhafız birlikleri ve pelerinli birkaç muhafız birliği kaptanı vardı.

Durian elinden nazikçe tuttuğu Niary’nin aşağı inmesine yardımcı oldu. Kız etrafı görünce büyülenmiş gibi kendi etrafında dönenmeye ve gülümsemeye başladı. Kardeşini böyle gören genç adam onun yaşayan en güzel şey olduğunu düşündü. Kardeşine sıkıca sarılıp saçlarının kokusunu içine çekti.

“Sör,” dedi arkadan gelen tiz bir adam sesi.

Durian arkasına dönünce karşısında bir keşiş gibi gri kukuleta giymiş ve kapüşonunu başına çekmiş kel, ufak bir adam gördü. Geniş yüzlü adamın kocaman, çıkık gri gözleri, çukurlaşmış yanakları ve hemen dudaklarının altında uzamış bir tutam sakalı vardı.

“O şövalye değil,” dedi ikilinin yanına atından inerek gelen Vidanir.

Adam gözleriyle uzunca bir süre Durian’ı süzdükten sonra Vidanir’e dönüp başını eğerek “Sör Vidanir,” dedi. “Biz de sizin gelmenizi bekliyorduk.”

“Erkenci miyiz?” diye sordu Vidanir.

Başını daha da eğen adam mahcup bir şekilde “Sizden önce gelenler oldu,” dedi.

Bir kaşını havaya kaldıran Vidanir, “Kimmiş onlar?” dedi gür sesiyle.

“Jufio Difky ve eşi Syunara Vissindia.”

“Difky Hanesi’nin yüksek soyluları,” dedi Vidanir. Adam onu başıyla onayladı.

Vidanir kardeşlerine dönerek “Buradan sonrasını yayan gideceğiz,” dedi. Eliyle sarayın olduğu tepeyi gösterdi. Durian yüzlerce basamağın saraya doğru sıralandığını gördü. Bu yorucu olacak, diye düşündü. Acaba önceki krallar da bu yolu her seferinde yürüyorlar mıydı?

Marim Mensan en önde tetikteymiş gibi bir eliyle kılıcının kabzasından tutup etrafı kolaçan ederek ilerliyordu. Adamın beyaz ipek pelerini rüzgarla beraber barışın simgesi olan bir sancak gibi titreşerek dalgalanıyordu. Adamın biraz arkasından yavaş adımlarla Vidanir geliyordu. Yol boyunca adam bir kez bile dönüp kardeşlerini kontrol etmek için arkasına bakmamıştı.

İkilinin arkasından ağır zırhlı birkaç şövalye, onların arkasından ise ellerinde mızraklar tutan hafif zırhlı bir grup şehir muhafızı ve yaverler geliyorlardı. Şehir muhafızlarının arkasından Durian, Niary ve Bavia ilerliyorlardı. Bavia’nın arkada toplanmış siyah saçları, sıska bir bedeni ve oval yüzünün en güzel parçası olan kahverengi gözleri vardı. Orta yaşlı kadın Niary’e dadılık yapıp onunla sabah akşam her anlamda ilgileniyordu. Kadının eşi olan Rery seyis olduğu için yanına aldığı birkaç şehir muhafızıyla birlikte kafileden ayrılmıştı. Tanımadıkları, yarım milyon nüfuslu yabancı bir şehirdeydiler. Güvenlikleri için yalnız gezmemeleri gerekiyordu.

Nihayet son basamağa adımlarını atıp uzun süren yolculuğu geride bırakmışlardı. Durian yakın zamanda bu yoldan yine geçmek istemiyordu. Alnında biriken teri elinin tersiyle sildikten sonra Suçluları hücrelere atmak yerine burada birkaç kez yürütmek suç işlemeye karşı çok daha caydırıcı olur, diye düşündü.

Alçak avluyu yavaş adımlarla geçerek sarayın inanılmaz uzunluktaki bahçesine geldiler. Durian gözlerini kısarak bahçenin öteki ucunu görmeye çalışıyordu ancak binlerce çiçeğin olduğu bahçenin sonu yok gibiydi. Havada süzülen bir papatyayı zıplayarak yakaladı. Genç adam o kadar şiddetli zıplamıştı ki yere bastığında ayağı incindi.

Elindeki papatyayı Niary’nin saçlarının arasına taktı. Kız bunu beklemiyormuş gibi ağzı açık kalmıştı ancak bir şey demeden Durian’ın yanında ilerlemeye devam etti. Genç adam her adımından sonra gözünü kısıp dişlerini sıkıyordu. Buna değdi mi? diye kendine sordu. Bir papatya için neredeyse kendisini sakatlıyordu. Niary’e dönünce kızın kendisine gülümseyerek baktığını gördü. Başını sessizce sallayarak Değer, dedi. Onun için her şeye değer.

Grup ilerleyerek kısa sürede bahçeyi de geçmiş ve sarayın önüne gelmişti.

Durian başını kaldırarak saraya baktı. İnanılmaz boyuttaki yapı antik dönemlerde kalslar tarafından inşa edilmişti. Büyük Fatih Eroan ve insanları bu toprakları kalslardan alana kadar bu şehir kals halkının başkenti olarak kalmıştı. Üzerinde yüzlerce açık camı olan yapının orta noktasında yüksek bir kuleye benzer bir yapı vardı. Orada yaşayan kişi manzaranın tadını çıkarıyor olmalı, diye düşündü genç adam. Sanırım Işık Ağacı’na varabilmek için koca sarayın etrafından dolanmam gerekecek.

Bir grup kırmızı pelerinli ağır zırh giyen şehir muhafızı sarayın kapılarını açarak grubun içeri girmesine izin verdi. Herkes sırayla sessiz bir şekilde içeri geçti. Karşılarına az önce attan indiklerinde karşılaştıkları kel adam çıktı.

Başını hafifçe eğen kel adam ellerini iki yana açarak “Hoş geldiniz,” dedi. “Benim adım Tensar, hizmetinizdeyim.”

Durian adamın dışarıda kendisini tanıtmayıp burada tanıtmasını ilginç buldu. Mekâna göre davranışlarını değiştiren çok maskeli birisi olabileceğini düşündü. Ona dikkat etmesi gerektiğini aklının bir köşesine not aldı.

Tensar büyük gözleriyle herkesin yüzüne teker teker bakarken “Buyurun,” dedi. “Kral sizi bekliyordu.”

Grup sarayın geniş koridorunda ilerledi ve yine büyük bir kapının önüne geldiler. Kapıda iki kolunu birbirine bağlamış olan ağır çelik plaka zırh içerisindeki dev gibi bir adam duruyordu. Adamın siyahtan griye çalmaya başlamış olan kısa düz saçlarına tıraşlı geniş yüzü, gri gözleri, çatık kara kaşları, kırışmaya başlayan alnı ve sağ yanağındaki iki kılıç yarası izi eşlik ediyordu. Durian adamın ellili yaşlarının başlarında olduğunu düşündü.

Tensar adamın yanına gelip gülümseyerek “Kapıyı aç Gotor,” dedi.

Canavar gibi duran adam demir kapıları iki tarafından tutup açarak grubun içeri geçmesini izledi. Kapı açılınca içeriden gelen ışık Durian’ın yüzüne vurdu. Bu Işık Ağacı! diye heyecandan sesi soluğu kesildi. Demek taht odasıyla bile kudretli ışığını paylaşıyor.

Parlayan ışığın girdiği camın altında yükseğe konumlanmış gümüş renkte parlayan bir taht ve tahtın üzerinde genç bir delikanlı oturuyordu. Grup tahtın olduğu yöne doğru iyice yaklaştı. İyice yaklaştıklarında Durian dikkatle tahtta oturan kralı inceledi. Siyahtan gümüşe çalan keskin gözler, aslan yelesine benzeyen bazı telleri gümüş olan siyah kabarık saçlar, sivri bir burun ve özenle yaratılmış bir kadın yüzü gibi güzel, keskin hatlara sahip temiz bir yüz. Arkasına doğru uzanan etrafı beyaz yünlerle şıklaştırılmış kırmızı bir pelerin, üzerinde ise rastgele semboller bulunan geniş yakalı kırmızı ipek bir giysisi vardı. Neredeyse mora çalan altın kabzalı üzerinde iki adet kırmızı yakutu olan kılıcını bir elinde tutmuş duruyordu. İşte bu oydu, Kral Kadric Di Jilus.




Yorumlar


Giriş Yap


    Duyurular

    Popüler Seriler

    Against The God
    Against The God
    Beğeni Sayısı: 1487

    King of Gods
    King of Gods
    Beğeni Sayısı: 1217

    Tales of Demons & Gods
    Tales of Demons & Gods
    Beğeni Sayısı: 1011

    True Martial World
    True Martial World
    Beğeni Sayısı: 913

    Emperor’s Domination
    Emperor’s Domination
    Beğeni Sayısı: 812

    I Shall Seal The Heavens
    I Shall Seal The Heavens
    Beğeni Sayısı: 796

    Martial God Asura
    Martial God Asura
    Beğeni Sayısı: 723

    Swallowed Star
    Swallowed Star
    Beğeni Sayısı: 641

    Coiling Dragon
    Coiling Dragon
    Beğeni Sayısı: 638

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 620

    Popüler Orjinal Seriler

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 620

    KAREN
    KAREN
    Beğeni Sayısı: 216

    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    Beğeni Sayısı: 200

    Beyond Eternity
    Beyond Eternity
    Beğeni Sayısı: 159

    DİPTEN EN TEPEYE
    DİPTEN EN TEPEYE
    Beğeni Sayısı: 159

    Yıldızlar Kralı
    Yıldızlar Kralı
    Beğeni Sayısı: 150

    Acemi Ölümsüz
    Acemi Ölümsüz
    Beğeni Sayısı: 137

    SAHİPKIRAN
    SAHİPKIRAN
    Beğeni Sayısı: 131

    THEODEN
    THEODEN
    Beğeni Sayısı: 130

    Lord Of The Demons
    Lord Of The Demons
    Beğeni Sayısı: 125

    Site İstatistikleri

    • 17493 Üye Sayısı
    • 783 Seri Sayısı
    • 36094 Bölüm Sayısı


    creator
    manga tr