“Göklerin altında tek şeytan. Yeryüzünün üzerinde basit bir tavuk.. “ #Emperor’s Domination

Ashia - Bölüm 8: Son Sınav


Arsay Huthia

Aosfer Sönüşü’nün 846. Yılı’nın 18. Oskiay’ı

 

Çocuk kızgın güneşin altında son sınavına geç kalmamak için uzun bir süre yalpalayarak koşmuştu. Ormana ulaştığında nefes nefese kalıp, sırılsıklam bir haldeyken koluyla bir ağaca dayandı. Etrafına bakındığında ustasını göremedi. Bu kadar telaşlanıp acele etmesinin aslında gereksiz olduğunu düşünüp kendisine sinirlendi. Ormanın derinliklerine doğru bakıp ustasının ne yönden geleceğini tahmin etmeye çalışırken yukarıdan kafasına sert bir cisim düştü. Acıyla tuttuğu sızlayan başını yukarı kaldırınca ustasını ağacın büyük dallarından birinin üzerinde, elinde elma tutarken gördü.

“Birini mi bekliyordun?” diyen uzun saçlı adam elmasından bir ısırık alıp gülümsedi.

Çocuk ustasını ağacın neredeyse en yüksek noktasında görünce ağzı açık kaldı. Bu kadar yüksek bir ağaca kendisinin genç ve görebiliyor olmasına rağmen tırmanamayacağını düşünürken kör olan hocası nasıl tırmanabilmişti anlayamıyordu ve asla anlayamayacaktı.

Çocuk, “Usta, ben de senin gibi olmak istiyorum,” dedi. “Böyle yerlere rahatça nasıl çıkabildiğini bana da öğretmelisin.”

Gözleri parlayan çocuk ustasına hayranlıkla bakmaya devam ediyordu.

Adam sırıtıp “Benim gibi olmak mı?” diye acıyla sordu. Gökyüzüne bakarken “Benim gibi kör ve sefil olup ne yapacaksın?” dedi. “Senin geleceğin benimkinden daha parlak olmak zorunda, yoksa yıllar süren bu eğitimi boşuna yapmışız demektir.”

Çocuk, ustasını inceledi. Ustası Krinor’un gözlerindeki ışık yıllar önce sönmüştü. Kendisini Işık İnancı’na adamış, her Eletis mensubu gibi yeni öğrenciler yetiştirip aralarından kehanetteki kurtarıcıyı bulmayı amaçlamıştı. Bilge bir adam olmasına karşın diğer bilgelere kıyasla oldukça genç olan Krinor’un fındık kabuğu renkte saçları ve sakalları vardı. Saçlarını uzun tutsa bile birbirine karışmış olan bıyık ve sakallarını kısa tutmayı severdi. Üzerine her zamanki gibi kahverengi ince, geleneksel ipek kıyafetlerini giymiş ve görmeyen gözlerine yeşil bir mendil takıp arkadan bağlamıştı.

Kırmızı elmasını bitiren Krinor yüksek ağaçtan tereddüt etmeden atladı. Ayakları yere basınca yanındaki gence döndü.

“Son sınavımız için hazır mısın, Arsay?”

Heyecanlanmaya başlayan Arsay alnındaki biriken teri sildikten sonra hafifçe gülümsedi.

“Evet, bunu uzun zamandır bekliyordum.”

Arsay on altı yaşına girmesine bir gün kalmış, uzun kahverengi saçlara sahip, yüzünde tüy bile bulunmayan geleceği parlak bir çocuktu. Babası Huthia Kralı olduğu için kendisi de diğer iki kardeşi gibi bir varisti. Bugün ustasından çocuk olarak son dersini alıyordu. Yetişkin olunca ustasından ders alamayacaktı çünkü yetişkin birisinin çocuk gibi eğitim görmesinin bu kıtada büyük bir ahlaksızlık ve utanç kaynağı olduğu söylenirdi. Kıta genelinde on altı yaşına giren her insan yetişkin sayılmaktaydı.

Krinor bir taşın üzerine oturup iç cebinden çıkardığı elmasını yerken konuştu.

“Pekâlâ, öyleyse kolay birkaç basit soruyla başlayalım. Soyluluk unvanlarını say bakalım.”

Arsay, beklediğinden daha kolay bir soruyla başladıklarını düşündü. Bir soylu olduğu için daha ilk derslerinde bu unvanları öğrenmesi gerekmişti.

“Şövalye, oprod, rais, derebeyi, vali, dük, kral, imparator.”

“Güzel,” dedi Krinor. “Eletis, yani Işık İnancı’na göre kimin yeniden doğup kurtarıcı olarak gelmesi beklenmektedir?”

Halkın büyük bir kesimi inanç konusunda cahil olsa da Arsay bu sorunun da cevabını gözü kapalı verebilirdi. Çünkü Krinor bu inanca mensuptu ve bu konuda genç prense senelerce ders vermişti.

“On Işık arasından en kudretlisi, Beyaz Işık Aarin.”

Krinor elmasını çiğnemeye devam ediyordu.

“On Işık demişken, onlar kimdir? Kısaca anlat.”

“On Işık, fanilerin binlerce zorluk içerisinde yaşadığı Karanlık Çağ’da dünyaya gelmiş ve dünyamızı aydınlatıp ona yön vermiş on ulu varlıktır. Bir kısmı kalslara, bir diğer kısmı ise insanlara yol göstermiş ve en sonunda savaşarak birbirlerini öldürmüşlerdir.”

Krinor başını sallayarak genç prensi onayladı.

“Bana onların birbirlerini katlettikleri savaşın adını söyle.”

“Gökkuşağı Savaşı veya daha az bilinen adıyla Gökkuşağı Dansı.”

Krinor elmasından bir ısırık daha aldıktan sonra elmanın geri kalanını bir kenara fırlattı.

“Güzel, şimdi bana Ak Şövalyeler hakkında bildiklerini anlat.”

Arsay, Ak Şövalyeler veya diğer adıyla Ak Lonca denen özel birlik hakkında babasından onlarca hikâye dinlemişti. Hayali onlardan biri olabilmekti ancak bunun asla gerçekleşmeyeceğinin farkındaydı.

“Yedi üyesi bulunan kardeşliğin üyelerinin masal kahramanları gibi muhteşem güzellikte ve ışıklar gibi korkunç güçle ve karizmayla dolup taştıkları söylenir. Bu kıtadaki her insan toprağına istedikleri gibi girer, istedikleri gibi çıkarlar. Canavar avlamak ve barışı sağlamakla görevlidirler.”

Krinor oturduğu taştan yavaşça ayağa kalktı.

“Şimdi bana bilinen çağları say.”

“Işık Çağı, Gözyaşı Çağı, İnanç Çağı, İstila Çağı, Keşif Çağı ve Yeni Işık Çağı. Ayrıca ilk üç çağa Büyük Kals Çağları da denilmektedir.”

Krinor’un duyduğu her cevaptan sonra gülümsemesi daha da artıyordu.

“Geçmişe yönelik soruları tereddüt etmeden, hatasız cevaplıyorsun. Öyleyse bir de geleceğe yönelik bir soru sorayım; Korsan İmparatorluğu’nda İmparator ölürse yerine geçecek kişi nasıl belirlenir?”

Arsay bu soruyu duyunca bir an için durdu. Düşünmeye ihtiyacı vardı. Geçmişi ve tarihi şeyleri severdi ancak diğer konularda hafızasının o kadar güçlü olduğunu düşünmüyordu. Birkaç kalp atışı kadar süre geçtikten sonra aklına gelen bilgileri sırayla söylemeye başladı.

“İmparator’un Büyük Kaptan unvanına sahip dört büyük yardımcısı vardır. Bu korsanların her biri rekabet halindedir. İmparator ölürse korsanlar arasında yapılacak bir oylamayla başa bu dört korsandan biri geçecek deniyor. Bunlara ek olarak söylemem gerekiyor ki bu sadece sözlü olarak geçen bir şey. Bu konuda yazılı bir yasaları yoktur.”

Krinor ayağa kalkıp öğrencisini alkışlarken konuştu.

“Harika, cevaplarınla beni tatmin etmeyi başardın. Söylediğim hiçbir şeyi unutmaman bazen beni bile korkutuyor. Tıpkı yaşadıklarını ömür boyu unutmayıp intikam peşinde koşan paronlar gibisin.”

Krinor ormanın derinliklerine doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladıktan sonra arkasındaki Arsay’a bakarak “Şimdi beni takip et,” dedi. “Sana son bir sorum olacak.”

Krinor önde, Arsay arkada, ağaçlardan dökülen kurumuş yapraklara basarak uzunca bir süre yürüdüler. Susamaya ve yorulmaya başladığını hisseden Arsay önünde ilerleyen ustasına seslendi.

“Usta, ne kadar yolumuz kaldı?”

Krinor, “Yoruldun değil mi?” diye sordu. İlerlemeye devam ederken “Bunu kör gözlerimle bile görebiliyorum,” diye ekledi. “Çok az yolumuz kaldı. Eğer istersen sana bir bilmece sorabilirim. Böylece kafanı onunla meşgul edip yorgunluğunu unutabilirsin.”  

Arsay ustasının önerisini ilginç buldu. Yorgunluğu unutmak demek, diye düşündü. Bu mümkün müdür ki? Neyse, denemekten zarar gelmez.

“Bekliyorum usta.”

“Bensiz ölürsün, asla bana teşekkür etmezsin. Her zaman izlerim, asla konuşmam. Her zaman gizlenirim, hiç görünmem. Ben neyim?”

Arsay bu bilmecenin uzunluğundan dolayı zor gibi göründüğünü, oysa ki bir bilmece ne kadar uzun olursa o kadar detay verdiğini ve cevabı bulmayı kolaylaştırdığını biliyordu.

Genç prens düşünceli bir halde “Ne kadar vaktim var?” diye sordu.

Krinor yavaş adımlarla ilerlemeye devam ederken “Mağara girişine ulaşana dek,” diye cevap verdi.

Bilmece gibi bir cevap, diye düşündü Arsay. Ustasının kesin cevap vermemesinden dolayı ne kadar vakti kaldığını bilmiyordu.

Aklına gelen ihtimalleri teker teker değerlendiriyordu. Ailesi her zaman kendisini izlerdi ancak ailesi görünmez değildi, cevap bu olamazdı.

Önlerinden ağzında bir şeyler taşıyan siyah benekli bir sincap koşarak geçti.

Genç prens yine düşüncelere daldı. Gözleri her zaman izler ve konuşmazdı ancak cevap göz de değildi; insan ölünce göz de kapanır ve ölürdü.

Bir an için cevabın ışık olabileceğini düşündü. Işık her yerde, her zaman izlerdi ve asla konuşmazdı ancak ışık görünmez miydi? Cevap ışık olamazdı.

Birden aklının bir köşesinde cevabın ruh olduğu belirdi. Sayılan özelliklere ruhtan daha çok uyan bir şey var mıydı?

Arsay cevabı vermek için öndeki ustasına yetişmeye çalışırken yüzüne vuran soğuk ama tatlı rüzgârın etkisiyle hapşırdıktan sonra gözleri büyüdü ve aslında cevabı en başından beri bildiğini fark etti.

“Usta, buldum, cevap en başından beri gözümün önündeymiş. Cevap hava.”

Arkası dönük olan Krinor başıyla genç prensi onayladı. “Aferin, zamanlaman harikaydı Arsay.” Usta Krinor yavaşça havaya kaldırdığı eliyle tam karşısını işaret etti. “İşte, oradaki mağaranın önünde, son sınavını olacaksın.”

Arsay gözlerini kısıp ustasının işaret ettiği yöne baktı ancak o yönde içine girilebilecek bir mağara veya oyuk göremedi. Orada, ağaçların arasında sadece cüce yapımı gibi görünen büyük taştan bir duvar bulunuyordu. Usta Krinor büyük bir ağacın arkasından aldığı torbayı Arsay’ın önüne fırlattı.

“Bu mağaranın girişi kaba kuvvetle açamayacağın özel bir taşla kapatıldı. Torbadaki hangi malzemeyle kapıyı açabilirsin, bunu kafanı kullanarak bulman gerek. Unutma, bazen cevap görünenden daha derindedir.”

Arsay eline aldığı torbaya göz atarken “Ne kadar vaktim var?” diye sordu.

Krinor cevap vermedi. Bir ağaca yaslanıp hemencecik uyumuştu… veya rol yapıyordu.

Arsay önündeki pis kokulu torbayı ters çevirip içerisindekileri yere döktü. Yere bir anahtar, kalın bir dal parçası, kesilmiş bir el, keskin bir bıçak ve kalın bir kitap düştü.

Arsay eğilip ilk önce dikkatini en çok çeken şeyi, yerdeki kalın kitabı aldı. Kırmızı renkteki kapağı kalın bir deriyle kaplanmış ve iyi korunmuştu. Kitabı açıp karıştırmaya başladı. Garip bir dili olan resimsiz binlerce sayfalık kitabın içerisindeki tek bir harfi bile anlamıyordu. Bunun büyük ihtimalle antik dönemlerden kalma olduğunu ve bir üstat tarafından yazıldığını tahmin ediyordu. Belki kapıyı bu kitaptaki sihirli sözcüklerle açabilirdi ama kitabın dilini bilmediği için okumaya ve çözmeye çalışmanın zaman kaybı olacağını düşündü.

Kitabı yavaşça yere bırakıp ustasının gösterdiği duvara doğru iyice yaklaştı.

Duvarın üzerinde etrafının kırmızıya boyanmış olduğu küçük bir delik gördü. Torbadaki anahtarın bu kapıyı açabileceğini düşündü ancak cevabın bu kadar basit olamayacağını biliyordu. Ustası asla kendisine bu kadar kolay şeyler sormaz, aklını kullanıp zor soruları en beklenmedik yoldan çözebilmesini isterdi.

Anahtarı delik üzerinde deneme fikrini aklından çıkardı. Yerdeki dal parçasını eline alıp deliğin yanına gitti. Bu da mağaranın deliğine uymuyordu, anahtara göre çok daha büyüktü ve anahtarın aksine çok şekilsizdi.

Geri dönüp torbadan çıkan kesilmiş eli alarak duvarın yanına geldi. Bu, rengi solmuş el büyüklüğüne bakılırsa bir erkek eliydi. Kesik eldeki parmakları taştaki deliğe teker teker sokmaya çalıştı ancak hepsi bu delik için fazla büyük geliyordu.  

Geriye sadece bıçak kalmıştı. Bıçağın da deliğe uymayacağı çok belliydi. Dikkatini yoğunlaştırıp taşa bakınca deliğin etrafındaki kırmızı boyanın aslında boya olmadığını fark etti; bu kurumuş kandı.

Koşarak yerdeki bıçağı aldı. Kesik eli masa gibi kullanacağı bir taşın üzerine koyup bıçakla keserek ayıklamaya başladı. Kokuşmuş eli bir süre kestikten sonra elden ayırmış olduğu deriyi ve etleri bir kenara attı. Geriye sadece elin iskeleti kalmıştı. Elindeki kılçık gibi küçük kemiklerden ibaret olan şeyin işaret parmağını deliğe soktu ve taş kapı büyük bir gürültüyle yavaş yavaş açılmaya başladı.

Başardım! Genç prens mutlulukla açılan kapıya bakıyordu. Birden arkasından alkış sesi gelince irkildi.

“İyi işti Arsay,” dedi Krinor. “Son sınavını da bir bilge gibi aklını kullanarak başarıyla geçtin. Sana baktıkça, kat ettiğin uzun yolu gördükçe gururlanıyorum.”

Arsay başardığı için gözleri yaşarmıştı. Artık her şey sona ermiş, ustasının onayını alarak eğitimini tamamlamıştı.

“Hepsi senin öğretme becerilerin sayesinde oldu usta. Beş yılda, belki de elli yılda öğrenemeyeceğim şeyleri öğrettin.”

Krinor kör olmasına rağmen yüzü Arsay’a dönüktü. Genç prens ustasına sarıldıktan sonra Krinor yumuşak bir tonla “Aslında,” dedi. “Sınavımız daha bitmedi. Sana son bir sorum daha var. Burada kaç kişiyiz?”

Arsay soruyu anlayamayıp şaşırmıştı. Ustasıyla kendisi dışında etrafta kimsecikler yoktu. Başıyla iki yöne bakındıktan sonra bunun hileli bir soru olup olmadığını anlamamış bir halde düşünceli bir şekilde kafasını kaşırken cevapladı. “İki?”

Krinor başını havaya kaldırıp yüksek sesle kahkaha attı.

“Anlaşılan her şeyi bilen muhteşem öğrencim Arsay bile bazen yanlış tahminlerde bulunabiliyor. İki gözün görmesine rağmen önündekini göremiyorsun. Burada en başından beri, tam olarak üç kişiyiz.” Krinor başını yan tarafa çevirip bağırdı. “Çık ortaya Mila, artık saklanmana gerek yok.”

Mila, Arsay ile aynı gün doğmuş, siyah uzun saçlara ve kahverengi gözlere sahip biz kızdı. Etrafına içindeki sonsuz mutluluğu ve enerjiyi dağıtan, hareketli olduğu kadar olgun olan, insanların hikayelerini dinlemeyi çok seven bir kızdı.

Mila’nın annesi Dilla, Mila’yı doğurduğu gün Arsay’ın annesi Kraliçe Rela da doğum yapmış ve Arsay’ı doğurduktan kısa bir süre sonra aşırı kanamadan dolayı ölmüştü. Kendisini emzirmeye çalışan herkesi ağlayarak reddeden Arsay’ı sadece Mila’nın annesi Dilla emzirip sakinleştirebilmişti. Bu yüzden Dilla yıllarca bu iki bebeğe birden annelik etmişti.

İki bebekte iki yaşına geldikten sonra Arsay aniden yataklara düşmüş ve kara korku denen kurtulması imkânsız olduğu söylenen bir hastalığa yakalanmıştı. Arsay’ın büyük kardeşleri, babası, Mila, Dilla ve saraydakiler yıllarca yataktaki bilinçsiz Arsay’ın ihtiyaçlarını karşılayıp onun uyanması için dua etmişlerdi.

Diyar genelindeki en iyi büyücüler bile bu hastalığa çare bulamamışlardı. En sonunda çok uzaklardan geldiğini söyleyen Krinor isimli bir kör, Arsay’ı kendi yöntemleriyle iyileştirmiş ve o ayaklanınca ona dersler vermeye başlamıştı. Arsay tüm bunları uyanıp iyileştiğinde babasından öğrenmişti.

Genç prens karşısındaki Mila’yı görünce Tahmin etmeliydim, diye düşündü. Yine mi bizi gizlice takip etmiş?

Bir ağacın arkasından çıkan Mila sekerek ikiliye doğru yaklaştı. Genç prens öz kardeşi gibi gördüğü Mila’ya koşarak sarıldı.

Arsay, “Mila,” dedi yumuşak bir tonla. “Ne zamandır bizi gözetliyorsun?”

“En başından beri,” dedi Mila. “Sınavını başarıyla geçmeni gözlerimle görmek istedim,” diye ekledi. “Senin adına çok sevindim.”

Genç prens karşısındaki kızın mutluluğunu gözlerinden okuyabiliyordu. Gözleri parlayan kız yalan söylemiyordu.

Arsay, “Yarın ikimiz de birer yetişkin oluyoruz,” dedi.

Mila gülümsedi. “Heyecanlı gözüküyorsun.”

“Ben mi heyecanlıyım? Asıl heyecandan titreyen sensin.”

Mila, “Hiç de bile!” dedi. “Önümüzdeki gün soylular benim doğum günümü kutlamak için değil, seninki için gelecekler. Orada çok güzel kızlar bulunacak, heyecanlı olması gereken sensin.”

Arsay kutlamaları bir anlığına tamamen unutmuştu. Bir yetişkin oluyordu ve bunu kutlamak için ülke içerisindeki ve diğer ülkelerdeki soyluların birçoğuna davet mesajları içeren güvercinler gönderilmişti.

“Ah, doğru ya, yarın ziyafetler ve turnuvalar olacak. Hazırlıklar ne durumda?”

“Ziyafet için gereken her şey hazırlandı, geriye turnuvalarla ilgili erkek işleri kaldı.”

Arsay kendisi için yapılacak turnuvayı görmek için can atıyordu. Her zaman şan ve şöhret için yapılan şövalyelerin göz önünde bulunduğu turnuvaların hikayelerini dinlemişti. Sonunda diyarın dört bir yanından gelen muhteşem şövalyelerin yeteneklerini kendi gözleriyle görebilecekti.

Arsay, “Yetişkin olduktan sonra ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu. “Burada mı kalacaksın?”

Yanakları kızaran Mila, “Sevdiğim kişiyi takip edeceğim,” dedi.

Şaşıran Arsay merakla “Kimmiş o?” diye sordu.

Mila, “Senin tanımadığın önemsiz birisi,” diye karşılık verdi. “Bu arada usta Krinor’un basit sınavlarını geçmiş olabilirsin ama asıl sınavın şimdi başlıyor. Benim zorlu sınavım için hazır mısın?”

Arsay sendeledi. “Ne sınavı?”

“Buradan kale kapılarına kadar koşacağız. Kapıya ilk dokunan kazanır.”

Fiziksel olarak doğuştan güçsüz olan Arsay sabahtan beri koşturduğu için ayakta duracak hali bile yoktu ama yanındaki Mila olunca onu reddedip kırmak istemedi. Yavaşça arkasına dönüp elma yemekte olan ustasına baktı.

“Usta izin verirsen Mila’nın sınavından geçmek için şimdilik yanından ayrılıyorum.”

Krinor, “Artık bir yetişkin sayılırsın,” dedi. “Bana sormana gerek bile yoktu, yarın kutlamalar esnasında görüşürüz.”

Arsay ve Mila bir ağacın yanında aynı hizaya geldiler. Mila elini kaldırdı.

“Üçten geri sayacağım, hazır mısın?”

Bir eliyle yan tarafındaki ağaca tutunan Arsay kendinden emin bir şekilde gülümsedi.

“Ben her zaman hazırım.”

“Üç!” Kız, bunu demesiyle yerinden fırlayıp koşmaya başladı.

Geri sayımı bitirmeden hileyle önde başlayan Mila’nın arkasında kalan Arsay bağırdı.

“Mila! Bu haksızlık!”

Geride kalan Arsay söylenip ona yetişmeye çalışırken Mila sevinçle gülüyor ve arkasındaki genç prense fark açmaya devam ediyordu.

Yarışı Mila kazandı.




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1361

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1140

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 951

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 886

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 774

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 726

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 690

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 624

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 587

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 548

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 506

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 155

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 127

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 115

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 94

Site İstatistikleri

  • 18912 Üye Sayısı
  • 545 Seri Sayısı
  • 26496 Bölüm Sayısı


creator
manga tr