Bekleyin okuyun ve öğrenin... #Örkün

Ashia - Bölüm 7: Müzayede Ertesi


Viaer

 Aosfer Sönüşü’nün 846. Yılı’nın 17. Oskiay’ı

 

Yanağına sıcak ve yumuşak bir şeyin dokunduğunu hisseden Viaer yavaşça gözlerini aralamaya çalıştı. Güneşin ışığı açmaya çalıştığı gözlerine vurduğundan dolayı kısık gözlerle nerede olduğunu anlamakta zorlanıyordu. Birkaç kalp atışı kadar süre geçtikten sonra burnuna iğrenç kokular gelmeye başladı. İğrenç bir şeylerin etrafında yattığını anlamıştı. Görüşü netleşince öğlenin ortasında çamurda, domuzların yanında yattığını fark etti. Üstündekiler tamamen kirlenmişti ve leş gibi kokuyordu. Gözlerini ovaladıktan sonra birden aklına gece yaşananlar geldi. Kel tüccarın kendisine son görevi olarak emanet ettiği küçük kıza ne olmuştu ve şimdi o neredeydi?

Viaer her tarafı çamurlu ve iğrenç bir haldeyken iki katlı, valinin evi olduğunu düşündüğü yapının önüne geldi. Kapıdaki iki gözcü, çamurlar içindeki gence bakıp kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Genç adam birkaç adım atıp gözcülere iyice yaklaştı.

“Vali Rowley ile acilen görüşmem gerekiyor.”

Şehir gözcüleri kendilerini tutamayıp gülüştüler.

Gözcülerden ufak olanı “Üstüne başına bakacak aynan yok mu senin?” diye sordu. “Sen kim olduğunu sanıyorsun da içeri bu halde girebileceğini sanıyorsun?”

Gözcülerden arkada kalıp daha sesini çıkarmamış olanı birkaç adım atıp yaklaştıktan sonra Viaer’i tek eliyle ittirdi.

“Sana bakmak bile midemi bulandırıyor. Kılıcımın tadına bakmak istemiyorsan gözümün önünden kaybol.”

Viaer’in temizlenmeye vakti yoktu. O kızı hemen bulmak zorundaydı. Kendisine saygısızlık edip geçmesine izin vermeyen adama doğru kılıcını çekmek istedi fakat eli boşa gitti; gece kendisinden geçmişken onu çamura atanlar kılıcını çalmışlardı.

Viaer yumruğunu sıkıp bir şey demeden oradan ayrıldı. Ardından bunaltıcı sıcağın olduğu havada kasabanın içerisinde berbat bir halde gezinmeye başladı. Bir grup küçük çocuğa denk geldi. Çocuklar kendi aralarında buldukları dal parçalarıyla şövalyelik oynuyorlardı. Biraz daha ileride, önceki gece hanında kaldığı aceleci han sahibini gördü. Cüce gibi ufak olan adam kendisinden iki kat büyük olan bir torbayı taşımaya çalışıyordu. Viaer adamdan dün gece neler olduğuyla ilgili bilgi alabileceğini düşünerek usulca yaklaştı.

“Yardıma ihtiyacın varmış gibi görünüyor.”

Hancı koluyla alnındaki teri silip gözlerini kısarak Viaer’e baktı. “Sen de kimsin?”

“Adım Viaer, dün sabah senin hanında kalmıştım, hatırlarsın. Sana yardım etmeme izin ver.” Genç adam önündeki ufak adamdan büyük olan torbayı iki eliyle alıp zar zor omzuna attı. Torba gerçekten de ağırdı. İçinde meyve ve sebzelerin olduğunu sırtındaki ufak top gibi olan şeylerin ağırlığından ve kokusundan anlamıştı. Bu kadar çok meyve ve sebzeyi önümüzdeki seneye kadar saklamak için bir depoya götürüyor olsa gerek, diye düşündü. Umarım depo yakındadır. İkili bir şehirden farkı olmayan büyük şehrin içinde, dar sokaklarda ilerlemeye başladı.

“Benim adım Mavas,” dedi kısa boylu han sahibi. “Bugünlerde senin gibi yardımsever bir delikanlıya rasgelebilmek gerçekten de büyük bir şans. Beni çok büyük bir eziyetten kurtardın Viaer, borçlandım.” Adam ilerlemeye devam ederken aynı zamanda şüpheli bakışlarla yanındaki Viaer’i süzüyordu. “Yanlış anlama, meraktan soruyorum, bu hale nasıl düştün?”

Viaer adamla konuşup kendisi bayıldıktan sonra gece neler olduğuyla ilgili bilgi almak istiyordu. Kızı aramak yerine böyle boş işler yaparak daha fazla vakit kaybedemezdi.

“Gece birkaç çapulcuya karşı küçük bir kavgaya girdim. Sonrasını anlatmama gerek yok.”

Genç adam gözleriyle kendi üzerini işaret ederken hancı ona gülüyordu. Viaer konuşmasına devam etti. “Senin gibi benim de merak ettiğim bazı şeyler var. Gece kendisine cadı denilen çok değerli küçük bir kız satılacaktı. Ona neler olduğu hakkında herhangi bir şey biliyor musun?”

“O kız yüzünden ortalığın karıştığını duydum,” dedi hancı adımlarını Viaer’e uydurmaya çalışırken. “Kızı almak isteyen iki korsan yüzlerce haydutla çarpışmış. Çok kan dökülmeden Vali Rowley araya girip her şeyi çözüme kavuşturmuş.”

Viaer’in merak ettiği ve duymak istediği şeyler bunlar değildi. Torba sırtını ağrıttığı için kısa bir süreliğine adım atmayı kesip durdu.

“Duymak istediklerim bunlar değildi. O kız hâlâ burada mı yoksa haydutlara mı satıldı?”

Mavas kısa çenesini işaret parmağıyla kaşıdı. Hatırlamaya çalışıyor gibi duruyordu.

“Küçük kızı en son Rowley’in yanında gördüm.”

Viaer bunu tahmin etmişti. Bir şekilde Rowley ile görüşmesi gerektiğinin farkındaydı. Torbayı bırakıp hemen Rowley’in evine doğru koşmak istiyordu ancak gözcüleri silahsız geçmesinin imkânsız olduğunu biliyordu. Adamın yanında ilerlerken silahsız ne yapabileceği üzerine düşünüp plan yapmaya karar verdi.

İkili uzun bir süre boyunca şehir içerisinde yürüdü. Viaer’in her tarafı ter içinde kalmıştı. Çamurun ve terin birbirine karışan kokusundan kendisi bile rahatsız olmuştu. Hancının hızlanıp kendisinden birkaç adım önde yürümesine şaşmamalıydı. Bu utanç vericiydi.

Bir süre daha ilerledikten sonra Rowley’in iki katlı evinin bulunduğu büyük alana geldiler. Viaer bunu fark edince dönüp dolaşıp kendisini aynı yerde bulduğu için canı epey sıkılmıştı. Leş gibiydi. Bu halde Rowley’in yanına girebilmesinin yolu yoktu.

Mavas, Rowley’in evine doğru adımlar atmak üzereyken Viaer’in kafasında şimşekler çaktı. Bu fırsat, işte bu yaratıcının lütfu olmalı! Önde ilerlemekte olan Mavas’a yetişip tuttuğu kolundan hızla kendisine doğru çevirdi.

“Bu torbadakileri nereye götürüyoruz?”

Mavas, “Bunları Vali Rowley istedi,” dedi. Ardından bundan gurur duyuyormuş gibi sivrildi. “Onun yapacağı ziyafetin özel aşçısı olarak seçildim.”

Viaer, Rowley’in hancıyı kullanarak onun deposundan hazıra gelecek yemekleri ve malzemeleri ucuza getirttiğini düşündü. Silahsızdı ve içeri girmenin yolunu bilmiyordu fakat hancının kendisine yardım edebileceğini düşündü.

Genç adam, “Rowley adına çalışmak çok onur verici olsa gerek,” dedi. Yeşil gözleriyle hancının gözlerine bakarken “Senden bir isteğim olacak,” diye ekledi. “Rowley ile acilen görüşmem gerekiyor fakat şu kapı önündeki gözcüler beni bu halde içeriye almıyorlar. Bana yardım etmelisin, içeri girmem gerek. Bu ölüm kalım meselesi!”

Hancı, karşısındaki genç adamın gözlerinin içine bakamıyor, bakışlarını başka yöne kaçırıyordu. Viaer karşısındaki kısa boylu adamın başını belaya sokmak istemediğini ve korktuğunu anlamıştı. Hancıdan ses çıkmayınca sabrının taşmaya başladığını hisseden Viaer kendisinin bile inanamadığı sert bir tonla hızlıca konuştu.

“Dinle beni, bu torbayı o kadar yol boyunca taşıyıp sana yardım ettim. Seni büyük bir eziyetten kurtardığımı ve borçlandığını kendi ağzınla söyledin. Ben olmasam bu torbayı buraya taşıman belki de akşamı bulurdu. Eğer gerçekten de yaptıklarımdan minnettarsan bunun karşılığını yardım edip ödemen gerek.”

Hancı, bir gözcülere, bir Viaer’e bakıp duruyordu. Derin bir nefes alıp verdi.

“Sana güvenebilirim öyle değil mi? Sakın başımızı belaya sokacak bir şey yapayım deme, ikimizin de kellesi gider.” Adam gözlerini hızlıca sağa sola kaçırmaya devam ediyordu.

İkili evin önüne doğru ilerleyip iyice yaklaştı. Gözcülerden ufak olanı ileri atıldı.

“Durun, o torbanın içerisinde ne var?”

Hancı derin bir nefes aldıktan sonra öne çıkıp soruları cevapladı.

“Torba içerisinde yarın yapılacak ziyafet için gereken taze meyveler ve sebzeler var. Buraya Sör Rowley’in özel aşçısı olarak bizzat çağrıldım.”

Arkada durup pis pis sırıtan iri gözcü öne atılarak “Peki,” dedi. Eliyle hancının arkasında duran Viaer’i işaret ederek “Bu pisliğin yanında ne işi var?” diye sordu.

Hancı kuşku dolu bakışlarla arkasında duran Viaer’e baktı. Sakın yapma! Viaer bir yumruğunu sıkıp hancının kendisini arkada bırakacağını anlamıştı.

“O benim yanımda çalışan yeni çırağım oluyor. Yaptığı yemekleri deneseniz parmaklarınızı yersiniz.”

Gözcüler birbirlerine baktıktan sonra ön taraftaki ufak gözcü eliyle genç adamı kovar gibi işaret yaptı.

“Bu pislik az önce de içeriye girmeye çalışmıştı. Onu içeri alamam ama sen girebilirsin, aşçı.”

Lanet olsun, bu da işe yaramıyorsa geriye yapabileceğim tek bir şey kalıyor, diye düşündü Viaer. Sadece yumrukla silah kuşanmış zırhlı gözcüleri yenmesi imkansızdı. Yapabileceği tek şeyin gözcülerin arasından sıyrılarak içeri koşmak olduğunu düşündü. Torbayı gözcülerden birisinin üzerine atmaya ve ardından bütün gücüyle koşmaya karar verdi. Pekâlâ, o anki şokla beni yakalayamazlar, bunu başarabilirim. Hamlesini yapmadan önce derin bir nefes aldı.

Viaer tam harekete geçecekken sanki her şeyi sezmiş gibi önüne geçen hancı onu durdurdu ve gözcülere bakarak konuştu.

“Çırağımı kapı dışında bırakacağımı mı sandınız? O yoksa ben de yokum. Sör Rowley beni ve çırağımı içeri almadığınızı duyunca size neler yapacak bir tek yüce yaratıcımız bilir. Ziyafet için hazırda yemeği olmayınca insanlara sizin en özel parçanızı kestirip afiyetle yedirebilir.”

Gözcüler kaşlarını çatmış, hancıya bakıyorlardı. Hancı bir şey demeden arkasını dönüp geri dönmek üzereyken iri olan gözcü ona bakarak konuştu.

“Durun! Başımı derde sokmak istemiyorum, bakmam gereken bir ailem var. Lütfen, içeri geçin.”

Ufak adam iki ismin de üzerini aradı. İkilinin üzerinde silah bulunmadığından emin olduktan sonra iri adama başıyla işaret etti. İri adam büyük kapıyı tek eliyle yavaşça araladı.

İkili, iri adamın açtığı kapının ardından yavaş adımlarla içeri geçti. Viaer az önce olanlardan dolayı oldukça şaşkındı. Korkak gibi gözüken ufak hancının aslında ne kadar büyük bir yüreği olduğunu görmüştü. Hayatın boyunca korkak olsan bile bir kez cesaretini toplaman tüm olasılıkları bozabilir ve dengeleri alt üst edebilir, diye düşündü.

İkili evin içerinde, geniş koridorlarda ilerlemeye başladı. İçerisi şaşırtıcı bir şekilde serindi. Yerde koridor boyunca uzanan özel işlemeleri bulunan kırmızı, ince bir halı vardı. Koridor boyunca her kenarda özel olarak yapılmış kaliteli zırhlar ve parlak kılıçlar bulunuyordu. Viaer gördükleri karşısında etkilenmişti. Vali olmak böyle bir şey demek, diye düşündü. Rowley’in özel olarak işlenen şeylere önem veren bir koleksiyon bağımlısı olduğundan emin oldu.

Uzun koridorun sonuna geldiklerinde önlerine birkaç oda çıktı. Soldaki büyük odaya doğru yöneldiler. Büyük salona girdiklerinde Rowley’i üzerindeki ince, beyaz giysileriyle, dağılmış saçlarını kaşırken buldular. Adamın sol gözünde bu defa siyah bandı yoktu. Viaer adamın sol gözünün olduğu yerin boş bir çukur olmasını bekliyordu fakat orada kırmızıya benzer bir tonda parlayan göz duruyordu. Kolları birbirine bağlı olan Rowley içeri giren Viaer’i görünce gözlerini kıstı.

Rowley, “Sen?” diye şaşkınca sordu. “Senin burada ne işin var?”

Viaer adama cevap vermek yerine telaşla etrafına bakındı. Kızın burada olduğunu düşünüyordu ancak etraf bomboştu. Yutkunduktan sonra hızlıca konuşmaya başladı.

“Vali Rowley, dün geceki kız, o burada mı?”

Ayağa kalkan Rowley bağlı olan kollarını birbirinden ayırırken “Kız senin neyin oluyor da onun hakkında böyle endişeleniyorsun?” diye sordu. “Kız kardeşin mi? Yoksa karın mı? Daha da kötüsü kölen mi?” Birdenbire adam kısık gözünü han sahibine dikti. “Onu içeriye sen aldırdın değil mi? Bir daha böyle bir şey dene de kelleni haydutlara servis edeyim.”

Hancı kekeleyip konuşmaya çalıştı ancak genç adam hızlı davranıp araya girdi.

Viaer, “Aşçınınız bir suçu yok, onu bunu yapmaya ben zorladım,” dedi. “O kız ise benim kız kardeşim oluyor,” diye ekledikten sonra yumruğunu sıkıp Rowley’e tehditkâr bir bakış attı. “Eğer onun başına bir şey gelmişse bunu yapanlara bedelini en ağır şekilde ödetirim, ucunda ölüm bile olsa.”

Rowley gülümsedi. “Yalan söylemeyi beceremiyorsun. Onun içerisinde muazzam bir Aly vardı, bunu bir şekilde hissedebiliyordum. Lakin senden böyle bir güç hissetmiyorum. Sen gözcülerim arasına bile almayacağım seviyede zayıf, sıradan bir çocuksun. Sanki üzerinde garip bir şeyler varmış gibi hissediyorum ama ne olduğunu kestiremiyorum. Her neyse, senin o kızla kan bağın olması imkânsız.”

Viaer kendisine güçsüz denmesine bozulmuştu. “Kızın nerede olduğunu söyleyecek misin? Yoksa dövüştükten sonra sana zorla söyletmemi mi istersin?”

Hancı elleriyle Viaer’i arkasından çekiştirip sakinleştirmeye çalışıyordu. Rowley duyduklarından iyice keyiflenmiş gibi duruyor, olduğu yerde havaya bakıp kahkaha atıyordu.

“Öfkelenince bu çamurlu halinle daha da komik gözüküyorsun. Belki de seni yanıma soytarım olarak almalıyım.”

Kaşlarını çatan Viaer bu adamın hakaretlerini dinlemeye gelmemişti. Rowley konuşmasına devam etti.

“O kızı ne için takip ettiğini bilmiyorum ancak böyle devam edersen bu yolun sonunda karşına senden daha güçlü birileri çıkacak ve öleceksin, bunun farkındasın değil mi?”

Viaer karşısındaki adamın dediklerinin doğru olabileceğini biliyordu yine de ölse bile umurunda değildi. O kızı bulmak zorundaydı.

Esneyen Rowley, “Tamam, merakını gidereceğim,” dedi. “Kızı korsanlara verdim. Ben seni bayıltmadan önce korsanlar kızla birlikte çoktan yola koyulmuşlardı.”

Viaer kızı bulduğunu ve her türden tehlikeden koruyabileceğini düşünürken güçsüzlüğünden dolayı ellerinin arasından kaçırmıştı. Sıktığı yumrukları öfkeyle titrerken içinden güçsüzlüğüne küfürler ediyor, yaratıcının neden kendisine güç vermediğini sorguluyordu.

Genç adam, “Korsanlar,” dedi. “Haydutlarla aralarında zerre fark yok. Sadece daha iyi yüzüyorlar, hepsi bu. İki tarafta masum insanları zevk için öldürüp zevk için köle yapıyor… O kızı her ne pahasına olursa olsun hemen bulup kurtarmam gerek. Korsanların nereye gittiklerini söyleyecek misin?”

Viaer kendisine bakan Rowley’in gülümsediğini gördü.

Rowley, “Düşünüyorum da bunları sana söylemekten zarar gelmez,” dedi. “Oraya gidip korsanların işlerini bozman işime bile gelebilir. Korsanlar buradan güneydoğuya, Işık Yolu üzerinden Dafniu’ya gidiyorlar. Bir at ile gece gündüz mola vermeden gidersen bir güne kadar oraya varırsın.”

Hancı, Rowley’in işaretiyle aşçı olarak işini yapmak için mutfağa geçti. Viaer aldığı bilgilerden dolayı sakinleşmeye başlamıştı. Aşçının arkasından gitmeden önce Rowley’e çok önemli bir şeyi daha sorması gerektiğini hatırlayarak döndü.

“Son olarak, haydutlardan Kabasakal’ın nereye gittiğini biliyor musun?”

Rowley elini çenesine atıp düşündü.

“O haydutların burada satış yapmasına izin veriyorum diye onlar hakkında bir şeyler bildiğimi veya onlardan biri olduğumu sanma. İşin ucunda gelişen şehrimi korumak ve geliştirmek için kazanmaya çalıştığım paralar olmasa çoktan hepsinin kellesini uçurmuştum.”

Viaer ailesini katleden Kabasakal’ı her gece düşünüyor ve onunla rüyalarında farklı şekillerde yüzleşiyordu ancak hiçbir şekilde acısı dinmiyordu. Onunla yüzleşip intikamını almadan bu acı ve öfke asla dinmeyecekti.

“Anlıyorum, o zaman burada daha fazla durmama gerek kalmadı.”

Viaer yavaş adımlarla ilerlemeye devam edip koridorun başına gelmişken arkasından Rowley, “Genç adam!” diye bağırdı. “Bu kadar konuştuk ve sana yardımda bulundum fakat sen bana kendini bile tanıtmadın.”

Genç adam yüzünü Rowley’e çevirerek “Adım Viaer,” dedi. “Batılıyım.”

“Batılısın demek,” dedi Rowley. “Yine görüşeceğimizi sanmıyorum Viaer, o korsanları yenebilmen mümkün değil, yine de yolculuğunda sana bol şans diliyorum. İlginç bir çocuksun.”

 Viaer başını yavaşça eğip selamını verdikten sonra çıkışa doğru koridorda ilerlemeye başladı. O sırada yan odalardan birindeki aşçı bir şeye sinirlenip bağırdı.

“Kaçma dedim sana!”

Bir kedi, aşçının etini çalmış ağzında taşırken küçük salonda koşturuyordu. Koridorun bir diğer ucundaki iki genç gözcü kediyi yakalamak için küçük salona doğru koştular.

Viaer kediyi kovalayarak daha fazla vakit kaybetmek istemedi. Dışarı çıkmak için koridorda hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Koridorda ilerlerken köşelerde duran kılıçlara daha yakından göz atmaya başladı. Birbirinden farklı renklerde ve uzunluklarda onlarca kılıç vardı. Kendi kılıcını Rowley yüzünden kaybettiğini hatırlayınca onun koleksiyonundan bir kılıcı almasının hakkı olduğunu düşündü. Gözcüler kediyi kovalamakla meşgulken hiç ses çıkarmadan bir kılıcı ödünç almak zor olmayacaktı. Hangisini almalıydı? Birbirinden farklı renklerde, uzunluklarda ve sertliklerde onlarca kılıç vardı. Kılıçları incelemeye devam ederken gözü en köşedeki kara kılıca takıldı. Kılıç, sanki yıllardır onu bekliyormuş gibi Viaer’e kendisini alması için büyüleyici bir şekilde parlayıp yalvarıyordu. Kılıçtan etkilenip kendinden geçen genç adam en arkada duran orta uzunluktaki kara kılıcı alıp kınına geri soktu ve koşarak dışarı çıktı.

Kalp atışları yaptığı küçük hırsızlıktan dolayı hızla çarpıyordu. Hissediyorum, bu his, bu enerji, bu kılıçla başarabilirim! Çamurlu bir halde ahıra koşup atını bağlı olduğu yerden aldı ve hızla güneye, Işık Yolu’na doğru ilerlemeye başladı.




Yorumlar


Giriş Yap


    Duyurular

    Popüler Seriler

    Against The God
    Against The God
    Beğeni Sayısı: 1487

    King of Gods
    King of Gods
    Beğeni Sayısı: 1217

    Tales of Demons & Gods
    Tales of Demons & Gods
    Beğeni Sayısı: 1011

    True Martial World
    True Martial World
    Beğeni Sayısı: 913

    Emperor’s Domination
    Emperor’s Domination
    Beğeni Sayısı: 812

    I Shall Seal The Heavens
    I Shall Seal The Heavens
    Beğeni Sayısı: 796

    Martial God Asura
    Martial God Asura
    Beğeni Sayısı: 723

    Swallowed Star
    Swallowed Star
    Beğeni Sayısı: 641

    Coiling Dragon
    Coiling Dragon
    Beğeni Sayısı: 638

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 619

    Popüler Orjinal Seriler

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 619

    KAREN
    KAREN
    Beğeni Sayısı: 216

    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    Beğeni Sayısı: 200

    Beyond Eternity
    Beyond Eternity
    Beğeni Sayısı: 159

    DİPTEN EN TEPEYE
    DİPTEN EN TEPEYE
    Beğeni Sayısı: 159

    Yıldızlar Kralı
    Yıldızlar Kralı
    Beğeni Sayısı: 150

    Acemi Ölümsüz
    Acemi Ölümsüz
    Beğeni Sayısı: 137

    SAHİPKIRAN
    SAHİPKIRAN
    Beğeni Sayısı: 131

    THEODEN
    THEODEN
    Beğeni Sayısı: 130

    Lord Of The Demons
    Lord Of The Demons
    Beğeni Sayısı: 125

    Site İstatistikleri

    • 17481 Üye Sayısı
    • 783 Seri Sayısı
    • 36093 Bölüm Sayısı


    creator
    manga tr