Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler. #Atasözü

Angoria - Angoria Bölüm 100: Nihai Teknik


 

Zihninin içinde yankılanan sözcükler adeta çığlık atıyordu. Kung Lao'nun neredeyse delireceğini düşünmesine sebep oluyordu. ‘’Biricik aşkımı öldürdünüz!’’ bu kelimeler zihninde sürekli olarak yankılanmış ve istemsiz olarak Kung Lao’nun zihninin kırılmasına neden olmuştu.

Bu esnada, Mirza Bo’nun elinden ince kılıcına doğru ilerleyen bir ışık çeşidi, son hızla kılıcına doğru emilmiş ve kılıcın adeta bir güneş gibi parlamasına neden olmuştu. Gören insanların şaşkın bakışları eşliğinde Mirza Bo, havada uçan Dört Kanatlı Tiran Mamutuna bakmış ve ‘’Herkes bir şekilde ölür değil mi? Bunun sebebini bize bağlaman anlamsız değil mi? Söylesene bana aklında bu suçlamayı yaparken ne vardı? Yarın ki yiyeceğin otun ne olduğunu mu düşünüyordun!’’

Daha sonrasında elindeki ışık daha da büyüdü ve hızla Tiran Mamutuna doğru atıldı. ‘’Demek gerçekten de siz öldürdünüz!’’

Tiran Mamutunun bir anda siyah kürkü alev almış gibiydi. Havaya doğru yükseltmiş olduğu engin duman bulutu ve hemen ardından şişen gövdesi tüm sinirinin tavan yaptığını belli eder türdeydi. İki dişinde eşi benzeri görülmemiş ilginç motifler ortaya çıkmıştı ve bunlar tüm dişi kaplamaya başlamıştı.

Sanki öncesinde kavga etmeye niyetli birisi bile değilmiş gibi duruyordu. Bu durum öylesine ilginçti ki, anlatması bile son derece zordu. Tiran Mamutunun gözleri adeta bir kan sunağı haline gelmişti. Göz bebeklerinin görünmesi bile neredeyse imkansızdı. Gören insanların son on döngünün en şanslı insanları olacağı bile söylenebilirdi.

‘’Geber!’’

Mamuttan yükselen yoğun öldürme arzusu ile birlikte dişlerinin üstündeki motiflerden şiddetli bir alev denizi ortaya çıkmıştı ve sonrasında ise ağır bedenini tıpkı bir çita gibi hareket ettirerek Mirza Bo’ya doğru hareket ettirmişti.

İki farklı güç bir araya geldiği anda havada büyük bir dalgalanma olmuştu. Dalgalanmanın hemen ardından ise ortaya çıkan müthiş derecede şiddetli iki patlama ile birlikte insanlar gökyüzünün yere doğru düşeceğini bile zannetmişlerdi.

İşte bu iki gökyüzü kaynak alemindeki varlığın gerçek çarpışmasıydı. İkisinin de güçleri son derece eşsizdi ve bunu sonuna kadar kullanacaklarını belli ediyorlardı.

İkilinin bir diğer çarpışmasıyla birlikte tekrardan gökyüzü adeta kükremiş ve devasa bir dalga tekrardan ortaya çıkmıştı. Böylesine esrarengiz dalgalanmanın ardından tekrardan bir başka kükreme ortaya çıkmış ve mamutun dişlerindeki alev daha da yükselmişti. Şimdi neredeyse minik bir yanardağa benzeyen dişleri önüne gelen her şeyi eritecek gibi görünüyordu.

Bu esnada Kung Lao’nun kafasında dalgalanan her çığlık sesi ile birlikte adeta dünyası bir başka boyuta doğru çekiliyor gibi hissediyordu. Çenesinin sürekli olarak titremesi kendisinin durduracağı bir şey değildi. Zihninde çalkalanan ‘’Aşkım’’ ve ‘’Yetişim Mağarası’’ kafasında şimşekler çaktırıyor ve bu esnada başka hiçbir şey ile ilgilenememesini sağlıyordu.

‘’Okçular ateş!’’

Mirza Bo komutayı ele geçirdiği anda korumalarda büyük bir değişim ortaya çıkmıştı. Herkes klan liderinin yanlarında olmasından ötürü son derece memnundu. Kung Liu’nun ise kafası son derece dalgındı. Kafasını iki yana çevirmiş ardından ise suskunluğunu korumaya devam etmişti. ‘’Gelinim nerede?’’ diye düşünceleri sürekli olarak kendisini dürtüklüyordu. Gerçekten de Tengri Mei nereye gitmişti?

Bu kaos ortamında herkes korku çığlıkları atarken önemli misafirler derhal uzaklaştırılmış ve hızla yurtlarına gönderilmişti. Herkesin kafasında şu sorular mevcuttu; ‘’Bu kaynak canavarları neden saldırdı?’’

Kaynak canavarları kendileri aşırı derecede kışkırtılmadığı veyahut insanlar bölgelerine girmediği sürece genellikle saldırmazlardı. Bu durum sanki genetiklerinde vardı, üstelik buraya gelen bir kaynak canavarının Gökyüzü Kaynak Aleminde olduğu düşünülürse, onu kışkırtan kişi son derece önemli bir şey yapmıştı.

Kung Lao’nun kafasındaki sesler hafifçe azalmaya başlamıştı. Ancak bu durum geçtiği anlamına gelmiyordu, nefesi halen daha düzensizdi. Gökyüzü Kaynak Alemindeki bir canlının sadece çığlığını duymuştu ancak bütün vücudu bir jöle kıvamına gelmiş gibi hissediyordu. Almış olduğu hasar o kadar fazlaydı ki, Kung Lao fark edememiş olmasına rağmen alt ve üst organlarında hafif ölçekli yaralanmalar meydana gelmişti. Hatta bundan ötürü ağzından dışarıya doğru süzülen kan hızlıca çenesine ilerlemiş oradan da zemine düşmüştü.

Dışarıda, insanlar adeta akın edercesine koşturuyordu. İçlerinden bir kısmı can havliyle nereye gittiğini bilemediği için koşturmuş ve tesadüf eseri bir çift kurt ile karşılaşmışlardı. Kurdun üstüne işlenmiş olan yıldırım desenleri ile birlikte kırmızı gözleri son derece ölümcül bir ifadeyi ortaya çıkarıyordu.

Aura o kadar kanlı bir haldeydi ki, iki kurdun insanlar üstündeki etkisi hemen belli olmuştu. İki kurtta kök kaynak alemindeydi ve bunu göğüslerini gere gere gösteriyorlardı.

‘’Hıyk!’’

İçlerindeki bir kadından çıkan bu ses ile birlikte kurt çifti derhal bakışlarını ona doğru yönlendirmiş ve hiç vakit kaybetmeden atılmışlardı. Kök kaynak aleminin gücüyle birlikte kurtların vücut yapıları o kadar güçlüydü ki, kadına doğru ilerlemeleri sadece iki nefes süresi sürmüştü.

Kadının üstüne zıpladıklarında ise kadının kaçma şansı sıfırdı. Hemen birisi kadının boynuna doğru atladı ve kadının boyun kemiklerini un ufak etti. Bir diğeri ise kadının göğüs bölgesine doğru pençelerini geçirdi ve hızla yere düşürdü. Kadının ölmesi sadece bir nefes süresi sürmüştü.

Böylesine hızlı bir olay elbette ki diğerlerinin korkmasına neden olmuştu.

‘’Ne duruyorsunuz! Chan’er bizim için kendisini feda etti. Koşun!’’

Bu söz ile birlikte insanlar tekrardan can havliyle nereye gittiklerini bilemeden koşmaya başlamıştı.

Bunun gibi birçok olay Kung Klanının hemen hemen her yerinde görülebilirdi. İnsanlar birbirlerinin cesetleri üstüne basıyor ve koşmaya devam ediyorlardı. Ölenler ise Kaynak Canavarlarının yeni yemekleri haline geliyordu. Topraktan yükselen yoğun kan kokusu kısa süre içerisinde çevreye yayılmıştı bile.

‘’Buradan kurtulursam… Bir daha asla Kung Klanının topraklarından geçmeyeceğim!’’

‘’Anne! Korkuyorum, ne olur kurtar beni!’’

‘’Elimi tut!’’

Bu tür çığlıklar sürekli olarak devam ederken insanların sesleri kaynak canavarları tarafından bastırılıyordu. Bir çoğu önlerine çıkan sadece bir Bilge Kaynak aleminden kaynak canavarı tarafından öldürülüyordu.

Bu canavar elbette ki bir solucandı. Ancak boyutları normal bir solucan değildi…

Bu solucan türünün adı "Cennet Toprağı Solucanı"ydı. Devasa bedeni neredeyse üç metre yüksekliğe sahip olabilirdi. Her sürünüşüyle birlikte ağır cüssesi arkasında geniş bir hendek bırakırdı. En ölümcül özelliği ise arkasında bırakmış olduğu hendeğin içinin vücut sıvılarıyla birlikte dolup asit havuzuna dönmesiydi.

Bu asit o kadar değişik bir maddeydi ki, içine giren canlının ilk başta tamamen erimesini sağlardı. Daha sonrasında ise eriyen canlının yapıtaşlarını ve önemli besin maddelerini saklayıp geri kalanı ortadan kaldırırdı.

Üstelik asite düştüğünüzde yetiştirme üssünüz güçlü değilse sadece 15 nefes süresi kadar durabilirdiniz. Zaten girdiğiniz ilk anda vücut çözülmeye başlardı.

‘’Aşkım… Yetiştirme mağarası…’’ Kung Lao’nun kafasında bu iki sözcük sürekli olarak dans etmeye devam ediyordu. Kafası zorla geçmişe doğru dönüyordu. Bu iki sözcük neden ona sürekli tanıdık bir durumu hatırlatmaya çalışıyordu?

Bir türlü emin olamıyordu. Geçmişteki yaşadıklarını görmeye devam etti, bu esnada kafası işkenceye ve Seo Yeon’a takılmıştı. Bu gün Seo Yeon ile ilgili tanıdık bir hisle dolmuştu.

Bu esnada iki Gökyüzü Kaynak Alemindeki canlı üst tarafta savaşmaya devam ediyorlardı. Birisi son derece güçlü bir ışık ortaya sunuyordu diğeri ise; tüm vücudunu saran eşsiz bir ateş ortaya koyuyordu. Bu ikilinin savaşı o kadar güçlü bir auraya sahipti ki, Kung Liu bile yanlarına gitmeye çekiniyordu. Sonuçta Bilge Kaynak Alemi ile Gökyüzü Kaynak Alemi arasındaki fark cennet ile dağlar arasındaki farktan beterdi. Elde etmesi imkansız olmuş olsa bile Kung Liu yinede gıpta ederek bakmıştı.

‘’Bir gün oğlum umarım benim yerime bu aşamaya ulaşır…’’ diye düşünmeden edemedi. Bu esnada kendisine gelen bir başka kök kaynak aleminden canavara avuç içi ile vurmuş ve canavarın doğrudan bir kan torbasına dönüşmesine neden olmuştu.

Bu esnada yıkılann evlerin içerisinde olan birçok kişi anında can vermişlerdi. Kaderleri o kadar kötüydü ki yardım istemeye vakitleri bile olmamıştı. Hepsi tek seferde ortadan kaybolmuştu.

Bu yıkılan evlerin arasında gezinen bir çocuk ise ağlayarak dolaşıyordu. En fazla üç veyahut dört döngülüktü. Elinde tutmuş olduğu annesinin bizzat yaptığı bezden oyuncağı ise boyun tarafından yırtılmıştı. Gözleri neredeyse hiçbir şey göremeyecek kadar yaşla doluydu. Bundan ötürü kimi zaman takılıyor ve dengesini bile kaybediyordu, bunu fark eden bir kaynak canavarı ise sürekli olarak onu takip ediyordu.

Ara sıra farklı türde kükremeler çıkarıyor ve çocuğun korkarak istediği noktaya doğru ilerlemesini sağlıyordu. Bu kaynak canavarı elbette ki bir başka Bin Bir Ses Tilkisinden başkası değildi. Karnı uzun zamandır doğru düzgün bir yemek görmemişti ve bu minik insan onun için son derece uygun bir yemek türüydü. Zihninde o çok mutluydu…

Kung Lao kafasının içinden sürekli olarak ‘’Aşkım ve Yetişim Mağarası’’ kelimelerini düşünmeye devam ediyordu. Bu durum ile birlikte ise sürekli olarak geçmiş anıları göz önüne geliyordu. Yaklaşık bir yemek süresi boyunca bu durumdaydı. Yanına gelen kaynak canavarları sürekli olarak bir başkası tarafından tahrik ediliyordu ve bu sayede kimse ona saldırmıyordu.

Kaderinin son derece şanslı olduğu söylenebilirdi.

Bu esnada Mirza Bo en sonunda kılıcıyla bir başka darbede bulunmuş ve Dört Kanatlı Tiran Mamutunun kanatlarından birisinin kopmasına neden olmuştu. Bir demir kadar sert olan derisinin nasıl kesileceğini sonunda anlamıştı.

Mamuttan yükselen acı dolu bir çığlık ile birlikte ‘’Bana nasıl olurda dokunmaya cüret edersin pis insan!’’ diye bağırmıştı.

Tekrardan kılıcı parıldamaya başlamış ve bir önceki sefer gibi bir görünüm elde etmişti. Elde edilen bu ışık hem son derece parlak hem de son derece ısıtıcıydı.

Mamut en sonunda daha fazla dayanamamış ve kendisini son gücüne kadar şarj etmeye başlamıştı. Bu onun en nihai saldırısıydı. Daha öncesinde asla kullanmamıştı ve bunu ilk kez kullanacaktı.

Bedeninin içinde bulunan alevler derhal sönmüştü. Hatta tüylerinin engin kahverengiliği bile soluklaşmaya başlamıştı. Kısacık sürede kürkünün yarısı beyazlamıştı. Ancak bununla birlikte eşsiz aurası daha da kalınlaşmış ve varlığı daha fazla etki bırakmaya başlamıştı.

Kung Lao bu sırada az çok olayların başlangıç noktasını fark etmiş ve ne yaptığı ile ilgili korkmuştu. ‘’Demek o Kuzey Yeli Domuzu, senin aşkındı…’’ sözler ağzından çıktığı anda ne yaptığını fark etmiş gibi hızlıca susmuştu ancak iş işten çoktan geçmişti.

Bunu açıklaması bir miktar zor olsa da, her şey bir anda olmuştu. Mamutun gözleri derhal ona doğru dönmüştü ve tehditkar aurası doğrudan Kung Lao’ya doğru yönelmişti.

Kürkü en sonunda tamamen bembeyaz hale gelmişti. Mamutun suratında çoktan kırışıklıklar hayli fazla artmış ve derinleşmişti. Neredeyse ölecek gibi duruyordu, gören insanlar anında bu mamutun kendi yaşam enerjisini hızla tükettiğini fark edebilirdi.

Hortumundan derin bir nefes çeken mamut hemen ardından ‘’Geber!!’’ diye bağırmış ve içinde biriken turuncu renkli devasa enerji topluluğunu etrafa doğru yaymıştı. Daha enerji halkası çıkar çıkmaz Mirza Bo dışındaki, her canlı anından alev almaya başlamıştı.

Kung Lao ise bunu gördüğü anda tek bir şeyin farkındaydı. Ölecekti…

Aydehan Notu: Bu bölüm ile birlikte Angoria tamı tamına 100 bölüm oldu yey! Acısıyla tatlısıyla koskoca yüz bölümü devirdik ve halen daha devam ediyoruz. Bazen insanların bu seri nereye gidiyor dediğini duyar gibi oluyorum ve bu soruya cevabım ‘’Gittiği yere’’ şeklinde oluyor. Sonuçta sadece daha başlangıçtayız son derece uzun bir seri olacağını düşünüyorum.

Bu bölüm ile birlikte 2. Kitabın neredeyse sonlarına geliyoruz. Ancak üzülmeyin! Daha en azından bir 15-20 bölüm yazarım…

Bu arada birkaç arkadaşın bu serinin İngilizcesini nereden bulabiliriz dediğini fark ettim… Bu beni hem sevindirdi hem de üzdü… Sevinmemin sebebi İngilizcesini arayacak kadar iyi yazdığımı düşünmem. Tabi ki bu bir kibir değil yanlış anlamayın bana göre halen daha ben bir çırağım.

Üzülmemin sebebi ise serinin bir TÜRK tarafından yazıldığının düşünülmemesi… Bence TÜRK milleti bizim gibi amatörlerden kat ve kat daha iyisini yazabilir. Sadece içimizdeki hayal gücünün eşsiz ateşi yanmaya devam etmeli!

Umarım 200. Bölümü ve daha fazlasını da görürüz. Beni takip edip serimi okuduğunuz için hepinize teşekkür ediyorum.

 

 




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1301

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1108

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 919

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 843

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 732

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 684

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 662

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 615

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 562

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 534

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 424

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 208

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 190

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 145

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 143

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 120

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 116

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 112

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 74

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 16670 Üye Sayısı
  • 452 Seri Sayısı
  • 22410 Bölüm Sayısı


creator
manga tr