Eğer hakim olsaydım, yapacağım ilk şey kölelik ve aristokratik sistemi değiştirmek olurdu. Eğer kanunun karşısında eşitsek, o zaman herkes her şeyde eşit olmalı ve sınıf farklılıkları olmamalı! #The Dark King

Against The God - Bölüm 650


 

ATG 650 Xue’er Uyanıyor

 

Fullbringer’a selamlar

(FN: Aleyküm Selam <3)

Useless notu: Trollking Ceo’ya dönüp sizi coşturmadan önce alışmak için birkaç bölüm atg çevirmek istedi. 5 bölüm çevirecek muhtemelen. İyi okumalar dilerim şimdiden.

 

Kutsal Anka İmparatorluğu, Anka Şehri.

 

Kutsal Anka’nın ana salonunda Feng Hengkong, ellerinde büyük ve geniş bir harita tutuyordu. Harita, Mavi Bulut Ulusunun bölgesini gösteriyordu ama haritanın üzeri, bir sürü ateş desenleriyle işaretlenmişti… Ateş desenleriyle işaretlenmiş olan yerler, Kutsal Anka Ordusu tarafından el konulan yerlerdi.

 

Feng Hengkong’un gözleri, haritanın en sağına, “Yüzen Bulut Şehri” yazan yere dikilmişti. Bir süre hareketsiz kaldıktan sonra, derin düşüncelere dalıp gitti.

 

Uzaklardan muhteşem derecede yüksek sesli bir yankı duyuldu ve bu yankı, Feng Hengkong’un bütün kemiklerini titretti… Bu normal bir çağrı değildi. Bu, Anka’nın çağrısıydı! Anka’nın çağrısı o kadar asildi ki; vücudunda bulunan Anka kanının azmasına sebep oluyordu ve bu da tüm kalbi ve ruhuyla ona tapma isteği veriyordu.

 

Aynı zamanda, gökyüzünde altın renklerle parlayan ve zor bir şekilde görünen bir ışık hüzmesi görüldü.

 

“Anka Tanrısı’nın Çağrısı mıydı?” Feng Hengkong aniden elindeki haritayı düşürdü ve şok içinde haykırdı. Oradan Anka Tanrısı’nın geçtiğini adı gibi biliyordu… Fakat bu sefer yapılan çağrı, kesinlikle Anka Tanrısı tarafından yapılmıştı. Bu çağrıyı bir insan, yaratık, hatta Kutsal Anka Tarikatının en güçlü üyesi bile taklit edemezdi.

 

Feng Hengkong aceleyle ilerlemeye başladı. Ana salonu geçmesiyle birlikte Feng Ximing’i müthiş bir hızla gelirken gördü. Feng Hengkong’u görür görmez, aniden yerinde durdu ve hiç vakit kaybetmeden dedi ki, “Baba… O… Xue’er… Xue’er uyanmış!!”

 

“Ne?” Feng Hengkong afalladı, ardından son derece mutlu ve heyecanlı bir ifade takınıvermişti. Daha fazla konuşarak vakit kaybetmeden alev ışığına dönüştü ve direkt olarak Kutsal Anka Salonuna doğru uçtu. Feng Ximing de aynı şekilde onu hemen arkasından takip ediyordu.

 

Üç yıl önce, Feng Xue’er İlkel Kaynak Ark’ından kaçıp, Ye Xinghan’ın işlediği suçlar üzerine kaldığı zaman; gözyaşları içerisinde komaya girmiş ve o zamandan beri uyanmamıştı. 

 

Bugüne kadar, üç yıldır komadaydı. 

 

Onun girdiği koma, hiç de normal bir komaymış gibi durmuyordu. Komaya girdiği zaman, kızıl renkli bir Anka alevi, tüm vücudunu yakmaya başlamıştı ve alevlerin ortaya çıkardığı ışık, tüm vücudunu sarıp sarmalamıştı. Böylece Anka Tanrısının yaşadığı yer olan Kutsal Anka Salonuna ışınlandı. Bu süre boyunca, Ye Xinghan, Antik Mavi, Ji Qianrou ve diğerlerinin terör estirdiği Anka Tanrısı’nın ruh kalıntıları tamamen kaybolmuştu.

 

Feng Xue’er, o zamandan beri komada kalmaya devam etti. Bütün vücudu Anka alevleriyle yanıyordu ve hiçte sönecekmiş gibi durmuyordu. Ankanın alevleri çok keskindi ve bu alevler, Kutsal Anka Tarikatındaki hiç kimsenin dokunmaya cesaret dahi edemeyeceği kadar ölümcüldü. Feng Hengkong tüm gücünü kullansa bile on beş metreden daha yakına yaklaşamazdı.

  

Bu üç sene boyunca Feng Hengkong, Kutsal Anka Salonuna gidip Feng Xue’er in uyandığını kişisel olarak görmek istiyordu ve bu yoldan hiç vazgeçmedi. Sadece 2 saat önce oradaydı… Ve şimdi onun uyandığını duymuştu. Kutsal Anka İmparatoru o kadar heyecanlıydı ki tüm vücudu titriyordu. Ona göre Feng Xue’er, kendi ve bütün Kutsal Anka Tarikatının hayatından önemliydi. Feng Xue’er in üç yıl boyunca komada olmasından dolayı Feng Hengkong, her gününü mutsuz bir şekilde geçiriyordu.

 

Feng Hengkong, Kutsal Anka Salonuna sert bir fırtına gibi giriş yaptı ve önün duran Feng Xue’er’i gördü. Feng Hengkong adımlarını durdurdu. Titreyerek ve yavaş bir şekilde Xue’er’e yaklaştı. Titrek bir ses ile dedi ki, “Xue’er… Xue’er… Uyandın… Sonunda uyandın.”

 

“Xue’er…” Feng Ximing, Feng Hengkong’dan sonra salona daldı. Uyanmış olan Feng Xue’er’e bakarken, gözlerinden fışkıran mutluluk patlaması çok belirgin bir şekilde görünüyordu.

 

Feng Xue’er gözlerini yukarı kaldırıp, babası ve erkek kardeşine baktı. Fakat ikisiyle kıyaslandığı zaman Xue’er’in yüzünde hiç de mutluluk ifadesi yer almıyordu. Yumuşak ve belki de ruhsuz bir ses tonuyla konuştu: “Asil Kral Babam ve Büyük Kardeş Prens…”

(FN: İkinizinde (bipli cümle))

 

Feng Hengkong adımlarını yavaşlattı. Mutluluğunun yarısı bir anda kayboldu ve kalbi sıkışmaya başladı. Üç yıllık komadan sonra, kızının görünüşünde hiçbir değişiklik yoktu. Görünüşü, hâlâ tanrısal güzelliğe sahip bir kadından daha güzeldi. Gözleri, bir periden çok daha ışıltılıydı… Fakat gözlerinde, inanılmaz derecede alışılagelmedik bir soğukluk vardı.

 

Onu gördüğünde, biricik Xue’er’i her zaman en saf güzellikteki gözlere, en güzel gülüşe ve mutlulukla “Asil Kral Babam” diye bağırdığı zamanları hatırlamıştı. Ne kadar sinirli olduğu ya da sabırsız olduğunun bir önemi yoktu. Bir kere yüzündeki gülümsemeyi gördüğünde, üzerindeki tüm negatif enerjisi yok oluyor ve neşeyle doluyordu… Hayatındaki en çok gurur duyduğu şey, Kutsal Anka İmparatoru olması ya da Anka Tarikatının Patriği olması değildi. Onun en çok gurur duyduğu şey/kişi dünyalar dünyası biricik kızıydı.

 

Aslında, uyandığında yüzündeki o muhteşem gülümseme yerine üzgün bir ifade vardı… Ne kadar da alışılagelmedik bir durum... Daha önceden onu hiç bu kadar mutsuz görmemişti.

 

Bu tür bir karanlık ve keder, Feng Hengkong’un kalbini acıyla doldurmuştu. Feng Xue’er’in yüzündeki bu keder dolu ifadeyi görmek yerine on bin tane ok yemeyi tercih ederdi. Bu sırada, Anka Tarikatının Patriği ve Kutsal Anka İmparatoru olan bu adam, dünyadaki bütün insanlara yukarıdan bakan bu adam, tamamen kaosa gömülmüştü. Kalbindeki derin acı ve panikle birlikte konuşmaya çalıştı ve dedi ki: “Xue’er, ne… Sorun ne? Yoksa yeni uyandığın için kendine daha gelemedin mi? Hadi kızım, eğer bir sorun varsa bana, yani senin babana anlatabilirsin.”

 

Feng Xue’er in yaydığı aura… Tamamen değişmişti. Onun etrafında, az önce hissettiği Anka Tanrısının aurasının enginliğini hissediyordu… Büyükbabası bile, Kutsal Anka Cemaatinin en güçlü eğitimci ustası kişisi bile, böylesine gizemli bir aura yaymamıştı. Normalde son derece yüksek bir şokta olup, hızlı bir sorgulama yapardı ama bu sefer buna endişelenecek zamanı yoktu.

 

Feng Xue’er in gözleri boştu ve titriyordu. Işıl ışıl gözlerinden gelen yaş göründü. Hafifçe dudağını oynattı ve yumuşak bir ses tonuyla söylediği sözler bir rüya ya da hafif bir meltem gibiydi: “Büyük Kardeş Yun… Seni bir daha asla... Göremeyeceğim …”

 

Işıl ışıl parlayan gözlerinden akan damlalar ve o muhteşem sesi, dünyadaki var olmuş olan en büyük orospu çocuğunun kalbinin bile cız etmesini sağlardı. Feng Hengkong’un göğsü dayanılmaz bir acıyla doldu. Feng Xue’er in bahsettiği “Büyük Kardeş Yun”un kim olduğunu biliyordu. Üç yıl önce, Xue’er onun için ağlamıştı ve onun yüzünden komaya girmişti… Üç yıl sonra uyandığında bile hâlâ onun için yas tutuyordu… (TKN: Yeter be, en son koma kelimesini sileceğim. Midemi bulandırmaya başladı.)

 

Belki de uyandığında, hafızası hâlâ komaya girdiği zamanki hatıralarıyla doluydu.

 

“İç çeker.” Feng Ximing ileri doğru yürüdü, uzunca bir iç çekti ve olabildiğince kibar bir şekilde dedi ki: “Xue’er, senin çok iyi kalpli birisi olduğu biliyorum. Fakat… Gerçekten bu kadar üzgün olmana gerek yok. Sen, Kutsal Anka Tarikatının prensesisin ve Yun Che sadece alt tabakadan biriydi. Senin hayatın için kendini feda eden alt taba…”

 

“Büyük Kardeş Yun hakkında bu şekilde konuşmana izin vermiyorum!!!”

 

Feng Ximing henüz konuşmasını bitirmeden, büyük bir öfke patlamasıyla Xue’er tarafından yarıda kesildi. Feng Ximing mal olmuştu, baba oğul, şaşkınlıkla Feng Xue’er’e baktılar… Bildikleri Feng Xue’er’in sesi bir anda değişmiş, aynı bir dağda yağan ruhsal bir yağmur gibi ya da söğüt ağacına çarpmış bir rüzgar patlaması gibiydi. Xue’er daha önceden hiç bu kadar sinirli ve sesli bir şekilde bağırmamıştı. Xue’er'in sesi artık çok daha keskin ve sinirli geliyordu… Ve hatta kendini kaybetmiş bir şekilde! Damarına basılmıştı… Kar gibi temiz ve pürüzsüz olan yüzü, bir anda sinirden şekil değiştirmişti… Vücudundan çıkan kızıl renkteki Anka alevleri, aniden kıpkırmızı oluvermişti. Fakat alevler yakmıyordu, ılık ve nazikti… Derken bir anda etrafındakileri geri savuracak kadar şiddetli bir fırtınaya dönüştü.

 

“Git buradan! Siktir git!!” Feng Hengkong, Feng Ximing’e tokadı geçirdi… Feng Hengkong neredeyse tüm gücüyle attı bu tokadı. Tokadı yiyen evlat, bir pervane gibi uçtu. Feng Hengkong ileri adım attı, elini uzattı ve kızını sakinleştirmeye çalıştı. “Xue’er… Xue’er… Bu kadar sinirlenme, bu kadar üzülme… Büyük Kardeşin Yun, senin hayatını kurtardı. O senin kurtarıcın, Asil Kral Babanın kurtarıcısı ve hatta bütün bu krallığın kurtarıcısı. Onun yaptığı iyiliği asla unutamayız… Babanın, seninle birlikte her yıl ona saygısını sunmasına ne dersin?”

 

Feng Hengkong, Feng Xue’er ile birlikte konuşurken, aynı zamanda ona yaklaşmaya çalışıyordu. Fakat ona on beş metreden daha fazla yaklaşırsa, yakıcı sıcağın gücüne karşı koyabilecek gücü bulamayacaktı. Şaşırmıştı, vücudunda bulunan Anka Tanrısının kanı, korkudan donakalmıştı. Feng Xue’er’in vücudunun etrafındaki Anka Alevlerine baktı, Xue’er’in yaydığı aurayı hissedince ani bir şok geçirdi… Bu güç… Üç yıl önce komaya girdiği zamanki gücü mü? Anka Tanrısının ona bağışladığı güç, uyandığında onu nasıl da bu kadar yüksek bir seviyeden başlatabilir?!

 

Bu, uyanışın en büyük derecesi!

 

Feng Ximing tokat yediği için uzaklara uçmuş ve Feng Hengkong’un kelimeleri, sonunda Feng Xue’er’i biraz yatıştırmayı başarmıştı. Vücudunun etrafındaki alevler, yavaş yavaş azalıyordu. İleriye baktı ve hatta gözlerini Feng Hengkong’a çevirdi. Odaklanmış değillerdi, Hafif bir şekilde geveleyerek dedi ki: “Baba, ne… Ne kadar süredir uyuyorum…”

 

“Üç yıldır, üç yıl oldu.” dedi Feng Hengkong nazikçe ve kekeleyerek, sonra devam etti: “Xue’er, eğer hâlâ uyumak istiyorsan, uyumaya devam edebilirsin sorun değil.”

 

“Üç  yıl…” göz odağını kaybetti, kekelemeye başladı…

 

“Çok şeyden korkuyorum… Ama çok korktuğum… Gözlerimin önündeki… En çok korktuğum şey; senin hayatını gözlerimin önünde kaybederken görmek.”

 

“Senin önünde, işlediğim sayısız suçlardan dolayı mahcup ve lekelenmiş bir şekilde duruyorum… Eğer senin inci gibi olan güzelliğinden bir parça alıp ruhuma koysaydın, ona dokunacak cesaretim olmazdı.” 

 

“Bu yüzden, ne olursa olsun, sen ölürken umutsuzca seni izlemeyeceğim… En azından şimdilik, ölmeyi tercih ediyorum.” 

 

“Xue’er’e söz verdiğim gibi, bunu kesinlikle yapacağım… Üç yıl sonra Xue’er’i, Mavi Rüzgar Ulusundaki Mutlak Buzun Kar Bölgesindeki sonsuz karı görmeye götüreceğim. Üç yıl sonra, Xue’er, beni orada bekler misin?”

 

“Xue’er… Beni bekle…”

 

Drip…

 

Drip…

 

Gözyaşları, kardan bile daha yumuşak olan yanaklarından sessizce süzülüyordu ve gittikçe hızlanıyordu. Durdurmanın imkanı yoktu. Yoğun biçimde hüzün dolu bir aura, dışarıya doğru yayılmaya başladı ve bütün alanı inanılmaz derecede yakıcı bir üzüntüyle doldurdu.

 

“Xue’er…” Feng Hengkong elini yaklaştırdı fakat ne yapacağını ya da ne diyeceğini bilmiyordu… Bu durumda, Kutsal Anka İmparatoru tamamen çaresiz bir şekilde ortada kalmıştı. Neden kızının Yun Che yüzünden bu derece depresyona girdiğini bir türlü anlayamıyordu… Hayatını kurtarmış bile olsa, bu kadar üzülmemeliydi.

 

“Baba…” Hâlâ uykudaymış gibi kısık bir sesle dedi ki: “Mavi Rüzgar Ulusu… Mutlak Buzun Kar Bölgesine gitmek istiyorum… Gidebilir miyim?

 

Mavi Rüzgar… Mutlak Buzun Kar Bölgesi?

 

Feng Hengkong, bir saniyeliğine afalladı ve sonra hiçbir şey düşünmeden kafasını sallayarak dedi ki: “Evet! Evet! Eğer Xue’er istiyorsa, her yere gideriz. Nereye gitmek istersen, baban sana özel olarak eşlik edecek… Fakat babanın şu an Kaynak Ark düzenlemesiyle ilgili işleri var, bir de bazı programlar var. En az on beş gün süre… Ah hayır, on gün... Ve bittiği zaman istediğin yere gidebiliriz. Ne dersin Xue’er?”

 

“Mn… Teşekkürler baba. Xue’er’in senden bir isteği daha var baba…” Xue’er’in gözyaşları hâlâ akıyordu. Kutsal Anka Cemaatinin korumasında ve Feng Hengkong’un şımartmasıyla büyüyen Xue’er, her zaman gülümserdi… Bir gün bu kadar gözyaşı dökeceğini asla bilemezdi.

 

Akan bütün göz yaşları... Yun Che için dökülmüştü.

 

“Söyle bana… Xue’er’in nasıl bir şey istediğinin bir önemi yok, baban istediğin her şeyi yapmayı kabul edecek!” dedi Feng Hengkong. Kızının yüzünden süzülerek yere düşen damlaları izlerken o kadar üzgündü ki zor nefes alabiliyordu.

 

“Xue’er, Mavi Rüzgar Ulusunun gelecekte daha iyi bir yer olması için, babasından o ülkenin iyileştirilmesini istiyor… Çünkü orası… Büyük Kardeş Yun Che’nin ülkesi… Orayı iyileştirmek… Büyük Kardeş Yun Che’ye, Xue’er’den küçük bir geri ödeme olacak… Anlaştık mı baba…”

 

Feng Hengkong’un bütün vücudu kaskatı kesilmişti, fakat buna rağmen kafasını sallayarak, “Sorun değil! Baban, oranın gelecekte daha güzel bir ülke olması için iyileştirecek ve oradan asla vergi toplamayacak… Ve… Ve kesinlikle diğer beş ulusun, Mavi Rüzgar Ulusuna zorbalık yapmasına izin vermeyecek. Büyük Kardeşin Yun Che, cennetten seni izleyerek, bu söylediğin cümleleri duyarak mutlu oluyordur.”

 

“Teşekkürler baba… Xue’er’in kafası çok karıştı ve babası için endişeli… Xue’er, bir süreliğine Tüneyen Anka Vadisine gitmek istiyor…”

 

“Sorun değil, babacık sana eşlik edecek.”

 

“Xue’er tek başına gidebilir.”

 

Gideceği yerin etrafı dağlarla çevriliydi ve üç bin metre yüksekliği olan Mutlak Anka Uçurumunun güneyindeydi. Kutsal Anka Şehrin’in kuru ve sıcak havasıyla karşılaştırıldığında Tüneyen Anka Vadisi, Anka Dağının etrafındaki bütün ruhani enerjiyi topluyor gibiydi. Her yer saf yeşil renk ile kaplıydı ve hatta esinti bile narin ve çok temizdi, aynı bir harikalar diyarı gibi...

 

Öyle görünüyor ki, Xue’er hâlâ Yun Che ile balık tutmaya gittikleri küçük göletteki gülüşmeleri duyuyor gibiydi. Xue’er Kar Ankası’na doğru eğildi ve yumuşak kardan olan tüyleri, en saf ve en kıymetli göz yaşlarıyla ıslanmaya başladı…

 

“Büyük Kardeş Yun… Neden seninle tanıştım… Eğer seninle tanışmasaydım… Xue’er asla bu kadar hüzünlü olmayacaktı… Ve Büyük Kardeş Yun ölmeyecekti…”

 

“Neden seninle tanıştım… Büyük Kardeş Yun…”

 

“Lord Tarikat Lideri, emirleriniz nelerdir? Duydum ki Prenses Kar…”

 

“Acilen sana vereceğim emirleri tüm saraya ilet!!” Feng Hengkong’un yüzü mahkeme duvarı gibiydi. “Mavi Rüzgar Ulusunu işgal etmek için ordu gönderdiğimizden hiç kimsenin bahsetmesini istemiyorum…” Feng Hengkong gözlerini dikti ve dedi ki: “Hayır! Bu emirleri, bütün Kutsal Anka Şehri halkına bildirin. Ulu orta yerlerde hiç kimse bu konudan bahsedemez, artık yasak! Eğer birileri emirlerimi çiğnerse… Sorgusuz sualsiz öldürün!! Özellikle Tarikattan hiç kimse bunu aklından bile geçirmesin… Bu baba, konuşan kişiyi mezara bile ihtiyacı kalmayacak şekilde küle çevirir!!”

 

Anka Tarikatı Büyüklerinden olan kişi, Feng Hengkong’un emirlerini dinlerken, korkudan tir tir titriyordu… Feng Hengkong’dan yayılan öldürücü aura, onu çok korkutmuştu. Eğer Görkemli Anka İmparatoru “Bu baba” kelimesini kullandıysa, durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamak hiçte zor değildi. Daha fazla bir şey sormaya cüret bile etmeden kafasını sallayarak dedi ki: “Yes.”

  

“Ayrıca, Kutsal Anka Ark’ını hazırlayın. On gün içinde, Mavi Rüzgar Ulusu’nun en batısına gidiyoruz, bizzat kendimiz olarak… Şimdi kaybol!”

 

“Evet, evet.” Anka Büyüğünün, yayılan ölümcül auranın olduğu yerde kalacak kadar cesareti yoktu. İki adım geriye çekildi ve hızlı adımlarla oradan ayrıldı.

 

Feng Hengkong duvara sert bir yumruk attı ve yumruk duvarın içinden geçerek, duvarı toza çevirdi. Xue’er’in gözlerinden akan yaşları düşünürken kafasını sertçe salladı. Kalbindeki üzüntü, öfkeli bir ateş gibiydi.

 

“Anka Tanrısı önceden demişti ki; Xue’er’in Anka Tanrısı güçlerinin uyanması için en az üç yüz yıl geçmesi lazım… Üç yüz yıl oldukça uzun bir süre, onlar kesinlikle Anka Tanrısı’nın buradan geçtiğini görmüşlerdir. O zaman gelene kadar, kendimizi korumaya yetecek kadar kaynağımız olmazsa, Kutsal Anka Cemaatimiz tehlikede olur… Yanlış bir şey… Yapamayız!”

 

“Xue’er… Beni bağışla, ben ne yaptıysam ülkem ve senin için yaptım!” Ağzından bu kelimeler dökülürken, Feng Hengkong’un yüzünden, yaşadığı üzüntü ve çektiği acı anlaşılıyordu.

 

Sıradaki bölümü merak mı ediyorsunuz?  SONRAKİ BÖLÜM kısmına tıklayın ve görün.

Fullbringer Notu: TrollKing’e teşekkürler. Edit yapmaktan uykum gelmişti kendime geldim.




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1243

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1068

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 886

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 816

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 695

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 650

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 628

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 601

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 549

Terror Infinite
Terror Infinite
Beğeni Sayısı: 520

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 356

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 205

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 192

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 185

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 142

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 138

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 116

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 116

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 98

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 15180 Üye Sayısı
  • 475 Seri Sayısı
  • 20096 Bölüm Sayısı


creator
manga tr