Bölüm 210 : Ulu Kıdemli, Lütfen Kendinize Gelin!

avatar
3166 0

A Will Eternal - Bölüm 210 : Ulu Kıdemli, Lütfen Kendinize Gelin!


Çevirmen : Clumsy 

 

Bai Xiaochun iç çekerek ölümsüz mağarasına baktı ve acınası varlığını sorgulamaya başladı. Kan Akımı Tarikatına geldi geleli iki mağarası yıkılmıştı.

 

“Bu insanlar cani! En ufak bir gafımda hemen gelip mağaramı yıkıyorlar!” diyerek başını salladı ve kan ağaçlarına öfkeli bakışlar attı.

 

Kan ağaçları hiç işe yaramamıştı; öyle korkmuşlardı ki kendisini uyarmaya bile tenezzül etmemişlerdi. Tabii şimdi de Xiaochun’un attığı dik bakışları alarak ürperiyor ve olabildiğince samimi görünmeye çalışıyorlardı.

 

Ancak Bai Xiaochun hiç iyi bir havada değildi. Ağaçlara bir güzel baktıktan sonra böyle bir şeyin bir daha yaşanması durumunda hepsini temelli olarak köklerinden sökeceğini söylemişti. Ağaçlardan ileride daha iyi davranacaklarının sözünü aldıktan sonra da onların yakasını bırakmıştı.

 

Gecenin kalanı boyunca mağarasının kalıntılarını temizledi ve şafak civarında ruhsal enerjisiyle hasarın bir kısmını onardı, günün kalanını ise toparlanmaya ayırdı.

 

Mağarada oturup bağdaş kurarak durumu düşündüğünde Xuemei’nin yakın zamanda geri gelmeyeceği kanaatine vardı. Yani dağda kaldığı sürece bir sorun çıkmasa gerekti.

 

“Ben ebedi dayanıklılık kalıntısını alana dek bekleyin!” diyerek soğukça homurdandı. “O zaman o Xuemei çirkefine ne kadar harika olduğumu göstereceğim!” Ardından işitmiş olduğu sırları düşünerek tekrar endişelenmeye başladı.

 

“Sorun olmaz, değil mi?” diye düşünerek kendisini rahatlatmaya çalıştı. Fakat üç gün sonra rastgele bir çırağın ulu kıdemli tarafından çağırılıp gereksiz yere ağır şekilde cezalandırıldığını işitti. Sinirleri iyice gerilmeye başlamıştı.

 

Anımsadığı kadarıyla o çırak da sırları işitenler arasındaydı.

 

Bir gün daha geçti ve Bai Xiaochun bir şekilde Xuemei’yi kışkırtan bir çırağın namını işitti. Çırağın cezası Kan Hapsine atılmak olmuştu ki bu da Bai Xiaochun’un nefesinin kesilmesine yol açtı.

 

“İşim bitti. Mahvoldum. O cadalozlar tüm problemleri temizlemeye başlamış!” Bai Xiaochun gergin bir şekilde daha çok bilgi toplamayı denedi. Bu süreçte Xuemei tarafından hapsedilen veya ulu kıdemli tarafından Engin Akım ile Hap Akımı Tarikatlarına casus olarak gönderilen çırakları işitti.

 

En inanılmazıysa ulu kıdemliye danışmak için yukarı parmağa çağrılıp ansızın öldürülen yetişimcinin hikayesiydi.

 

“O yetişimci de tam bir aptal olmalı.” diye düşündü Bai Xiaochun. Sırları işitmiş olan çıraklarla ilgili yaşananları dinledikçe tir tir titriyordu. Hatta buradan kaçmayı bile düşünmüş ama kendinde bunu yapacak gücü bulamamıştı.

 

“O şeyleri duymak benim suçum değildi ki! Ai.” Ne Xuemei’nin geçmişini duymak istemişti ne de Song Junwan’ın kaç kişiyle ilişkisi olduğunu!

 

Neyse ki birkaç gün daha geçmiş ve cezalandırılanların hikayesi kesilmiş, böylece Bai Xiaochun rahatlamaya başlamıştı.

 

Fakat ertesi gün Ölmeden Sonsuza Dek Yaşama tekniği yetişimi esnasında ifadesi titreşti ve başı çevrildi. Ardından mağarasının dışında soğuk bir ses yankılandı: “Karamahzen, ulu kıdemli yanına gitmeni talep ediyor.”

 

Bunu işiten Bai Xiaochun’un kalbi sıkışmıştı. Korkudan eli ayağı titreyerek kapıda bir aralık yarattı ve dışarıdaki kişiye baktı.

 

Titreyen kan ağaçlarının ardında karmaşık altın dizaynlarla işli kan kırmızı bir cüppe taşıyan yaşlı bir adam görünmekteydi. Ellerini arkasında kavuşturmuştu ve yaydığı dalgalanmalara bakılırsa Kuruluş Kadrosu sonlarında olmalıydı.

 

Adamın cüppesini ve altın dizaynlarını gören Bai Xiaochun kiminle karşı karşıya olduğunu gayet iyi biliyordu. Bu kişi Dharma koruyucuları ve sıradan kıdemlilerden çok daha yüksek rütbe taşıyan ve ulu kıdemlilerin hemen ardından gelen bir kan yolu kıdemlisiydi! “Bir kan yolu kıdemlisi! A-acaba beni susturmak için gelmiş olabilir mi?!”

 

Genellikle dağ başına on civarı kan yolu kıdemlisi düşer ve bu kişiler düzeni sağlamak adına ulu kıdemli ile birlikte çalışırdı.

 

Bai Xiaochun ağlamak üzere gibi görünüyordu. Geçtiğimiz haftalarda cezalandırılan yetişimcilerle ilgili hikayeler zihninde dönüyor, yüzü bu gerginlikle solgunlaşıyordu.

 

“Ne yapacağım? Ne yapacağım!?”

 

Bu sırada sabırsızlanmaya başlamış olan kan yolu kıdemlisi şöyle dedi: “Karamahzen, ne diye oyalanıyorsun? Dışarı çıkmak için üç nefeslik süren var!”

 

Suratı ekşiyen Bai Xiaochun bir an tereddüt etse de yapabilecek bir şeyi olmadığında karar kıldı. Ve dişlerini sıkarak mağaradan çıktı. Dik dik bakan kan yolu kıdemlisinin Bai Xiaochun’un uyuşukluğundan rahatsız olduğu barizdi. Yine de soğuk bir homurdanma eşliğinde yukarı parmağa doğru yola koyuldu.

 

Bai Xiaochun da bu durumla nasıl baş edeceği şeklinde düşüne taşına adamı takip etmekteydi. Song Junwan’ın ölümsüz mağarasına erişene dek gerginliği bir an olsun dinmemişti.

 

Mağaranın etrafı genişti ve hoş bir koku taşıyan kan kırmızı güllerle çevriliydi. Bir kan gölüne dökülen dokuz kan şelalesi görünmekte ve gölü dolanan taş bir yol ise şelalelerin ardındaki gizemli ölümsüz mağarasına uzanmaktaydı.

 

Şelaleleri aşınca mağaranın kapkara kapısını görmek mümkün oluyordu. Orada sessizce nöbet tutmakta olan dört genç mevcuttu. Kan gölünün sularındaysa arada bir sıçrayarak keskin dişleri ve dikenli yüzgeçlerini sergileyen garip balıklar yüzüyordu.

 

“İçeri gir, ulu kıdemli seni bekliyor.” dedi kan yolu kıdemlisi ilgisizce. Sonra da yan tarafa bağdaş kurarak oturdu.

 

Bai Xiaochun gergin bir şekilde etrafına bakmakla meşguldü. Tabii ki buranın Kan Akımı Tarikatındaki nihai hedefi olduğunu unutmuş değildi, ebedi dayanıklılık kalıntısı tam olarak bu mağaranın altında yatmaktaydı.

 

İç çekerek dikkatlice yola koyuldu, kalbi küt küt atıyordu. Eninde sonunda şelaleleri aşarak kapının önüne ulaştı.

 

Dört genç ona soğuk bakışlar atmış fakat ağzını açan olmamıştı.

 

Bai Xiaochun dişlerini sıkarak başpapazların kendisini tanıdığını, yani Song Junwan’ın kendisine bir şey yapmaya yeltendiği takdirde o kişilerin müdahale edeceğini düşünüyor, buna ikna olmaya çalışıyordu. Neticede o, Ters Kan Atasal Uyanışını gerçekleştirmiş biriydi!

 

Boğazını temizleyip kollarını kavuşturarak selamını verdi.

 

“Karamahzen selamlarını sunmaya geldi Büyük Kız Kardeş Song.”

 

Karşılık olarak Song Junwan’ın sesi mağaranın içerisinden yayıldı. “İçeri gel.”

 

Ses Bai Xiaochun için her zamanki sevimliliğindeydi fakat içerisinde belli belirsiz bir uğursuzluk da mevcuttu. Başka bir şansı olmayan Xiaochun kendisini gaza getirip kapıyı açtı ve içeri adımını attı.

 

Lüks mağaraya girdiği anda hoş bir kokuyla karşılanmıştı. Tavanda parlak inciler bulunuyordu, zeminse bir mücevher misali yeşil ve ışıltılıydı. Ayrıca güçlü bir kan qi’si ve her şeyi bir nebze bulanık gösterecek bolca ruhsal enerji dikkat çekmekteydi.

 

Mağaranın kaç odalı olduğunu çıkartmak imkansızdı ama salonun ortasında ısısını yayan bir kaplıca bulunuyordu. İçerisindeyse bir kadın mevcuttu ve suyun yüzeyinden bedeni az çok görülmekteydi. Tam bir deniz kızını andırıyordu ve kıvrımları, Bai Xiaochun’un dilinin ağzından çıkmasına yol açacak kadar belirgindi.

 

“Cadaloz!” diye düşündü. “Bai Xiaochun’a böyle iş atmayı aklından bile geçirme! Beni kandıramazsın. Bunun bir tuzak olduğu belli. Sana bakarsam beni seni gücendirmekle suçlayacaksın!” Bu düşünceyle dişlerini sıkarak başını eğdi, kendisini kadına bakmamaya zorladı.

 

“İçeri gelsene!” dedi Song Junwan. Bai Xiaochun ise başı eğik bir şekilde suyun kenarına dek yürüdü. Bu noktada aşağı bakmak imkansız bir hal almıştı, bu yüzden bakışlarını tavandaki incilere çevirdi. İfadesi kasvetliydi ve göz ucuyla birazcık gördüğü bedeni yüzünden cadaloza yeni lanetler savurmaya başlamıştı…

 

Onun ne yaptığını anlayan Song Junwan işveli bir şekilde kıs kıs güldü. Ardından damlayan suların sesi işitildi, kadın kaplıcadan çıkmıştı. Akabinde üzerine kan kırmızı bir bornoz çekti ve Bai Xiaochun’un yanına yürüyerek yeşimi andıran parmağıyla çenesini kendine doğru çevirdi.

 

“Sorun nedir Küçük Kardeş Karamahzen? Bugün bana arzu dolu bakışlar atmayacak mısın?” Kadının nefesi orkide gibi kokuyordu ve yakınlığından ötürü süt beyazı tenini görmemek imkansızdı. Öyle kışkırtıcı bir sahneydi ki kelimelere dökmek mümkün değildi. Kadına bu halde bakan herkesin sesinin soluğunun kesileceği kesindi.

 

Kadının ilkbahar yağmurları gibi ışıldayan gözlerinde bir derinlik ve sonsuz bir büyüleyicilik mevcuttu. Onlara bakmak bir erkeğin sonsuza dek o derinlikte kaybolmasına ve bir daha asla kendisini özgür kılamamasına yol açabilirdi.

 

Song Junwan yavaşça eğilerek Bai Xiaochun’un kulağına nefesini verdi ve o sıcak nefes Xiaochun’un kemiklerinden ruhuna dek ürpermesine yol açtı.

 

Neredeyse katlanamayacaktı. Bu yoğun tahrik yüzünden soluğu kesilmiş, gözleri tamamen kanlanmıştı.

 

Song Junwan ise gülümsüyor fakat gözlerinde küçümseyici bir hava, bir soğukluk taşıyordu. Lakin tam bir şeyler söylemek üzereyken…

 

Bai Xiaochun bir iki adım geriledi ve tavana bakmak yerine doğruca kadının gözlerinin içine baktı. Gözleri kanlı, yüzü ise acı çekiyormuşçasına çarpıktı.

 

“Ulu kıdemli,” dedi neredeyse hırıltı şeklinde, “lütfen kendinize gelin!” Gözlerine bir hayal kırıklığı yerleşmişti, adeta bir gönül yarasını yansıtmaktaydı. Gördüklerine inanamıyormuş gibi bir hali vardı. Bu manzara, konuşmak üzere olan Song Junwan’ın şaşırmasına ve gözlerindeki soğukluğun silinmesine yol açmıştı.

 

“Ulu kıdemli, siz benim kalbimde gökteki ay gibi ebedi kutsallıkta ve gören herkesi kıskandıracak güzelliktesiniz.” Acıklı bir görünümle söylediği bu sözler ağzından çıkışının hafifliğine rağmen tüm mağarayı doldurmaya yetmişti.

 

#Bu kadın cidden fena, sahiden ulu kıdemlilik rütbesine birtakım 'ilişkilerle' mi ulaştı diye düşündürmüyor değil. Bizimki de maşallah pek bir dirençli, gözlerinin içine bakıp oyunculuğa başlamalar falan. Onun bu oyuncu halleri bana hjc'deki kahramanı anımsatıyor ama o böyle bir senaryoda kan kusarak bayılmış da olabilirdi tabii. Lafı geçmişken -varsa- aranızdaki hjc okuyucularına selam olsun :)
Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18149 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37427 Bölüm Sayısı


creator
manga tr