“Dövüşte usta olanlar öfkelenmez, kazanmakta usta olanlarsa korkmazlar. Dolayısıyla akıllılar dövüşmeden önce kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler.” #Zhuge Liang

Altı Medeniyetin Dünyası - Bölüm 8-Değişimin Sancıları


DEĞİŞİMİN SANCILARI

Nafız, bir eliyle belinden kavradığı Sallabaş’ı, omuzundan da destek alarak tabutların başına kadar getirdi. Sallabaş'ın durumu gittikçe ciddileşiyor, her adımına bir inleme eşlik ediyordu.

''Önce sen, acele et!'' Nafız, tabutların büyük olanını işaret ederek konuştu. Tabutun ağır kapağını sürükleyerek yere düşürdüklerinde, beyaz iç döşemenin üzerinde kristal bir küre gördüler. Sallabaş küreyi ellerine aldığında, içinde atan bir kalp olduğunu keşfetti, aynı anlarda tabutun iç döşemesi yukarı kalkarak alttaki gizli bölmeyi açığa çıkardı.

 Sallabaş, alt bölümde ortaya çıkan zırh takımına hayranlık içinde bakarken, Nafız'dan gelen uyarıyla irkilmişti

''Çabuk, atması durmadan elindeki kalbi ye!'' İçgüdüleri, bunca senedir bekleyen bu organın atmasında, bir keramet olduğunu söylemişti Nafız'a.      

Bir anda telaşa kapılan Sallabaş, elindeki futbol topu büyüklüğündeki kalbi ağzına atarak çiğnemeye başladı. Kalbin parçaları midesine indiği zaman, Sallabaş bilincini kaybedip yere yığıldı.

Nafız endişeyle Sallabaş'ın yanına eğildi, solunumunu kontrol ettiğinde, nefes alışverişinin devam ettiğini görüp rahat bir soluk aldı. Baygın olduğu zaman içinde, Sallabaş'ın beyaza çalan suratı eski rengini yavaş yavaş geri kazanıyordu. Vücudundan gelen kemik sesleri eşliğinde, göğsüne aldığı yara kapanmış ve neredeyse tamamen iyileşmişti.

Uzun bir süre sonra, Sallabaş derin komadan çıkmış, yattığı yerden etrafı seyrediyordu. Yaralarının iyileşmesi dışında, herhangi bir fiziki değişim göze çarpmıyordu. Asıl değişim ruhunda yaşanmış, doğduğundan beri saflığın zirvesindeki mizacı tamamen değişmişti. Bakışlarına yerleşmiş olan keder, bunun en önemli kanıtıydı.

''Teşekkür ederim! ''Sallabaş, yerinden doğrularak Nafız'a seslendi. ''Benimle ilgilendiğin için, gerçekten teşekkür ederim''

Nafız, her zaman kaygısız, çevresine boş gözlerle bakan bu orktan duyduğu sözler karşısında ne diyeceğini bilememişti. Lafını bitiren Sallabaş, ayağa kalkarak odanın uzak kösesine doğru yürüdü.

Yerde, yüzüstü yatan bir yaratık vardı. Vücuduna giren çekiç ile Kızgınboğa, odanın köşesinde can çekişiyordu. Sallabaş, savaş çekicinin sapından yakalayıp kendine çektik sonra, devasa çekici tek eliyle bir kaç tur çevirip ''Silahımı geri alana kadar, idare edicez artık'' dedi.

''Bana artık, Alyon ismiyle hitap edebilir misin ?'' Davudi ses kulağına eriştiğinde, Nafız yüzünde büyük bir şaşkınlık ifadesiyle, bambaşka tavırlara bürünen Sallabaşı izliyordu.

''Ben, Alyon'un son hediyesiyle ilgilenirken, sen de kendi mirasını alabilirsin! Hızlı davranmayı unutma'' Yerde yatan Kızgınboğa'nın cılız vuruşlarla atan kalbini yerinden sökmeden önce Alyon, gülümseyerek konuştu.

''Evet, evet benim numaramı bana satmak eğlenceli oluyor değil mi? hadi sen keyfine bak!'' Nafız yalandan bir trip atarak, kapağı kapalı tabuta doğru yürümeye başladı. Kapağı kaldırdığında, diğer tabutun aksine, bu tabutun içinin kan kırmızı bir kumaşla döşendiğini gördü. İstemsizce Mora'nın saçları aklına düştüğünde, ''Ölümünde bile tavrını yaşatıyorsun'' dedi.

Tabutta, küçük bir cam şişe içinde birkaç damla kan vardı. Demek bizim de olayımız bu, diye düşündü Nafız. Şişenin kapağını açtığında, burnuna tanıdık bir koku geldi. Hayalinde, Kızgınboğa ile tam çarpışırken kendisini sersemleten kokuydu bu. Bilinci gel git yaşarken, Nafız şişeyi fondip yaptı.

Yuttuğu kan, içinde geçtiği her yeri yakarak yolculuk etmeye başladığında, Nafız acı içinde bağırıyordu. Dağılarak vücudunun her santimini kavuran bu kor ateş parçaları, bir süre sonra başına doğru toplanmaya başladılar.

Kanlar başına ulaştığında, sayısız sahne, hayal kırıklıkları, mutluluklar beynini patlatmak istercesine akın etmişti. Mora’nın aldığı zorlu eğitimin acılarını bedeninde hissederken, sancılar içinde kıvranıyor çığlıklar atıyordu. Bu sonsuz ıstırap döngüsünün içinde savrulurken, kafasında bir soğukluk hissetti. Soğukluk, ilahi bir tını gibi vücudunda yayılırken, Nafız kendine gelmişti.

''Höst ulan ibiş! çek ellerini üzerimden!'' Nafız acılardan uyandığında, bulunduğu durumun sonucu olarak sinirle konuştu. Alyon kafasını okşarken, kucağına kıvrılmış bir kedi yavrusu gibi oturtmuştu onu.

''Sana da iyilik yaramıyor, her zamanki gibi huysuzsun!'' Alyon vurdumduymaz bir tavırla, tabutun içinde bulunan zırhı giymek için ayağa kalktı. Zırh, simsiyah bir maddeden yapılmış, biçim olarak ortaçağ Avrupa’sının zırh modellerini çağrıştırıyordu. Alyon giymeyi tamamladığında, zırhın görünümü değişim geçirdi. Alyon'un vücuduna sıkı sıkıya yapışan zırhın görünümü, günümüzün nanoteknoloji zırhlarına benzemeye başlamıştı.

 

''Bu şekli çok daha güzel'' Alyon zırhına bakarken, keyifle konuştu.

''Mora'nın babasının işçiliği, birinci sınıf'' Alyon'un zırhına bakan Nafız, hayranlığını gizleyememişti. Kendi tabutunun başına döndüğünde, onu da üç güzel hediye bekliyordu. Tabutun açılan ikinci bölümünde bir kompozit bileşik yay, iki soluk kırmızı renkli deri bileklik ve bir gümüş yüzük bulunuyordu.

Mora'dan aldığı bilinç sayesinde, Nafız bu maddelerin kullanımlarına zaten aşinaydı. Mora, geçmişte iki uzmanlığa sahip eşsiz bir savaşçı olarak tanınıyordu. Karanlık sanatlardan kan büyüleri konusunda çok yüksek seviyede uzman olmasının yanında, suikastçı yetenekleri de inanılmazdı.

Parmağına gümüş yüzüğü takınca, eşyalarını ve ganimetlerini saklayacak geniş bir depolama alanına kavuşmuştu. Bu yüzükten, ork steplerinde sadece şu anki ork lordunda bulunuyordu. Nafız, Abarran’ın kızına epey bonkör davrandığını itiraf etmek zorunda kalmıştı.

 Deri bilekliklerin üzerinde, gümüş kuru kafa kabartmaları vardı. Görünüşleri sadece dekoratif bir eşya gibi dursa da, Mora'nın atak gücünün neredeyse tamamı bu bileklikler tarafından sağlıyordu. Bileklikler giyilince, aynı Alyon'un zırhı gibi, ebatlarını kullanıcının boyutuna göre ayarlayabilen bir özelliğe sahipti. Nafız'ın bir düşüncesiyle, bilekliklerin elin dış tarafına bakan kısmından, iki hançer fırladı. Bu hançerlerin görünümü, Cengiz Han'ın hayatını konu alan bir filmde, atın üstünde hücum eden savaşçıların hançerlerini anımsattı Nafız’a.

''Hala sıcak olmalı ceset, biraz kan özü toplamalıyım'' hançerleri görünce aklına, kalbi Alyon tarafından yenilen Minotaur cesedi geldi.

''Sizi lime lime edicem! Senin de hoşuna gidecek merak etme!'' Nafız, hançerlerini yeni ölmüş bedene saplarken, Minotaur'un hala canlı iken yaptığı konuşmaların benzerlerini söylüyordu.

Bir süre cesedi parçaladıktan sonra, bileklerin rengi kırmızılaşmaya başladı. ’’Bu yeterli değil, daha çok kan dökmem lazım’’

Aldıkları miraslar müthiş olsa da, seleflerinin teknikleri ve güçlerini kullanmak istiyorlarsa, kendilerini geliştirmeleri gerekiyordu. Bir şeyin nasıl yapılacağını bilmek, onu yapabileceğiniz anlamına gelmezdi her zaman.

Yayını sırtına atan Nafız, ‘’Buradan çıkma vaktimiz geldi’’ dedi.

Alyon ile beraber odada bulunan kapıdan geçtiklerinde, kendilerini Karamağara’nın içinde buldular. Gün ortası girdikleri bu mağaradan çıkışlarında, havanın çoktan kararmış olduğunu gördüler.

‘’Kabileye gitme zamanımız geldi mi Titrek!’’ Alyon, Nafız’a bakarak seslendi.

‘’Bana o isimle, SAKIN hitap etme’’ gözlerinden şimşekler çakarken, Nafız Alyon’a sertçe çıkıştı. ’’Kabileye döndüğümüzde, herkesle beraber sende öğreneceksin ismimi’’ laflarını tamamlayan Nafız, tiz bir çığlık kopardı.

‘’Biliyorsun acilen güçlenmemiz lazım, ne dersin bir yarışa var mısın? Nafız, yanındaki Alyon’a bakarak konuştu.

Alyon, çığlığın geldiği yere doğru koşan vahşi yaratıklara sevinç içinde bakarak ‘’Hatıralarımdan bildiğim kadarıyla, sana kaybettiğim bir yarış bulunmuyor!

İkili silahlarını çekip, üstlerine gelen vahşi yaratık sürüsüne doğru koşmaya başladı. Sonraları, ismi Kızıldağ olarak anılacak bu yerin üzerindeki, kaybolmayan kan kokusunun nedeninin bu geceki katliam olduğunu, kimseler bilemeyecekti.

Tüm bu olaylar yaşanırken, ork kabilesinde tuhaf şeyler olmaktaydı. Karamağara’ dan yaralanmış bir şekilde çıkan Kalındiş, geride bıraktığı on savaşçısını alıp son hız kabileye dönmüştü. Kabileye girdiklerinde, sıradan orkların şaşkın bakışları altında babasının çadırına yöneldi.

‘’Kalındiş nasıl bu kadar yaralanabilir! Yanında yirmiye yakın asker vardı!’’

‘’Avda bir sorun çıkmış olmalı, onun gibi bir savaşçıyı yaralayan nasıl bir yaratıktı acaba!’’

Levazım bölümü orkları, bölgelerinden geçen Kalındiş’in durumunu görünce, aralarında tartışmaya başladılar. Söylentiler kısa sürede tüm kabileyi sarmış, herkesin yalan yanlış konu hakkında bir fikri olmuştu.

‘’Seni aptal, Kızgınboğa’nın mağarasında nasıl bu şekilde konuşabildin. Tek parça olduğuna şükretmen gerekiyor.’’

Kaplanyürek, Yücedağ’ın lordu olan yaratığın hiddetini ilk elden tatmış biri olarak, oğluna sert bir fırça çekiyordu. ’’En azından ilk önce benim yanıma gelmeyi akıl edebildin, şimdi bu duruma uygun bir bahane üretmemiz lazım.’’ Sözlerini tamamlayan Kaplanyürek’in gözlerinde, hain bir ışıltı belirdi.

’Şimdi beni iyi dinle! Birazdan sana söyleyeceklerimi, harfiyen ezberleyeceksin. Akşam dedenin huzurunda acil olarak toplanıldığında, sana ne söylediysem onları konuşacaksın.

Kalındiş babasının söyledikleri üzerine, aldığı darbenin yarattığı tahribat nedeniyle, sadece başını sallayarak yanıt verebilmişti. Bu sahneyi gören Kaplanyürek biraz yumuşadı ’’Git çadırına dinlen, şifacıyı yolluyorum yanına’’

Kalındiş’in çadırını terk etmesinin ardından, Kaplanyürek yıldırım hızıyla babasının bulunduğu, şefin çadırına doğru yol aldı.

‘’Efendim lütfen durun! Şefimiz, içeri kimsenin girmesine izin verilmemesini emretti!’’

Nöbet bekleyen savaşçının uyarısına, yüzüne indirdiği yumrukla karşılık veren Kaplanyürek, çadırın kapısından içeri acele ile girdi.

İçeride ork şefi Ayıboğan, kollarının altına aldığı iki dişi orkla ateşli dakikalar yaşıyordu. Kapıdan destursuz bir şekilde içeri giren oğlunu görünce, siniri tavan yaptı.

‘’Kaplanyürek, ne yaptığını sanıyorsun sen!’’ Babasının kükremesinin bitmesiyle, iki dizinin üstüne çöken Kaplanyürek sesine hüzünlü bir nağme ekleyerek konuştu

‘’Baba! Bu günün geleceğini ben sana söylemiştim!’’

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                                                       Size zamanını ayırmayan birine, asla kendinizi harcatmayın.

                                                                                                                                                               Charles Bukowski

 




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1219

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1053

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 872

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 812

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 688

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 643

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 625

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 599

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 547

Terror Infinite
Terror Infinite
Beğeni Sayısı: 518

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 345

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 204

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 192

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 179

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 142

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 138

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 116

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 114

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 97

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 14821 Üye Sayısı
  • 455 Seri Sayısı
  • 19495 Bölüm Sayısı


creator
manga tr