Tankların Tarihi Günceli

Tmw 58

Ekim 29, 2016


Çeviri: bebebiskuvisi Düzenleyen: bezald35

True Martial World 58 - Eve Dönüş

Gerekçe olarak veba gösterilmiş ve vebanın suçu da ona yıkılmıştı. Böyle bir hareket çok aşağılıkçaydı. Ve köylülerin zekasıyla da gerçekleri görmelerinin yolu yoktu!

Haplar sayesinde yaşam güçlerinin aşırı arttığını nasıl bileceklerdi ki? Ya da metruk kemiklerin arıtıldığı takdirde onları öldürebilecek bir zehre sahip olduğunu?

Aralarından çoğu iki ay öncesine dek metruk kemikleri duymamıştı bile.

Fakirlik, hayatlarını soğuktan ve açlıktan acı çekerek sürdürmelerine neden olmuştu. Beyinlerine yemekten başka bir şeyi yerleştirmenin yolu yoktu. Onlara kelime kelime açıklasa bile anlamaları mümkün olmayabilirdi.

“Lanet olsun!”

Yi Yun’un gözleri donuklaştı. Kendini göstermesinin Lian Chengyu’ya karşı savaş ilanından farkı olmazdı!

Elindekileri biliyordu, hâlâ Meridians Âlemi’ndeydi ama Beden Sertleşmesi, Ejderha Nabzı durumuna ulaşmıştı.

Lian Chengyu ise Qi Gatherer Âlemi’nin zirvesinde ve Mor Kan Âlemi’nin de eşiğindeydi. Yi Yun içinse Lian Chengyu’nun Mor Kan Âlemi’ne yükselmesi kesinlikle ona bir çıkış yolu bırakmazdı.

Yi Yun, Mor Kan Âlemi’nin sınırında olan Lian Chengyu’ya karşı Meridians Âlemi’ndeyken savaşma konusunda, Beden Sertleşmesine sahip olsa da kendine güvenemiyordu.

Lian kabilesinde, Lian Chengyu dışında kabile reisi ve eğitmen Yao Yuan da vardı!

Üçü de Ölümlü Kan’ın beşinci aşaması Qi Gatherer’daydı. Savaşırsa bu savaş üçe karşı bir olurdu!

Yi Yun, kabile reisi konusunda endişeli değildi ama Yao Yuan’a gelince…

Yi Yun, Yao Yuan’ın gerçek gücünü bilmiyordu. Daha önceden Mor Kan Âlemi’ne ulaşmıştı ama geri düşmüştü.

Yao Yuan’ın sadece seviyesi yüksek değildi ayrıca savaş deneyimi de Yi Yun’dan daha fazlaydı.

Yi Yun ise, Ejderha Kaburgası Kaplan Kemik Yumruğu dışında başka bir saldırı becerisi öğrenmemişti ve hiç hareket becerisi de bilmiyordu.

Dövüş becerileri açısından Yi Yun eksik olan taraftı. Dövüş sanatları konusunda başlangıç aşamalarındaydı.

Bu yüzden sakinleşip planlar yapmaya başladı.

“Lian Chengyu, mutlaka acı içinde kıvranarak ölmeni sağlayacağım!”Yi Yun yumruklarını sıktı. Başlangıçta Dünya’dan, gücün hüküm sürdüğü bu garip dünyaya tünel açmıştı. Daha önce kimseyi öldürmek istememişti ama bugünden sonra Lian Chengyu’yu öldürmekte kararlıydı!

Lian Chengyu, Yi Yun’a iki kez gizlice zarar vermişti ama Yi Yun bu aşamaya kadar sinirlenmemişti. Lian Chengyu, Jiang Xiaorou’ya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı!

Kız kardeşi, on beş yaşında bir kız olarak yalnız ve çaresizdi, tüm kabilenin suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştı!

Güçlü erkekler hastalıktan öldüklerinde suçu Yi Yun’un üzerine atmak için Lian Chengyu’nun bir şey yapması bile gerekmeyecekti. O zaman kurbanların aileleri Jiang Xiaorou’ya ne yaparlardı? Düşünmesi bile hoş olmayan şeyler!

Lian Chengyu şimdi ortaya çıkıp da Jiang Xiaorou’ya bir şey yapmak isterse, kızın direnebilmesinin yolu yoktu!

Yi Yun bir çakıl taşı aldı ve Lian Cuihua’nın yüzüne fırlattı.

“Pa!”

Çakıl taşı doğrudan Lian Cuihua’nın yüzüne çarptı.

“Ah!” Lian Cuihua çömelirken çığlık attı. Acıyla yüzünü kapadı ve yüzü mavi siyah arası bir renge döndü.

“Bana vurmaya cesaret eden de kim?” Lian Cuihua öfkeyle bağırdı. Etraftaki çocuklar hemen, bir şey yapmadıklarını söyleyerek başlarını salladılar. Yi Yun öldürücü darbeler vurmadı. Bu adi kadını öldürme arzusu olsa da Lian Cuihua’ya bir şey yaptığı takdirde Lian Chengyu’nun şüphesini uyandıracağını biliyordu.

Ama Lian Cuihua’nın borcunu hatırlayacaktı. Bir ay içinde, en geç bir ay içinde, borcu faiziyle tahsil edecekti. Bu hain kadın yaptıklarının bedelini ödeyecekti.

“Ah!” Lian Cuihua’nın yanındaki çocuk kalçasını kavrayarak zıpladı. “Bana kim vurdu?”

Bu çocuk, çocukların elebaşıydı.

“Ben değilim!”


“Ben de değilim!” Birçok kişi hemen açıklayarak kendilerini bu meseleden kurtardı.

Ama sonrasında birbiri ardına çığlıklar duyulmaya başlandı. Yi Yun’un elleri olağanüstü bir biçimde hızlıydı. Attığı her çakıl taşını düzgünce kontrol ediyor ve ıskalamıyordu. Çakıl taşları, çocuklara çarptığı an taşlar sıçrıyor ve karanlıkta kayboluyordu. Çocukların ne olduğunu ya da çakıl taşlarının nereden geldiğini anlamalarını önlüyordu.

“Ne oluyor?”Çocuklar yanlış bir şey olduğunu biliyordu.

Zaten gecenin geç vaktiydi ve kahramanca bir iş(kötülüğü temizlemek) yapıyorlardı. Gizemli nesnelerce vurulduktan sonra soğuk terler akıtmaya başladılar.

“Hay...Hayaletler!”

Bilinmeyen bir çocuk bağırdı ve çocukların geri kalanı bembeyaz kesilip göz açıp kapayıncaya dek çil yavrusu gibi dağıldılar!

Lian Cuihua koşarken düşünce neredeyse korkudan bayılıyordu.

Köylüler, özellikle şeytanlar ve hayaletler gibi doğaüstü şeylerden korkuyordu.

Çocuklar dağıldıktan sonra Yi Yun duvardan atlayarak bir hayalet gibi evine gitmeden önce kimsenin kalmadığından emin olmak için etrafı inceledi.

Avlu inek gübresiyle doluydu ama Yi Yun Meridians Âlemi’ne ve Beden Sertleşmesi durumuna ulaşmıştı, bu yüzden bir Kung Fu ustası gibiydi. Gübre denizinin tümünü bir nefeste geçmişti.

Ayakkabıları bile kirlenmeden avluyu geçti.

Boşluğu itince bir rüzgar esintisi kapıyı açtı ve Yi Yun evine girdi.

Hemen önünde soba vardı. Hiç ışık olmadığından etraf karanlıktı.

Ama yatak odasındaki pencere inek gübresinden dolayı kırılmıştı, bu sayede biraz ay ışığı giriyordu. Yi Yun ay ışığının altında Jiang Xiaorou’nun ince figürünü açıkça görebiliyordu.

Yüzü ve omuzları, insanlara onun sınırsız sevgisine teslim olma arzusu veriyordu.

“Kim?!” Jiang Xiaorou, Yi Yun kaybolduktan sonra kaygı ve kederin içine düşmüştü. Ama yine de tetikteydi. Sesleri duyduğu an yanındaki oku kaptı!

Jiang Xiaorou inatçı bir kızdı, sık sık daha güçlü olmaya çalışırdı ama yaşam koşulları ona,“evde bir erkek olmadan hayat hüzünlü olur” düşüncesini aşılamıştı.

Kardeşi etraftayken hayatı, onun ekseninde dönüyordu. Kardeşi yokken ise manevi desteğini kaybetmişti. Ve engin yabanda yalnız yaşayan bir kızın zorbalığa maruz kalması kaçınılmazdı.

Ayrıca Yi Yun, Jiang Xiaorou’yu Lian Chengyu’nun onda gözü olduğuna dair daha önce uyarmıştı, bu yüzden Jiang Xiaorou tüm gün boyunca oku yanından hiç ayırmamıştı.

“Abla, benim...Yun-er.”

Yi Yun gübreyle dolu eve bakarken titreyen bir sesle söyledi. Jiang Xiaorou’yu bu karmaşanın ortasında görünce boğazında, onu ağlamaya zorlayan bir yumru hissetti.

Jiang Xiaorou’nun ağzı açık kaldı. Yi Yun’un yüzünü bu karanlıkta görebilmek için ay ışığını kullandı. Görüşü bulanık olsa da nasıl olurda bu alışık olduğu hatları tanımazdı ki?

“Yun-er!” Jiang Xiaorou gözlerinde yaşlarla koştu ve kardeşini sıkıca kucakladı.

“Yun-er, sen iyisin. İyi olduğun sürece...İyi olduğun sürece...” Jiang Xiaorou aceleci bir sesle konuştu. Onu bıraktığı an kaybolacağı korkusuyla Yi Yun’a kollarındaki tüm güçle sarılmıştı.

Jiang Xiaorou ona sıkıca sarıldığında Yi Yun, onun titreyen vücudunu ve hızlı kalp atışlarını hissetti. Boynunda da bir sıcaklık. Bunun sebebiyse Jiang Xiaorou’nun göz yaşlarıydı.

“Abla, ben iyiyim…”

“Biliyordum...Başından beri biliyordum.”
Jiang Xiaorou konuşurken ağlıyordu. Bildiğini söylese de aslında bundan emin değildi.

Ne duvarların inek gübresiyle kaplanmasından ne de adi kadının küfürlerinden rahatsızdı. Önemli olan tek şey kardeşinin geri dönmesiydi.

Uzun bir sürenin ardından, en sonunda dönmüştü işte!

“Hadi gidelim. Abla, burayı terk etmemiz lazım. Artık bu köyde kalamayız!”



Yi Yun’un bu ani sözleri, duygu seline boğulmuş Jiang Xiaorou için beklenmedikti. “Burada kalmayacaksak nereye gidebiliriz? Bulut Çölü’nün içlerine gitmemizi mi söylüyorsun?”

Yorum Yap "Tmw 58"