Tankların Tarihi Günceli

USAW 1 - Bai Yunfei

Eylül 21, 2016



Tianhun takviminin 2008. yılı, Tianhun Kıtası’ndaki tek imparatorluk, Tianhun İmparatorluğu, Qingyun Eyaleti, Luoshi Şehri’nde akşam vakti.
"Oh be! Sonunda işi bitirdim. Bugün yirmi üç bakır para kazandım ve bu akşam bir tane daha buğulanmış kurabiye yiyebilirim..." Eski püskü kıyafetler içinde bir genç yüzünde tamamen yorulmuş bir ifadeyle karanlık dar bir yolda duvardan destek alarak yürüyordu. Kendi kendine söylenerek ağrıyan omuzlarını ovuşturdu.
Bai Yunfei’nin, yaşı on sekiz, boyu 1.75, saçları düz ve kısa, yüzü oldukça cansız, burun köprüsü yüksek ve gözleri netti. Yakışıklı sayılmasa bile en azından görünüşü diğer insanların onu beğenmemesine sebep olmuyordu. Yıllardır hamallık yaptığı için yürürken farkında olmadan belini büküyor ve oldukça sefil gözüküyordu. Aslında bedeni güçlü sayılabilirdi ama uzun zamandır yetersiz beslendiğinden çok çelimsiz ve yabani gözüküyordu.
Sıkı bir çalışmadan sonra şu an tek istediği karnını doyurmak için buğdaydan yapılan buğulanmış kurabiyelerden biraz satın almak ve ardından iyi bir uyku uyumak için dokuz yıldır tek başına yaşadığı kırık dökük evine geri dönmekti.
Bai Yunfei, kendini bildi bileli babasını hiç görmemişti. Annesi ve dedesi de, babası hakkında kendisine hiçbir şey anlatmamışlardı. Annesi de hastalığı sebebiyle Bai Yunfei beş yaşındayken, Bai Yunfei ve dedesini arkada bırakarak vefat etmişti. Böylece annesinin ölümü üzerine ikisi yaşamak için birbirlerine destek olmak zorundalardı. Bu, Bai Yunfei'nin ailesinin peşini hala bırakmamış acınacak bir talihsizlikti. Dedesinin hasır sandalet satmak için kurduğu tezgâh, zengin bir ailenin genç soylusunun yolunu tıkadığı gerekçesiyle soylunun emrindeki adamlar, dedesini vahşice dövmüşlerdi. Ve böylece dedesi de onu bu dünyada yalnız bırakalı çok olmamıştı. Bai Yunfei, bu sene sadece dokuz yaşındaydı.
Bu tarz şeyler Tianhun Kıtası’nda nadiren gözüken manzaralar değildi. Halk tabakasından birinin yaşamı, özellikle Bai Yunfei'nin aile üyeleri gibi yurtsuz, işsiz ve sadece, neredeyse yaşanamayacak kadar hasarlı küçük bir eve sahip olanların yaşamı soyluların ve zenginlerin gözünde beş kuruş bile etmiyordu.
Dokuz yaşındaki küçük Yunfei tamamen yalnızdı. Annesinin sevgisi ve dedesinin kibarlığını kalbine ve zihnine işlemişti. Yunfei dişini sıktı ve yaşamaya devam etti. İki gün ve gece yalvardıktan sonra büyük bir pirinç dükkânında hamal olarak bir iş almıştı. Dükkân sahibi kesinlikle bunu kibarlığından yapmamıştı. O, asla birine fazladan yarım bakır para bile vermezdi. Son zamanlarda Bai Yunfei, gündelik olarak sadece birkaç bakır para alıyordu.
Bai Yunfei birçok kere artık bunu kaldıramayacağını düşünmüştü. Her gece rüzgârın serbestçe estiği hasarlı evine sokulup sessizce ağlıyordu. Ama her seferinde, ağladıktan sonra uykuya daldığında, rüyasında dedesinin başını nazikçe okşadığını görüyordu ve dedesi hasır sandalet yaparken Yunfei’ye harfleri öğretiyordu. Annesi de onu bağrına basıp gökyüzündeki beyaz bulutları gösteriyor ve şöyle diyordu: “Günün birinde benim küçük Yunfei’m büyüdüğünde, hiçbir kısıtlama olmaksızın gökyüzünde süzülen beyaz bir bulut gibi olacak…”

Sonraki gün, gözyaşlarını siler, dişini sıkıp aşırı derecede ağır olan pirinç çuvallarını adım adım taşırdı. Dokuz yıldır taşıyordu… Bu dokuz yıl boyunca Bai Yunfei insan doğasının ne kadar pislik olabileceğini olabildiğince tatmıştı. Bu dünyanın ne kadar iç karartıcı olduğunu tamamen anlamıştı. O, en kötü şartlarda hayatta kalmak için ellerine ve ayaklarına dayanarak her gün çok çalışmıştı.
Doğrusu, toplumun alt tabakalarında kendisi gibi birçok insan vardı ama bunların çoğu hayatın baskısı altında kanuna aykırı işlere bulaşmıştı. Oysa Yunfei bu tür suçların hiç birini işlememişti, hatta işlemeyi bile düşünmemişti. Aldığı her bakır para ve her lokma yemek karşılığında ağır pirinç çuvallarını omuzlarında taşımak zorundaydı, çünkü daha önce dedesine hayatı temiz bir vicdanla yaşamak için söz vermişti.
Birçok insan Bai Yunfei’nin inatçılığıyla alay etmişti: “Temiz bir vicdan? Güldürme beni. Bu zalim dünyada temiz bir vicdan değersiz bir pislikten başka bir şey değil.”
Fakat Bai Yunfei onları umursamadı. O, vaziyetinin ne kadar kötü olduğunu, yaptığı işin ne kadar acınası olduğunu ve ne kadar fakir olduğunu umursamadan temiz bir vicdanla dokuz yıldır yalnız başına hayata tutunmuştu.
“Şimdi bedenim de eskisinden çok daha güçlü. Bir dahaki sefer birkaç tane daha pirinç çuvalı taşıyacağım böylece para biriktirip annemin ve dedemin mezarlarını onarabilirim…” Bai Yunfei bunları düşünerek yürüdü. Kucağındaki bakır paraları okşadıktan sonra yürüyüşünü biraz hızlandırdı. Dar sokağın çıkışı çok uzakta değildi. Biraz buğulanmış kurabiye aldıktan sonra eve gidebilirdi.
Tam o anda başını eğmiş yürürken arkasında, bir uzay çatlağının açıldığını fark etmedi. Bir siyah sis kümesi çatlaktan dışarı süzüldü. Hatta bunlardan biri bir kitabı çevreliyordu… Kazayla veya kasten bu sis kümesi ve bu kitap hepsi birlikte Bai Yunfei’ye doğru süzüldüler. Göz açıp kapayıncaya kadar onun vücuduna girdiler.
Bai Yunfei sadece kafasının içinde bir boşluk hissetti ve bilincini kaybedip güçsüzce yere yıkıldı.
Yere düştüğü zaman henüz kapanmamış olan çatlaktan şeffaf bir hava kütlesi aceleyle çıktı. Ve o da Yunfei’ye doğru ilerledi ama bedenine girmek yerine vücudunu tamamen çevreledi.
Varoluş düzlemindeki* her şey, o düzlemin yasalarını içerir. Bir varlık başka bir düzleme zorla girmeye çalıştığında bu düzlemin yasaları tarafından reddedilecek ve yok edilecektir.
ÇN*=Sanırım fiziksel olmayan ruhsal bir boyut, âlem gibi bir şey.
Oysaki bir kere bu düzleme girmeyi başardığında bu düzlemin yasaları tarafından özümsenecekti!
Birçok ruh parçacığı ve o kitap onun vücuduna girer girmez Yunfei ile birleşmeye başlamıştı. Ardından, bunları takip eden düzlemin yasalarının gücü Yunfei’nin bedenini sadece kısa bir süreliğine çevrelemişti. Yunfei ile zamanında birleşmeyi başaramamış küçük bir kısım ruh parçacığını yok etmiş ve bu ruh parçaları daha önce hiç ortaya çıkmamış gibi yok olup gitmişti.
Bai Yunfei’nin görünümü hiç değişmeden duruyordu. Rahatça uyuyormuş gibi hâlâ yerde uzanıyordu.
Yaklaşık on dakika sonra yavaşça hareket etti, ardından doğruldu. Ama yüz ifadesi karmakarışıktı, gözleri de odaklanmamıştı. Besbelli soğukkanlılığını henüz geri kazanmamıştı.
Sersemlik içinde uzun süre oturduktan sonra, duvardan destek alarak ayağa kalktı. Eliyle hafifçe başını ovuşturdu. Kendi kendine mırıldanıyor gibi gözüküyordu ama aynı zamanda biriyle konuşuyor gibiydi.
“Ben, Tang Long… hayır, ben Bai Yunfei…”
“Ben Dünya’dan geldim… hayır… ben Tianhun Kıtası’ndanım...”
“Ben boyutlar arası seyahat yapan biriyim… ben Luoshi Şehri’nde halktan biriyim…”
“Su, hidrojen ve oksijenden oluşur...”
“Annemin ve dedemin mezarlarını onarmak için biraz para biriktir…”



Ruh parçacıklarının bilinçleri olmamasına rağmen onların hepsi, Bai Yunfei ile birleşen ve hatıralarında geçici bir kafa karışıklığı durumuna sebep olan sayısız hatıra parçalarından oluşmaktaydı.
Yunfei, ana caddeye doğru sendeleyerek gitti. Aslında bu tamamen bilinçaltından gelen bir eylemdi. Kafası hala karmakarışıktı, bundan dolayı ne yaptığının farkında değildi… Tam o sırada cadde üzerinde yoğun bir şekilde gelip giden insanlar, şehrin doğu kapısından düzinelerce insanın gelmesi üzerine caddenin kenarlarına çekilmişlerdi.
En ön sırada giden iki kişi vardı. Bunlardan soldaki, iyi görünümlü bir gençti. Güzelce giyinmişti ve yüz hatları düzgündü. Uzun saçları kafasının arkasında bağlanmıştı. Elinde bir yelpaze tutuyordu ve caddenin kenarlarındaki dükkânları ve tezgâhları işaret ederek yelpazeyi çok zarif bir şekilde hafifçe sallıyordu. Görünüşe göre yanındaki adama bir şey gösteriyordu. Ağzının köşeleri ara sıra hâlinden memnun bir gülümsemeyle yukarı kıvrılıyordu. Kaygısız ve zarif ama aynı zamanda biraz küçümseyici görünüyordu.
Onun yanındaki kişi tamamen açık mavi gösterişli kıyafetler giymiş uzun saçlı bir kızdı. Vücudu ince, beyaz yüzlü, kiraz dudaklı ve yeşim gibi bir burnu vardı. Büyük gözleri gencin işaretlerini takip ediyor, etrafa zevkle bakıyordu.
Hemen arkalarında orta yaşlı iri yarı bir adam, ellerini arkada kavuşturmuş yavaşça yürüyordu. Önündeki genç adama ve genç kıza belli belirsiz bir gülümsemeyle bakıyordu. Yanındaki iki koruma sıradan insanlar gibi giyinmişlerdi. Bellerinde asılı uzun kılıçları vardı. Adamı gelişigüzel takip ediyor gibi görünüyorlardı ama gözleri ara sıra kalabalığı boydan boya tarıyordu. Onlarla göz göze gelen herkes onlardan kaçınmak için yüzlerinde daha da korkulu bir ifadeyle arkalarına dönüyorlardı.
Daha da geride hizmetçi gibi giyinmiş ve birkaç büyük sandık taşıyan bir grup muhafız vardı. Bu ağır gözüken sandıklara rağmen bu insanlar oldukça rahat bir şekilde yürüyorlardı. Belli ki onların yetenekleri de zayıf değildi.
Luoshi Şehri’nin bir numaralı soylu ailesi, Zhang ailesi, şehirdeki tüm ticaret dükkânlarının neredeyse yarısını kontrol ediyordu. Dahası, iyi bilinen bir ruh geliştirme* ailesiydi. Sözde ‘iyi bilinen’ bir aile olmasına rağmen tüm kıta genelinde bakarsak bahsetmeye bile değmeyecek bir aileydi. Ama Luoshi Şehri’nde belediye başkanı bile belli bir derecede onlara boyun eğmek zorundaydı.
ÇN*= cultivation, Çin novellarında olan bedeni ve ruhu geliştirme sanatı
Elbette halktan hiç kimse Zhang ailesinin efendisinin ve genç efendisinin yolunu kapatmaya cüret edemedi.
“Küçük kız kardeş Meng’er, Luoshi Şehri’ne babamla beraber geleceğini hiç düşünmemiştim. Bunun hakkında beni bilgilendirmek için önceden birini göndermeliydin. Böylece seni eğlendirmek için birkaç ilginç şey hazırlayabilirdim.” Genç adam yanındaki kıza yüzünde geniş bir gülümsemeyle konuştu. Bu kişi Zhang ailesinin genç efendisi Zhang Yang’dan başkası değildi.
Zhang Yang’ın yalakalığına rağmen genç kız hiçbir yüz ifadesi göstermedi. Sadece umursamaz bir tavırla: ”Sadece Yinsha Şehri’nde gezinirken amcamla karşılaştım. Bu nedenle işlerimi aksatıp, teyzeme bir ziyarette bulunmak için amcamla beraber geldim. Benim için bir şey hazırlamaya gerek yok. Birkaç gün içinde ayrılacağım.” dedi. Ardından güzel kaşlarını çatıp devam etti: “Ayrıca bana Meng’er deme. Ben senin küçük kız kardeşin veya başka bir şeyin değilim. Beni ismimle çağır, Liu Meng.”
“Haha, neden bahsediyorsun küçük kız kardeş Meng’er? Aslında ailelerimizin büyüklerinin niyetini biliyor olmalısın. Biz…” Her nasılsa kızın soğukluğu Zhang Yang’ın cesaretini kırmamıştı.
Liu Meng ismindeki genç kız Zhang Yang’ın sözünü kesti. “Şu an başka bir şey düşünmek istemiyorum. Bu sefer sadece Orta Ruhsal Savaşçı Âlemi’ne bir türlü geçemediğim için dolaşmaya çıktım. Böylece can sıkıntımı biraz olsun giderip eve dönünce kaygısızca eğitim yapabilmek için dışarı çıkmak istedim.”
“Ne? Sen, Orta Ruh Savaşçısı Âlemi’ne ulaşmak üzere misin? Bizim Ruhsal Kişilik Âlemi’ne beraber geçtiğimizi hatırlıyorum. Aradan sadece 1 yıl geçti. Ben hala Ruhsal Kişilik Âlemi’ndeyim ama sen çoktan bu kadar gelişmişsin.” Bu sefer Zhang Yang kıza arsızca yalakalık yapmayı bırakmıştı. Bunun yerine hafif bir çığlık attı, yüzünde tamamen şok olmuş bir ifade vardı.
Bunu duyan Liu Meng ona oldukça küçümseyici bir bakış attı, ardından gözlerini caddenin kenarındaki bir yere kaydırdı ve, “Ben bütün gün boş boş dolaşan bazı insanlardan farklıyım.” dedi.
“Ee…” Bu sözlerin baskısı altında kalan Zhang Yang oldukça mahçuptu. Gülümseyen bir ifadeyle caddenin kenarındaki tanghulu* tezgâhını gösterip konuyu değiştirdi: “Küçük kız kardeş Meng… Eh… Liu Meng, bu, kızların yemeyi çok sevdiği tanghulu. Sen genelde evde eğitim yaptığından bu tarz küçük şeylerden çok nadiren yiyebiliyorsun değil mi? Sana tadına bakman için bir şiş alacağım.”
ÇN=*tanghulu: elma şekeri gibi bir şey farklı meyvelerden de yapılıyor sanırım resmi için, https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/564x/5f/30/57/5f3057f01cccb491f89dd3a36a4520a7.jpg
Böyle dedikten sonra hemen gitti, bir şiş tanghulu alıp Liu Meng’in yanına geri döndü. Tezgâh sahibi en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi dahi göstermeye cüret edemedi. Bunun yerine yaşlı yüzüne belli belirsiz, dalkavukça bir gülümseme yerleştirmeye kendini zorladı… Liu Meng, şişi oldukça meraklı bir ifadeyle aldı. Bir süre baktıktan sonra dilini çıkarttı ve şeker kaplamayı biraz yaladı. Yüzünde sanki kışın çiçek açmış bir erik ağacı gibi hafif bir gülümseme vardı. (ÇN= Bu çinlilerin benzetmelerini bir anlayabilsem…) Diğer tarafta Zhang Yang bunu gördüğünde, gözleri neredeyse kızın üzerinden ayrılamayacakmış gibi sabitlenmişti.
Grup, şehir merkezine doğru ilerlemeye devam etti. Yol boyunca Zhang Yang ikide bir çeşitli tezgâhlardan bazı değişik oyuncaklar alarak, güzel kızdan bir gülümseme kapmak için Liu Meng’e verdi.
Tam dar bir sokağın çıkışına ulaştıkları sırada eski püskü kıyafetler içindeki dalgın gözüken bir genç oldukça loş olan dar yoldan aniden çıkıverdi. Hiç durmadan bir şeyler mırıldanırken sendeleyerek yürüyordu. Görünüşe göre yoldaki grubu görmüyordu. O yönde ilerlemeye devam etti. Aniden tökezledi ve doğrudan Liu Meng’in bağrına tosladı.
Gencin ortaya çıkışı oldukça beklenmedikti ve Zhang Yang’ın şehir tanıtımını dinleyen Liu Meng diğer taraftaki kıyafet dükkânına bakıyordu. Bunun üstüne herhangi birinin ona bu şekilde çarpacağını hiç düşünmemişti. Ayrıca, Yunfei’nin o anda kafası karışıktı ve kıza isteyerek yaklaşmamıştı. Bu nedenle bir ruh geliştiricisi olmasına rağmen bu çarpmadan kaçamamıştı ve onun tarafından yere düşürülmüştü… Bai Yunfei kafasının şiddetle acıdığını hissetti. Her çeşit bilgi sürekli olarak kafasına nüfuz ediyordu. Şu an nerede olduğunu bile bilmiyordu.
Aniden Bai Yunfei kafasını bir şeye çarpmış olduğunu hissetti. Bedeni kontrolsüzce ileri düştü. Ardından yumuşak bir alana düşmüş olduğunu hissetti ve burnuna hoş ve narin bir koku geldi… Kimse bunun; çarpmadan mı, düşüşten mi,  o yumuşak alandan mı, yoksa o hoş kokudan mı kaynaklandığını bilmiyordu… Kısacası, Bai Yunfei tam o anda meşgul olan zihnini toparlamıştı. Hâlâ tam olarak aklı başında olmamasına rağmen, sonunda vücudunu tekrar kontrol edebiliyordu.
Kafasını silkeleyip ayağa kalktı. Ancak şimdi önündeki durumu net olarak görebildi. Maviyle kaplı bir kız yerde oturuyordu. Narin yüzü hafifçe düzeliyor, sersemlik içinde ona bakıyordu. Çarpışmadan sonra henüz kendini toparlayamamış gibi görünüyordu.
“Ee… bayan, özür dilerim... sana çarpmak istememiştim. Yaralandın mı?” Bai Yunfei durumu aşağı yukarı anlamıştı. O, az önce çarparak kızı yere düşürmüştü. Bu yüzden özür diledi ve çok doğal bir şeymiş gibi eğildi, elini uzatıp Liu Meng’i beyaz bileğinden tutup yerden kalkmasına yardım etmek için çekti.
Bai Yunfei, bir tarafa düşmüş olan tanghulu şişine baktı ve oldukça mahcup bir tavırla kafasını kaşıdı. Etrafa bakındı ve bir tanghulu satıcısı gördü. Zhang Yang, Liu Meng’i memnun etmek için tanghulu satıcısını kendilerini takip etmesi için özel olarak çağırmıştı. Hızlıca satıcıya gitti oldukça gönülsüzce bir bakır para çıkartıp tezgâh sahibine verdi ve bir tanghulu şişi aldı.
“Bayan, bir tanghulu şişiyle bunu telafi ediyorum. Umarım beni affedersiniz. Ben gerçekten isteyerek çarp…”
“Bang!” Bai Yunfei hala konuşuyorken, belinin sol tarafında kendisine vuran büyük bir güç ve çok geçmeden ani bir acı hissetti. Bütün vücudu birdenbire bir tarafa doğru uçuruldu.
Zhang Yang sağ bacağını yavaşça geri çekti. Bütün vücudu titriyordu, yüzü acımasızlık doluydu. Daha önceki nazik asilzade görünümünden eser kalmamıştı. Yerde yatan Bai Yunfei’ye gözlerini tamamen kaplamış güçlü öldürme niyetini gizlemeden dik dik bakıyordu.
“Seni aşağılık ikinci sınıf insan! Sen benim Meng’er’ime saygısızlık etmeye ve onunla flört etmeye cüret ettin! Sen… seni öldüreceğim!”

ÇN=Merhaba, bu benim ilk çevirmenliğim eleştirilerinizi yoruma yazabilirsiniz. İnşallah bu seriyi bir süre devam ettirmeyi düşünüyorum. Kaç günde bir bölüm atabilirim bilmiyorum. Boş vakitlerimde çevirmeye çalışacağım. Okuduğunuz için teşekkürler.

Yorum Yap "USAW 1 - Bai Yunfei"