Tankların Tarihi Günceli

MGA 215

Eylül 22, 2016

Önceki BölümTanıtım | Sonraki Bölüm

MGA 215
Çeviren : koyamburamburam – Düzenleyen valla bilmiyom herkes yapmış olabilir   – Yayıncı: Useless

MGA – 215 – Yıkıcı Keder

(DN: Golden-Purple şehri eski bölümlerde Altın-Mor şehri olarak çevrilmişti bundan sonra böyle devam edecek belirteyim)

“Bu beyaz başlı kartal!”

Onlar gökyüzündeki büyük beyaz başlı kartala bakarken onların kalplerine sıkıntı veren tek bir kişi değildi. Ne beyaz başlı kartal? Doğal olarak onlar bunun son derece değerli olduğunu biliyorlardı.

Vermilion Brid şehrinin bile beyaz başlı kartalı yoktu, eğer biri böyle bir şeye biniyorsa o nasıl birisi olurdu? Golden-Purple şehrini katledenin geri gelmesi mümkün mü? Bunu düşündükleri zaman korktular ve paniklediler.

Ama sonra beyaz başlı kartal yere indi ve onların sadece huzursuzlukları gitmedi hatta memnun oldular çünkü beyaz başlı kartalın üstünde oturanlar büyük düşman değillerdi.Bunlar Vermilion Bird şehrinin ikinci prensesi Su Rou ile Vermilion Bird şehrini sallayan genç dahi Chu Feng’di.

“İkinci Prenses! Bu güzel ikinci prenses burada. Simdi güçlü birine sahibiz”

Su Rou’yu görünce birkaç şehir lordu hızlıca onu karşılamaya gitti. Onların gelişimleri köken âleminin zirvesindeydi eğer şehri katleden insan geri gelseydi gerçekten ona karşı savaşmanın hiç bir yolu yoktu.

Ancak Su Rou Azure Ejder okulunda ki büyüklerdendi(elderlerden) ve Bilge âleminde gerçekten güçlü biriydi. Bundan dolayı Su Rou ortaya çıktığında onlar biraz güvende hissetiler.

“Chu Feng, güçlü olmalısın!” Lordalar Su Rou’yu karşılarken aynı zamanda Chu Feng’i teselli etmeyi unutmadılar. Onlar Chu Feng gibi birinin bu saldırıya katlanmaktan aciz olmasından çok korkuyorlardı.

Kalabalığı uzaklaştırıp meydana doğru yürümeden önce lordların iyi niyetlerine karşın kafasını sallayıp zorla tebessüm etti.

Daha havadan gelirken çoktan kanla yazılmış dev yazıları görmüştü. Chu Feng biliyordu bu felaket onun tarafından başlatılmıştı.
(ÇN: Kartalla gelirken ki zamandan bahsediyor)

Chu Feng meydanın içine yürüdü ve çerçevedeki asılı kafaları gördü. En büyüğü yaşlı, en küçüğü küçük çocuk. Her tanıdık yüzü gördükçe Chu Feng içten kalbini bir bıçağın karıştırdığını hissediyordu çünkü bu insanların ölümüne neden olan oydu.

Aniden Chu Feng’in vücudu şiddetle sarsıldı ve sanki bir bıçak içeriden kalbini deldi. Zorla tuttuğu gözyaşları kontrolsüzce dışarı çıktı.

Tanıdık yüzler gördü. Onu 15 yıldır büyüten kişi babası Chu Yuan’dı. Onun yanında Chu ailesinin eski başı Chu Yuanba’yla birlikte Chu Yue’nin babası Chu Renyi vardı.

Geçmişte ona iyi muamele edenlerin veya kötü muamele edenlerin hepsi gözlerinin önünde ölüydü. Onun yüzünden öldüler.

“Üzgünüm… Üzgünüm… Hepinizi öldürdüm… Hepinizi öldürdüm…”

Aniden Chu Feng diz çöktü ve öfkeyle başını yere vurdu. Kuvvetli gücü siyah kayada derin bir girintiye neden oldu. Gözyaşları ile kaya parçaları üst üste savruldu.

“Chu Feng, bunu yapma. Olan oldu artık böyle yaparak hiçbir şeyi değiştiremezsin.” Su Rou bunu görünce Chu Feng’i geri çekmeye gitti ama o bile onu hareket ettiremedi.

Sonradan daha fazla onu engellemedi. Chu Feng’in ailesinin ölümüne sebep olmasının ne kadar acı hissettirdiğini biliyordu. Bu duygu bir kişinin çökmesi için yeterliydi. Bu kendini suçlama onun ölmek istemesi için yeterli bir acıydı.

Bunun gibi Chu Feng üç gün üç gece yas tuttu. Dördüncü gün Vermillion Bird şehrinin ordusu geldi. Su Hen telaşlıydı ve Su Mei de öyleydi.

Bu sahneyi ve Chu Feng’i öyle görünce her birinin kalbi ağrıdı henüz onu nasıl teselli edeceklerini bilmiyorlardı. Dördüncü günün öğleninde Azure Ejder okulunda ki Chu ailesinin genç nesli de telaşlıydı.

“Baba ~~~~~”

“Anne ~~~~~”

“Ahh ~~~~~”

Chu Wei, Chu Cheng, Chu Zhen, Chu Yue, Chu Xue ve diğerleri Golden-Purple şehrine girdikleri zaman ve ebeveynlerinin kafalarını asılmış gördükleri zaman hepsi kontrolünü kaybetti.

Hepsi oraya sıçradı ve yıkıcı bir kederle feryat etti.Chu Xue bu sahneden dolayı kendinden geçti hatta bu gerçeği kabul edemedi.

“Chu Feng seni piç! Her yerde belaya karışmasaydın eğer benim ailemin sonu nasıl böyle olurdu? Ailemi bana geri ver!”

Bazıları ailelerinin böyle berbat öldüğünü görünce akıllarını kaybettiler. Chu Feng’i dövmek, tekmelemek, yırtmak ve deşmek için yanına koştular. Chu Feng onların şiddetli saldırılarıyla karşılaşınca ne engelledi ne de kaçtı. Olduğu yerde tamamen diz çökmüştü. Hiç ses çıkarmadan istekli bir şekilde küfürleri ve saldırıları kabullendi.

“Yeter. Bu olan Chu Feng’in suçu değil. Eğer gücünüz varsa ailenizi öldürenleri bulun ve onlardan öcünüzü alın. Chu Feng’e böyle vurarak ne yapıyorsunuz?”

O anda en akıllıca davranan Chu Wei oldu. Chu ailesinin genç neslinin büyüğü(elderi) gibiydi o zorla ailesini kaybetmenin acısına katlanıyordu ve dimdik duruyordu.

Saygısız davrananları Chu Feng’in yanından çekti ve onu teselli etti. “Chu Feng, kendini bu kadar fazla suçlama. Güçlü kalmalısın, çünkü ailemizin öcünü alabilecek tek kişi sensin.”

Ancak Chu Feng’ sanki Chu Wei’nin dediklerini duymamış gibi cevap vermedi. O sadece olduğu yerde yas tutmaya devam etti, ifadesi insanın kalbini ağrıtıyordu.

Daha sonra insanlar Chu Feng’in o kadar uzun zamandır bir kere bile kıpırdamadığının farkına vardılar. O ölmüş Chu ailesinin üyelerine bakarken gözleri suçlulukla doluydu.

“Chu Feng, iyi misin? Korkutma bizi.” Bunu görünce Chu Yue’de yanına gitti.

O anda Chu Feng’in gözlerinden dışarı çıkan artık yaş değildi. Kandı. Kan gözyaşları. Gözyaşları kurduğunda dışarı çıkan şey sadece kan gözyaşı olurdu ve birisi o noktaya ulaşınca acıdan ölebilirdi.

“Chu Feng, ne yapıyorsun? Kendini ezme. Bunu yaparak onlara yardım edemezsin. Sadece kendine zarar verirsin.” Su Rou oraya koştu ve yüzünün her yerinde endişe vardı.

Ancak onu kim dürttüyse fark etmedi, Chu Feng hareket etmiyordu. Sanki şeytan tarafından ele geçirilmiş gibi diz çökmeye devam etti. Chu Feng kan gözyaşlarının gözlerinden aşağı akıp ıslak kıyafetlerini boyamasına izin verdi.

O anda bunun lafı olmazdı. Chu ailesinin genç nesli hatta ailesi öldüğü için Chu Feng’den nefret edenler bile onun hakkında endişeleniyorlardı, tarifsiz bir acı vardı ve onu teşvik etmek için Chu Feng’in yanına gitmeye başladılar.

Ama bu faydasızdı. Kim ne derse desin faydasızdı. Ne zaman ki gece oldu Chu Feng’in gözleri yavaşça kapandı ve yere düştü. En sonunda üzüntüsünün acısı sınırını aştı, bilincini kaybetti.

İki gün iki gece komada kaldı. Bilinci yerine geldiğinde ve gözlerini açtığında kendisini yatakta yatarken buldu.

Geçici bir askeri çadırdaydı. Çadırın içinde çok alan yoktu ama Chu Feng aceleyle ileri geri giden birini görebiliyordu. Bu Su Rou’ydu. Su Rou, şehir lordunun kızı, şu anda bazı ilaçlar hazırlıyordu. Hiç düşünmeden bunların kendisi için olduğunu biliyordu.

“Mm.” Chu Feng aslında kalmak istiyordu ama aniden bir şeyin göğsüne bastırdığını fark etti. Daha sonra bunun sadece göğsünün üstünde yatıp uyuyan Su Mei olduğunu anladı. Sağ salim uyuyordu, onun yorgun ve bitkin olduğu görülebilirdi. Yüzünde yaş izleri bile vardı.

O anda Chu Feng kalbinin biraz acımasını engelleyemedi. Chu Feng biliyordu bu küçük güzellik geçtiğimiz bir kaç gün iyi olamamalı ve onun hakkında çok endişelenmiş olmalı.

“Sen üç gün üç gece yas tuttun bu yüzden o üç gün üç gece senin yanında durdu. Hatta sen kendinden geçtiğinde o her zaman senin yanındaydı.” Su Rou yürüdü.


Önceki BölümTanıtım | Sonraki Bölüm

Yorum Yap "MGA 215"