Otto Von Bismark Günceli

İSSTH 3

Eylül 04, 2016
Çeviri için YÜCE RATEL-SAMA’ya, düzenleme için Fullbringer’a teşekkürler.


 Bölüm 3: Dış Tarikata Terfi

“Siz erkenden uyumaya gittiniz. Şimdi Büyükbaba Kaplan için uyanma vakti!” Kapı açıldıktan sonra titredi ve hizmetkar kıyafetleri giyen uzun, güçlü bir adam içeri girdi. Meng hao ve Şişman Ergen İrisi’ne sertçe baktı.
“Bugün başlıyorsunuz.” dedi sinirle, “Siz iki pislik benim için günde 10’ar tane ağaç keseceksiniz. Yoksa Büyükbaba Kaplan sizi canlı canlı yüzer.”
“Selamlar, Büyükbaba Kaplan.” dedi Meng Hao, yataktan sürünerek kalktı ve gergin bir biçimde ayakta dikildi.“Biraz daha kısık sesle…” Konuşmasını bitiremeden, iri adam gözlerini ona dikti.
“Sessiz olun bok çuvalları! Benim çok gürültülü konuştuğumu mu düşünüyorsunuz?”
Meng Hao onun sert davranışlarına ve cüssesine bakarak tereddüt etti, sonra konuştu: “Ama… büyük kardeş zaten hizmetkar görevi olarak günde 10 ağaç kesmemizi istemişti bizden.”
“O zaman 10 tane de benim için kesin.” dedi soğuk bir öksürükle.
Meng Hao hiçbir şey söylemese de beyni dönüyordu. Ölümsüzlerin Tarikatı’na daha yeni varmıştı ve şimdiden ona zorbalık yapılıyordu. Boyun eğmek istemiyordu, ama adam çok iriydi, güçlüydü, kendisi açıkça çok zayıftı ve karşılık veremezdi. Sonra masaya baktı ve ısırık izlerini fark etti. Şişman Ergen İrisi’nin uyurgezerken ne kadar güçlü olduğunu düşündü ve bir ilham ışığı yakaladı. Aniden uyuyan Şişman Ergen İrisi’ne bağırdı.
“Yağ tulumu! Birisi senin Mantou’nu ve karını çalmaya çalışıyor!”
(DN: Daha önce attıydım şimdi bir daha atıyorum.Mantou aha bu oluyo → BU )
Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Şişman Ergen İrisi ayağa kalktı, gözleri kapalıydı, bağırıyordu, yüzü öfkeyle çarpılmıştı.
“Kim benim Mantou’mu çalıyor? Kim benim karımı çalıyor?” diye bağırdı yataktan sıçrarken. “Seni ölene kadar pataklayacağım! Seni ölene kadar ısıracağım!” Odada rastgele bir şekilde yumruk savurmaya başladı. Koca adam şaşırmış bir biçimde baktı, sonra bir adım atıp çocuğa bir tokat attı.
“Büyükbaba Kaplan’ın önünde bağırmaya cüret ediyorsun ha!” Şamarı çocuğun yüzüne ulaşmıştı, ama sonra koca adam bağırmaya başladı. Şişman Ergen İrisi, gözleri kapalı, adamın kolunu ısırmıştı. Adam kolunu ne kadar şiddetle sallarsa sallasın çocuk bırakmayı reddediyordu.
“Beni ısırmayı kes, lanet olsun, ısırmayı kes!” Bu adam bir hizmetkardı bir yetiştirici değildi. Uzun süredir hizmetkarlık yapıyordu ve güçlü bir bedeni vardı, ama acı onun soğuk terler dökmesine neden oluyordu. Yumrukladı ve tekmeledi ama çocuğun çenesinin bir gıdım bile gevşemesini sağlayamadı. Ne kadar sert vurursa çocuk o kadar derin ısırıyordu. Adamın eti ezilmişti ve sanki kopmak üzere olan bir topağa benziyordu.
Çığlıkları dışarıda yankılanıyordu, öyle ki diğerleri de durumun farkına varmışlardı. Soğuk bir ses yankılandı.
“Bu gürültü de ne?”
Bu at kafalı genç adamın sesiydi. İri adam bunu fark ettiği anda korkuyla titremeye başladı. İnanılmaz acı karşısında yüzü çarpılmasına rağmen, bağırmayı kesmişti.
“Büyük Kardeşin emrindeki hizmetkarları üzmek iyi bir fikir değil.” dedi iri adam aceleyle. “Bunu devam ettirmenin hiç bir faydası yok. Acele et, beni ısırmayı kes! Benim 10 kütüğe ihtiyacım yok.”
Meng Hao Şişman Ergen İrisi’nin uyku durumunun bu kadar derin olacağını hiç tahmin etmemişti ve o da bu durumu sonlandırmak istiyordu. İleriye doğru yürüdü ve genç adamı hafifçe tokatladıktan sonra kulağına şunları fısıldadı:
“Mantou geri döndü ve senin kızın da öyle.”
Genç adam aniden rahatladı ve çenesi de gevşedi. Yüzü kanla kaplanmıştı. Havayı yumruklamaya devam ederek yatağa döndü, sonra tekrar uykuya daldı.
Şişman Ergen İrisi’ne doğru gergin bir bakış attıktan sonra iri adam hiçbir şey demeden ayrıldı.
Meng Hao orada bir süre şaşkınlıkla dikildi ve Şişman Ergen İrisi’ni taktir etti, sonra büyük bir özenle yatağına döndü ve uykusuna kaldığı yerden devam etti.
O günün şafağında.
Sabah güneşi gökyüzünü doldurduğunda çanların sesi de gökyüzünü doldurdu. Bu ses garip bir enerji taşıyor gibiydi, insanlar duyduğu anda uyanıyordu ve çalışmaya başlıyordu. Şişman Ergen İrisi uyandı. Vücudundaki izlere boş boş bakındı. Yüzüne dokundu.
“Dün gece ne oldu? Nasıl tüm bedenim yaralandı? Birisi beni mi dövdü?”
Meng Hao konuşmadan önce bir süre sessizce giyindi.
“Hiçbir şey olmadı. Her şey normal gözüküyor.”
“Tüm suratım nasıl şişebilir?”
“Belki de sivrisineklerdir.”
“O zaman neden ağzımda kan var?”
“Dün gece yataktan düştün, Birkaç kere aslında.” Meng Hao kapıyı açtı ve dışarı çıktı, sonra dönüp arkasına baktı. “Bak, şişko…”  dedi ciddi bir ses tonuyla, “…dişlerini daha sık cilalayıp onları keskinleştirmelisin.”
“Oh? Benim babam da öyle söylerdi.” cübbesini dikkatle giyerken şaşkınlıkla konuştu.
Meng Hao ve Şişman Ergen İrisi güneş ışığına yürüdüler ve ağaçları keserek Reliance Tarikatı’nda bir hizmetkar olarak hayatlarına başladılar.
Her biri on ağaç için sorumluydu. Kuzey Hizmetkarlar Bölgesi’nin etrafındaki vahşi yamaçlar ağaçlarla kaplıydı. Ağaçlar çok büyük olmasa da çok sıklardı ve göz alabildiğince yayılmışlardı.
Hizmetkar baltasını taşıyan Meng Hao omuzunu ovaladı. Kolu hem tutuk hem de acılı hissediyordu. Balta çok ağırdı. Diğer yandan Şişman Ergen İrisi tırmandıkça soluyordu. Sonunda uygun bir alan bulup çalışmaya başladıklarında ağaca vuran balta sesleri dağlarda yankılandı.
“Benim babam süper zengindi…” dedi Şişman Ergen İrisi üzgün bir ifadeyle. Baltayı kaldırdı  “ Ben de süper zengin olacağım. Hizmetkar olmak istemiyorum… Şu Ölümsüzler çok garip ve büyüleri var. Neden ateşe ihtiyaç duysunlar ki? Ve neden ağaçları kesmemiz için bize ihtiyaç duysunlar?“
Geveze Şişman Ergen İrisi’nin aksine Meng Hao konuşmak için fazla yorgundu. Terden su gibi olmuştu çünkü Yunjie Ülkesindeki fakirliğin içinde pek fazla et yiyememişti ve bu yüzden vücudu güçsüzdü. Fazla enerjisi yoktu. Bir tütsünün yarısının yanacağı süre kadar mola zamanından sonra zar zor nefes alarak bir ağaca doğru eğildi.
Yorgunluktan titreyecek duruma gelmiş Şişman Ergen İrisi’ne baktı. Ağaca balta savururken nefes aralarında sövmeye devam ediyordu. O Meng Hao’dan daha gençti ama çok daha kuvvetliydi.
Meng Hao kafasını sertçe salladı ve dinlenmeye devam etti. Qi Yoğunlaştırma El Kitabı’nı çıkardı ve tekrar inceledi, Dünya ve Cennetten gelen Ruhsal Enerji’yi hissetmeye çalıştı.
Zaman geçti ve gün batımı geldi. Bugünkü çalışmasında Meng Hao 2 ağacı kesmeyi başarmıştı. Şişman Ergen İrisi ise 8 tanesini kesmişti. Onları birleştirseler bile ancak birisinin yemek yemesine yetiyordu. Bir süre birbirlerine danıştılar ve sonra Şişman Ergen İrisi ikisinin odada paylaşması için biraz yiyecek almaya gitti. Sonra yorgunluktan uyuyakaldılar.
Sonunda Şişman Ergen İrisi’nin horlamaları odayı doldurdu ve Meng Hao kendini oturmaya zorladı. Gözleri azimle doluydu. Açlığını ve yorgunluğunu yok sayarak Qi Yoğunlaştırma El Kitabı’nı çıkarttı ve tekrar okumaya başladı.
“Sınavlara çalıştığım zaman da sabahlara kadar kitap okurdum. Eskiden de açtım. Şimdiki hayatım yorucu olabilir ama en azından bir amacı var. İmparatorluk sınavlarında başarısız olduktan sonra yetiştiricilikte de başarısız olacağıma inanmıyorum.” İnatçı bir azim gözlerinde parladı. Kafasını eğdi ve çalışmaya başladı.
Uyuyakalana kadar gecenin geç saatlerine kadar okudu, tam olarak ne zaman uyuduğunu kendisi de bilmiyordu. Uyurken rüyaları yeryüzünün ve cennetlerin Ruhsal Enerji’sini hissetme fikriyle doluydu. Çan sesleri sabahleyin onu uyandırdı. Kızarmış gözlerini açtı, esnedi ve yataktan çıktı. Sonra, enerjik Şişman Ergen İrisi’yle birlikte ağaç kesmeye geri döndü.
Bir gün, iki gün, üç gün… zaman geçti, ta ki iki ay bitene değin. Meng Hao’nun ağaç devirme kabiliyetleri yavaşça ilerliyordu, artık günde 4 ağaç kesiyordu ama zamanının çoğunu Ruhsal Enerji’nin anlamını kavramaya çalışarak geçiriyordu. Gözleri git gide daha da kanlanıyordu. Sonra, bir gün akşama doğru soluyarak meditasyona oturduğunda bedeni aniden titredi, bacakları karıncalandı ve hissizleşti. Görünmez küçük ‘ki’ tutamları etinde ve kanında yoğunlaşmış, sonra vücudundan sızıyormuş gibiydi.
Bunun ardından, vücudunda bir Ruhsal Enerji ipliğinin ortaya çıktığını fark etti. Neredeyse aynı anda ortadan yok olmuştu ama Meng Hao gözlerini heyecanla açtı. Yorgunluğu yok oldu ve kanlı gözleri tekrar beyazlaştı. Qi Yoğunlaştırma El Kitabı’nı sıkı sıkı tutarken bedeni sarsılıyordu. Son aylarda ne yeterince yemişti ne de uyumuştu. Ağaç kesmek dışında kalan zamanının neredeyse tamamını Ruhsal Enerji’yle uğraşarak geçirmişti ve şimdi bu kadar uğraşın sonunda biraz sonuç elde etmişti. Tamamen güçle dolmuş gibi hissetti.
Zaman su gibi akıp geçti, iki ay, ve şimdi yılın 8. ayında, yazın ortasındaydılar. Kavurucu güneş gökyüzünden saplanarak iniyordu.
“Qi’yi vücutta yoğunlaştırmak, eritmek ve yaymak, kan damarlarını ve Qi kanallarını açmak, Dünya ve Cennetle yankılanmak.” Reliance Tarikatı’nın yakınlarındaki dağlarda öğlen vaktiydi. Meng Hao tek elini  önündeki kamp ateşini karıştırmak için kullanıyordu ve diğer eliyle dikkatle çalıştığı Qi Yoğunlaştırma El Kitabını tutuyordu.
Bir tütsünün yanış süresi kadar gözlerini kapattı, vücudundaki ince Qi İpliği’ni hissetti. Bu iki ay önce beliren Qi idi ve Meng Hao onu kendi hazinesi sayıyordu. İplik şu anda açıkça daha kalındı. El Kitabı’ndaki anımsatıcıları ve dolaşım tekniklerini kullanmak, meditasyona otururken Qi İpliği’nin bedeninde dolaşmasına imkan sağlıyordu.
Kısa süre sonra, Meng Hao gözlerini açtı ve baltasını taşıyarak hızla yaklaşan Ergen İrisi’nin görüntüsünü yakaladı.
“Şey, nasıl gidiyor?”  Şişman Ergen İrisi koşarken soluyordu. Şişman olsa da bedeni kuvvetliydi.
“Hala tüm vücuduma yayamıyorum.”, dedi Meng Hao gülerek. “Ama bir ay içinde Qi Yoğunlaştırmanın ilk aşamasına ulaşabileceğimden baya eminim.” tavırları inançla doluydu.
“Demek istediğim, tavuk nasıl?” kamp ateşine bakarken dudaklarını yalıyordu.
“Oh, neredeyse bitmek üzere.” dedi Meng Hao o da dudaklarını yalıyordu, ateşi karıştırmak için kullandığı dalı geri çekti. Şişman Ergen İrisi baltasını toprağı kazmak için kullandı ve tavuğu dışarı çekti. Şimdi tamamen pişmişti.
Çekici bir aroma havayı doldurmuştu. Tavuğu ikiye böldüler ve aç kurtlar gibi yediler.
“Sen biraz Ruhsal Enerji toplayabildiğinden beri…” dedi Şişman Ergen İrisi, dudakları yağa bulanmıştı “…vahşi tavukları yakalayabiliyorsun. Şimdi ile karşılaştırıldığında ilk iki ay kabus gibiydi…” Bu onun yeni yöntemiydi, Meng Hao’yu övmek.
“Çoğu insan vahşi doğada yiyecek bulabilir, sen sadece bunu nasıl yapacağını bilmiyorsun, hepsi bu.” Meng Hao konuşurken tavuğun butundan bir ısırık aldı ve konuşmayı biraz bozmuş oldu.
“Ai, sen gelecek hafta Qi Yoğunlaştırmanın birinci seviyesine ulaşırsan Dış Tarikatın bir öğrencisi olacaksın.” dedi Şişman Ergen İrisi, yüzünde ekşi bir ifadeyle “O zaman ben ne yapacağım? Ben şu hatırlatıcılardan hiçbir şey anlamıyorum.” Meng Hao’ya beklentiyle baktı.
“Bak şişko, eve dönebilmenin tek yolu Dış Tarikat’ın öğrencisi olman.” dedi Meng Hao, tavuk budunu indirdi ve onun gözünün derinliklerine baktı.
Şişman Ergen İrisi azimli bir şekilde kafasını sallamadan önce bir süre sessizce oturdu.
Altı gün geçti. Gece vaktiydi. Şişman Ergen İrisi çoktan uyumuştu ve Meng Hao odasında bağdaş kurmuş vaziyette oturuyordu, meditasyon yapıyordu. Geçen üç aydaki ağaç kesmek dışındaki tüm zamanını nasıl Ruhsal Enerji’yi hissetmeye çalışarak geçirdiğini düşünüyordu. İki ay önce ortaya çıkan Qi İpliği’nin içinde nasıl oluştuğunu düşünüyordu. Derince nefes aldı, gözlerini kapattı ve Ruhsal Enerji İpliği’nin vücudunda dolaşmasını sağladı. Sonra, yüksek bir ses kafasında yankılandı. Şu ana kadar Qi’yi tüm vücuduna yayması mümkün olmamıştı. Ama tam şimdi, Qi’yi vücudunun her köşesine yaymakta başarılı olmuştu. Vücudu yüzüyormuş gibi hissetti.
Meng Hao Qi Yoğunlaştırmanın ilk seviyesinde başarılı olduğu anda, dışarıdaki kayanın üstünde oturan at kafalı genç adam yavaşça gözlerini açtı. Meng Hao’nun evinin olduğu yöne doğru baktı ve tekrar gözlerini kapattı.
Şafak vakti, Kuzey Hizmetkarların Bölgesindeki herkesin kıskanç gözleri altında Meng Hao, son 4 ayda ev olan odadan dışarı çıktı. At kafalı genç adamın önünde ayakta dikildi.
Şişman Ergen İrisi onunla beraber çıkmamıştı. Kapı eşiğinde durup Meng Hao’yu izliyordu, gözlerinden azim okunuyordu.
“4 ay içinde Qi Yoğunlaştırmanın birinci seviyesine ulaştın. Bu baya etkileyici ama aptal da değilsin.” At kafalı genç adam ona baktı, yüz ifadesi artık soğuk değildi. Sakince konuştu: “Şimdi sen Dış Tarikat’a gideceksin. Sana oradaki kuralları açıklamam lazım. Orada her ay Ruh Taşları ve şifalı haplar dağıtılacak, ancak başkalarından zorla bunları almak veya çete kurmak yasak değil. Orada Ölüm Alanı dediğimiz bir ortak alan var. Sen…senin kendi arkanı kollaman gerekecek.” Konuşmasını bitirdiğinde, sağ elini havaya kaldırdı. Ardından yeşim bir kayış fırladı ve Meng Hao’nun önünde havada asılı durdu. Meng Hao onu havada yakaladı.
“Bu yeşim kayışın içine Ruhsal Enerji yerleştirildi ve o seni Dış Tarikattaki Hazine Köşkü’ne götürecek. Orada terfin için kayıt yaptıracaksın.” At kafalı genç herif gözlerini kapattı.
Meng Hao hiçbir şey söylemedi, döndü ve Şişman Ergen İrisi’ne bir bakış attı. Birbirlerine bir anlığına baktılar ve Meng Hao kalbindeki duyguların kabardığını hissetti. Bunun üzerinde durmamayı seçti. Yeşim kayışı sıktı biraz sonra yeşil bir ışık yaymaya başladı ve bu ışık ileri doğru akıyordu.
Meng Hao onu izledi ve yavaşça Hizmetkarların Bölgesinden ayrıldı.
Ana kapıdan aşağıya doğru inen dar yolda yürüdü, dağın eteklerine doğru ilerledi ve ilerledi. Sonunda geçen 4 ayda ayağını basmadığı bir alana vardı.
Reliance Tarikatı sırasıyla doğu, batı, kuzey ve güney zirveleri ile toplam dört dağdan oluşuyordu. Onları çevreleyen dağ sıraları hiç bitmeyecek gibiydi. Her dağın yarı yüksekliğinde birer Hizmetkarlar Bölgesi vardı. Meng Hao Kuzey dağındaki Kuzey Hizmetkarlar Bölgesine atanmıştı. Yolun geri kalanı savunma büyüleriyle korunuyordu. Ondan ilerde İç Tarikat öğrencileri ve elderler yaşıyordu.
Dört dağın dördü de böyleydi. Bunlar arasındaki düz alan Reliance Tarikatı’nın Dış Tarikatı’na mensup olanların yaşadıkları sayısız evle kaplanmıştı.
Bu bağlamda Reliance Tarikatı diğer Tarikatlardan biraz farklıydı. Dış Tarikat dağların eteklerindeydi ve hizmetkarlar dağların yarı yüksekliğinde yaşıyorlardı. Bu bilinmeyen bir nedenle Patrik Reliance tarafından oluşturulmuş bir kuraldı
Biraz uzaktan tüm alan bir sisle kaplı gibi görünüyordu, ancak sisin üzerine adım attığınız anda o gözden kayboluyordu. Önünde oyulmuş korkuluklardan ve mermer basamaklardan oluşmuş gergin bir manzara vardı, yüksek binalara ve yollara yeşil taşlar döşenmişti. Dış Tarikat’ın öğrencileri yeşil cübbeler giyinmiş halde etrafta koşuşturuyorlardı. Onların pek azı yanlarından geçen Meng Hao’yu fark ettiler.
Bazılar ona en ufak bir iyi niyet taşımayan aşağılayıcı bakışlar atıyordu. O sanki vahşi yaratıklar tarafından izleniyormuş gibi hissediyordu. Bu onun At kafalı Büyük Kardeşin Dış Tarikat hakkında dediklerini hatırlamasına neden oldu.
Kısa süre sonra, Dış Tarikatın güney bölgesindeki siyah bir binaya ulaştı. Üç kat uzunluğundaydı ve siyah olmasına rağmen yeşim taşından oyulmuş gibi görünüyordu ve neredeyse transparandı.
Meng Hao yaklaşırken binanın kapısı sessizce açıldı ve yüzü pörsümüş, orta-yaşlı bir adam dışarı çıktı. Uzun koyu yeşil bir cübbe giyiyordu ve yüzünde kurnazca bir ifade vardı. Sağ elini kaldırıp bir yakalama hareketi yaptı ve yeşim kayış onun eline doğru uçtu. Ona baktı sonra isteksizce konuşmaya başladı:
“Meng Hao Dış Tarikat’a terfi etti. O bir ev, bir yeşil cübbe, bir Ruh Tableti ve bir stok çantasıyla ödüllendirilecek. Hazine Villası’ndan büyülü bir eşyayı geri almak için Ruh Tableti kullanılabilir.” Sağ elini salladı ve gri bir çanta Meng Hao’nun ellerinde belirdi.
Gri çantaya bir an baktı sonra yolda gördüğü Dış Tarikat öğrencilerinden birini düşündü. O adamın belinde aynı bunun gibi bir çanta asılıydı.
Kurnaz-görünüşlü adam Meng Hao’ya baktı ve anında onun Dış Tarikat’ın yollarına tamamen alışkın olmayan birisi olduğunu fark etti. Diğer türlü nasıl stok çantasını bilmezdi ki? Onun için kötü hissetti, soğukkanlı bir şekilde konuştu, “Çantaya Ruhsal Enerji aşılayarak, içine pek çok şey koyabilirsin.”
Bunu duyduktan sonra Meng Hao çantaya hatırı sayılır miktarda Ruhsal Enerji zerk etti. Çanta bulanıklaştı ve sonra Meng Hao çantanın içinde yarım insan büyüklüğünde bir alanın olduğunu gördü. Orada bir yeşil cübbe, bir yeşim kayış ve bazı diğer eşyalar vardı.
Bu noktada onun ilgisi büyük miktarda arttı. Bu çanta en az 100 altın değerinde olmalıydı. Bu açıkça ölümsüzlerin elinden çıkmış bir eserdi.
Konsantre  oldu ve yeşim kayış aniden elinde belirdi. Dikkatini daha da verdi ve çantasının içinde bir Dış Tarikat haritası olduğunu fark etti. Uzak bir köşede onun evi vardı.
“Sonra ona iyice bak.” dedi kurnaz-görünüşlü adam soğukça. “Hazine Villası açık ve sen hala girmedin.”
Meng Hao kafasını kaldırdı ve stok çantasını cübbesine tıktı. Hazine Villasının kapısına bakarak derin bir nefes aldı ve içeri adım attı, beklentiyle doluydu.
İçeri girdiği anda, yüz ifadesi değişti ve bir derin nefes aldı.  

Yorum Yap "İSSTH 3"