Tankların Tarihi Günceli

İSSTH 17

Eylül 07, 2016
Çevirmen Ratel-dono, Düzenleyici Harün-sama


 Bölüm 17: Kendime Dayanacağım!

 Meng Hao orada Wang Tengfei’ye bakarak kaskatı dikildi. Aniden meydandaki tüm öğrencilerin bakışlarını üzerinde hissetti. Etrafındaki geliştiriciler geri çekildiler ve Meang Hao’nun etrafındaki alanı boşalttılar.
Tüm dünya onu terk etmişçesine bir yalnızlık hissiyatı kalbine hücum etti. Wang Tengfei’nin tek bir sözü onu varlığın sınırlarına itmiş gibiydi.
Kimse tek kelime etmiyordu. Dış Tarikatın öğrencileri sacede Meng Hao’ya bakıyordu. Wang Tengfei çok ünlüydü. Onun sözleri herkesin kalbinde yankı buluyordu.
Kimse olan bitene şaşırmamıştı; dünkü haberler yayılmıştı ve çoğu kişi bugün neler olabileceğini tahmin etmişti.
Tarikatın elderleri yüksek platformda hareket etmeden Meng Hao’yu izliyorlardı.
“Tarikat kuralları aldığın şeylerin sana ait olduğunu belirtiyor.” dedi Meng hao, kelimeleri teker teker  söylemek için kendini zorlayarak. Wang Tengfei ile karşılaştırıldığında, sesinin gülünç derecede zayıf ve küçük olduğunu, ayrıca saldırıya uğrayabileceğini biliyordu. Ama yine de konuştu.
Jadeit şişeyi çıkarıp Wang Tengfei’ye verse ve salya sümük özür dilese, Wang Tengfei’nin bunu reddedemeyeceğini biliyordu. Bu kadar fazla insanın gözü önünde yapamazdı. Belki bazı cezaları uygulardı ama Meng Hao’nun Gelişim merkezine dokunmazdı.
Belki de yalvarsa ve secdeye kapansa, yaptıklarının yanlış olduğunu kabul etse, aşağılanmayı kabullense ve hatta kendine hakaret etse, o zaman hiçbir tehlikeye maruz kalmazdı.
Ama Meng Hao asla böyle bir şeyi yapmayacaktı!  İster deli deyin ister çılgın, yine de o böyle bir şeyi yapmazdı!
O korkunç bir felaketle karşı karşıya olduğunu bilse bile asla yalvarmazdı. O asla kendini aşağılamayacaktı ve asla yere kapanıp af dilenmeyecekti. Asla!
Bu onun ruhundan ve mizacından geliyordu. Dünyada bazı şeyler yaşamdan ve ölümden daha kıymetlidir ve Meng Hao için bunlar soyluluk, eğilmezlik ve kırılmaz bir ruhun haysiyetiydi!
İşte bu yüzden kelimeleri teker teker üstüne basarak söylemişti. Düşmanı Wang Tengfei gibi bir dağ olsa da, dünyanın en büyük felaketleriyle yüzleşecek olsa da, tüm dünya karşısında olsa da, dayanacak kimse olmadan tek başına olsa da, tüm bunlara rağmen…onun hala haysiyeti vardı. Kafasını kaldırdı ve konuştu.
İşte bu Meng Hao’ydu!
Sözleri vücudundaki tüm enerjiyle yüklenmiş gibiydi. Ölüm mü? Ölüm de ne? 17 yaşını görecek kadar yaşamasam ne olur! Beni aşağılayabilirsin, benim gelişimimi sakatlayabilirsin. Ama sen asla bana aman diletemeyeceksin! Sen asla benim ruhumu kıramayacaksın!
//Büyüksün reis, bu kelimeleri okurken içim titredi. Kararlılıkla gözlerim yaşardı. İşte bu yüzden bu novel en iyisi…
Berrrak ve vurgulu sesi, sessizliğin içinde çınladı, her şeye rağmen sesi belirgin bir yalnızlık hissi taşıyordu. Konuştuğunda onun ızdırabı dinmişti, ama belki de bunu anlayabilen tek o vardı. Elleri yumruk olarak kenetlendi. Başka kimse fark etmemişti ama Wang Tengfei’nin sözlerinin altında Meng Hao’yu diz çökmesi için zorlayan gizli bir saldırı vardı.
Bedeni parçalanmak, kemikleri kırılmak üzere gibiydi. Onu diz çökmeye zorlayan devasa bir baskı olduğunu hissediyordu. Bedeni titredi ve kemiklerindeki ağrıyı umursamadan dişlerini kenetlemiş bir vaziyette dikildi.
“O hazine bana ait...” dedi Wang Tengfei arkadaşça bir gülümsemeyle. “O ben kime verdiysem ona aitti. Onu sana vermedim, yani onu almak gibi bir hakkın yok.” Sözleri arkadaşçaydı ama duyan herkes için ardında yatan tehdit aşikardı. Gülerek ileri doğru yürüdü, elini kaldırdı ve Meang Hao’nun  olduğu yöne doğru savurdu.
Rüzgar meydana hücum etti, daireler çizerek öğrencilerin cübbelerinin uçuşmasına neden oldu. Meng Hao sanki meydandaki hava ölümün kendisi olmuş ve onu bağlıyormuşçasına ayakta durdu. Bir kasını bile kıpırdatamıyordu. Aniden pembe yeşim bir kolye onun elbiselerinin içinden uçarak çıktı ve önünde havada asılı gibi durdu. Pembe bir kalkan ortaya çıktı Meng Hao’yu koruyarak çevreledi.
Wang Tengfei her zamanki gibi nazik görünüyordu. Hareketleri tamamen rahat görünüyordu ve ileri doğru ikinci bir adım attığı gibi parmağını ikinci sefer savurdu.
İkinci parmağı hareket etmeyi kestiğinde bir patlama sesi duyuldu. Kalkan çarpıldı ve büküldü, üç kere titredi, sonra sağır eden bir patlamayla parçalarına ayrıldı. Kıdemli Kız Kardeş Xu’nun ona hediye olarak verdiği yeşim kolye parçalarına ayrıldı. Meng Hao’nun ağzından kan sızıyordu, ve üstündeki basınç arttı. Sarsılmaz bir şekilde dişlerini sıkarak, eğilmeye isteksiz bir şekilde orada dikildi.
Son derecede karanlık bir bakış gözlerini kapladı ve yumruklarını daha da sert sıktı. Tırnakları avuç içlerinin derinlerine saplanıyordu.
Her zamanki nazik gülümsemesiyle Wang Tengfei, üçüncü bir adım attı ve tam Meng Hao’nun önüne indi. Parmağını üçüncü kere savurdu ve görünmez devasa bir ele benzeyen bir güç Meng Hao’nun giysilerini parçaladı ve Meng Hao’nun boynuna yakın bir yerde asılı olan jadeit şişeyi ortaya çıkardı. Görünmez el şişeyi yakaladı, çekerek Meng Hao’dan koparttı ve onu Wang Tengfei’nin avucuna bıraktı.
Meng Hao’nun yüzü soldu ve ağız dolusu kan öksürdü. Bedeni titriyordu ve hareket edemiyordu. Gözlerindeki kan damarları ortaya çıkmıştı ve yumrukları inanılmaz bir şekilde sıkı kenetlenmişti. Tırnaklarının etini derince delmesinin neden olduğu acıyı hissetti. Parmaklarından kan sızmaya başlamıştı ve ayağının yanındaki toprağa damlıyordu.
“Gelişim merkezini sakatla. Bir kolu ve bir bacağını kes. Tarikattan ayrıl.” Wang Tengfei gülmeye devam ediyordu, samimi sesi meydan boyunca yankılanıyordu. Meng Hao’nun göğsüne doğru doğrultarak parmağını dördüncü sefer savurdu.
Meng Hao Wang Tengfei’ye dönerek baktı. Tüm bu zaman boyunca, sadece bir kere konuşmuştu, asla ikinci bir şey söylemek için ağzını açmamıştı. Bağırmadı yada çığlık atmadı, bunun yerine sessizliğini korudu. Gözlerinde daha çok damar belirdi ve yumruğunu daha da sert bir şekilde sıktı. Uyguladığı güç yüzünden, tırnakları kırıldı ve etine saplanıp kaldı. Kan yağmur gibi damlıyordu.
İnsanların izlediği süre boyunca her şey sessizdi, yüzleri alayla kaplıydı. Onların dalga geçişleri onu dünyadan kopartıp her şeyin dışında bir yere gidene kadar itmiş gibiydi.
Ve o hala teslim olmuyordu! Biraz fiziksel acı neydi ki?
(DN: Büyüksün Reyiz.)
Wang Tenfei’nin parmağı tekrar inmek üzereyken, uzaktaki bir dağın zirvesinden bir ses duyuldu ve nazik bir güç Meng Hao’nun yanında belirdi, savrulan parmağı engelledi.
Bir patlama sesi duyuldu. Wang Tengfei kol yenini savurdu ve yan tarafa baktı. Orada uzun gri bir cübbe giyen yaşlı bir adam duruyordu. Yüzünde alacalı kahverengi izler vardı ve bayağı uzun ve iri olmasına rağmen pek de güçlü görünmüyordu. Bu Meng Hao’yu geçen iki seferde takdir eden yaşlı adamdı.
“Hazineni geri aldın.” dedi yaşlı adam. “Meseleyi kapat.”  Surat asarak Meng Hao’nun sessizce duruşuna ve yumruğundan damlayan kana baktı. İç çekti, sonra tekrar Wang Tengfei’ye baktı.
“Ulu Elder Ouyang rica ettiği için, bu küçük vaz geçecek.” Wang Tengfei gülümsedi, tamamen aynı görünüyordu. Tüm bu süre boyunca o Meng Hao ile sadece iki kere konuşmuştu. Güneş ışığı onun üstünde parladı, onun zarif vücudunu, uzun saçlarını ve mükemmel tavrını aydınlattı. Meng Hao onun için en fazla bir böcek kadar tehdit oluşturuyordu. O anda, o zaten Meng Hao’yu zihninden çıkarmıştı.
//Meng Hao seni unutmaz ^_^
(DN: Seninde cebine koyacak bekle sen. (Sansür mode: on) )
Kanla kaplanmış Meng Hao, onu tek bir adımıyla ezilebilecek bir filin karşısında dikile bir göcek gibiydi.
Wang Tengfei’ye göre demin olanlar hiçbir şeydi. Onun Meng Hao’ya karşı bir garezi yoktu. Onu bir parça bile umursamıyordu. Gülümseyerek hiçbir şey olmamış gibi kalabalığa geri döndü ve rahatça sohbet etti. Samimiyet yayarak düşük seviye öğrencilere kinayeler yapmaya başladı.
Tüm kadın öğrenciler ona takıntılı gibi görünüyordu. Diğer geliştiriciler onu inanılmaz bir saygıyla izliyorlardı. Sanki demin olanları unutmuş gibi herkes Meng Hao’yu görmezden geliyordu.
Meng Hao sanki Wang Tengfei’nin antitezi gibiydi. Kanla kaplanmıştı, giysileri paramparça olmuştu, gerçekten sefil görünüyordu.
Meng Hao, Wang Tengfei’nin onun hakkında ne düşündüğünü hissedebiliyordu. Bu aşağılama değildi, önemsememeydi. Wang Tengfei ayrıldığında, Meng Hao biraz rahatlamıştı, vücudu o kadar yaralanmıştı ki her an yıkılabilecekmiş gibi görünüyordu. Dişlerini sıkarak Ulu Elder Ouyang’ı ellerini kenetleyip selamladı.
Hiçbir söz etmeden Meng Hao bir avuç dolusu kan daha öksürdü, avuçlarını sıktı ve yavaşça uzaklaştı. Ayakları her an parçalanabilirmiş gibi hissediyordu. Terle sırılsıklam olmuştu ve her adımında kalbi parçalanıyormuşçasına acı hissediyordu. Kamçılanmış bir köpek gibi görünüyordu, yavaşça uzaklaşarak gözden yok oldu.
O ayrılırken Ulu Elder Ouyang bir şey söylemek üzereymiş gibi göründü, ama söylememeye karar verdi ve basitçe onun ayrılışını izledi.
Meng Hao Ölümsüzün Mağarasına geri döndü ve ana kapıyı kapattığı anda yere yığıldı. Ve bilincini yitirdi. Wang Tengfei şimdiden altıncı seviyeye ulaşmıştı. Meng Hao’nun ona rakip olabilmesinin hiçbir yolu yoktu. Diz çökmeyi reddederek , tabii ki iç yaralanmalara maruz kalmıştı.
İki gün komada kaldıktan sonra sonunda gözlerini açtı, bedeni ağrılarla harap haldeydi. Hareket etmek çok zordu, ama sendeleyerek oturur pozisyona geçti. Elleriyle yere dokunduğunda, elleri sanki derisi yüzülmüş gibi acıyla yandı. Zorlukla nefes alarak, Ölümsüzün Mağarasının ortasında sessizce oturdu.
Biraz zaman geçtikten sonra, ellerine baktı. On kırık tırnağı avucunun derisinden çıkıntı yapıyordu. İki günlük komadan sonra, tırnaklarının üzerinde kabuk oluşmuştu, ama oturmak için çırpınırken, onları kırmıştı ve şimdi dışarı kan sızıyordu.
Meng Hao ifadesizce ellerine baktı. Bir süre sonra kırık tırnakları teker teker kazıp çıkarmaya başladı. Ezilmiş avuçlarından akan kan yere damlıyor ve mağarayı kan kokusuyla dolduruyordu.
Tüm bu süreç boyunca, Meng Hao’nun yüz ifadesi değişmemişti. Elleri ona ait değil gibiydi. Şu anda açıkça görülebiliyordu ki içinde keskin bir acımasızlık vardı.
On tırnağa doğru baktı. Bir süre sonra onları bir araya topladı ve odadaki taş yatağın yanına yerleştirdi. Katlandığı aşağılanmayı hatırlamak için her gün onlara bakmayı planlıyordu.
Zamanı geldiğinde bugün yaşadığı aşağılanmayı iki katıyla geri ödeyecekti!
Uzun süredir konuşmamıştı ama şimdi ağzını açtı: “Kendim için, kendime dayanacağım!” Boğuk sesi neredeyse kendine ait değil gibiydi.
//Yanlış adamı horgördün adamım. Acaba ileriki bölümlerde bunun öcü nasıl alınacak? Olanlara Kıdemli Kız Kardeş Xu’nun tepkisi ne olacak? O kibirli pisliğin götü ne zaman patlayacak? Xu ile Meng Hao ne zaman öpüşecek? Tüm bu soruların cevapları için orkunu sıkıştırmanız lazım :D
//Minna biz bi karar verdik aşkımız sevgilimiz olan İssth için Useeles ile Ore-sama Ratel-nim beraber çalışacağız. Uyumsuz terim çevirileri olsa da zamanla bunların 0’a ineceğini düşünüyorum.
//Sıra Örkünde chatte görürseniz üstüne atlayınız :D
Düzenleyici – Fullbringer – Harun Notu: Bölüm aceleye geldi hatalarım olduysa kusura bakmayın. Seriye el koydum pusu atmaya falan çalışmayın. Seviyorum sizi okuyun yorum atın.




Yorum Yap "İSSTH 17"