Dünyanın Oluşumu Günceli

CSG 2 - Changyang Xiang Tian

Eylül 20, 2016
Çeviriyi yapan Umut, Düzenlemesini yapan Zoldrickkillua ve paylaşım için Aoi Shuu arkadaşlarımıza teşekkürler


Aniden, Jian Chen’in elindeki uzun kılıç kendi kendini kontrol etmeye başladı. Uzun kılıcın kendi aklı var gibiydi. Beklenmedik şekilde, sanki bir yıldırım gibi, yüksek hızla Dugu Qiubai doğru fırladı.

Uzun kılıcın hızı akıl almaz bir seviyedeydi. Dugu Qiubai ancak kılıç boğazına ulaştığında tepki verebildi. Kılıç inanılmaz şiddette bir kılıç enerjisi ile kaplıydı. Uzun kılıç boynunu delip geçerken Dugu Qiubai’nun gözleri de korkudan dört açılmıştı. Saldırıyı tamamladıktan sonra, kılıcın kabzasında bir sis belirdi. Sis havada bir anlığına sarmal bir şekilde döndükten sonra kılıç, Jian Chen’in eline geri döndü.

Dugu Qiubai’un boğazında yumruk büyüklüğünde bir delik belirmişti. Kılıcın ucu Dugu Quibai’ın boynunu delip geçtiği sırada genişleyip yarayı da genişletmişti. Aksi takdirde, öylesi ince bir kılıcın bu genişlikte bir yara açması imkansızdı.

Gördüğüne inanamaz bir halde, Dugu Quibai kılıca gözleri patlak bir şekilde bakakalmıştı. Sonuçta, az önce inanılmaz bir olaya şahit olmuştu. Yavaşça ağzını açarak bir şeyler söylemeye çalıştı ancak maalesef boğazı delinmişti. Bu yüzden konuşamıyordu. Hala gördüğüne inanamaz halde korku dolu son bir bakışla, yavaşça yere yığıldı ve bir daha da kalkamadı.

Sessizce, Jian Chen kılıcını sıkıca kavradıktan sonra yere yığılmış Dugu Quibai’a baktı. Güçlükle nefes alıp vermeye çalışıyordu. Hayatının son saatinde Kılıç Tanrısı seviyesine ilerleyeceği hiç aklına gelmemişti. Ancak hepsi boşunaydı. Çünkü kendisi ölmek üzereydi.

Derin bir iç çektikten sonra, Jian Chen’in gözlerinin feri yavaş yavaş sönmeye başladı. Her ne kadar gerçekleştirdiği ilerleme bedenini güçlendirmiş olsa da, ölümden kaçması çok zordu. Özellikle de iç organları delik deşik olmuşken.

Kısa bir süre sonra, Jian Chen de Dugu Quibai’ın peşinden öteki dünyaya doğru yol almaya başlamıştı. Bedeni yere yığılıp sonsuz bir karanlığa doğru ilerlemeye başlamıştı.

Jian Chen yığıldıktan sonra, Jian Chen ve Dugu Quibai’ın yığıldıkları bölge sarsılmaya başladı. Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki, kılıç şeklindeki dağların tepeleri yeri göğü inleten şiddetli bir ses yaymaya başladı ve iki dağ da ikiye ayırıldı. Sayısız taş ve kaya dağ yamaçlarına doğru yuvarlanmaya başlayıp dağ etrafında bir heyelan başlattı. Gökyüzü mor ve yeşile bürünerek yeri ve göğü aydınlatmaya başladı. Renklerin dans eder gibi birbirlerine karışması sonucunda muhteşem bir manzara oluşmuştu. Ne yazık ki Jian Chen ve Dugu Quibai artık hayatta olmadıkları için bunu ve bundan sonra gerçekleşecek olaylar serisini göremeyeceklerdi.



-----------------------------------------------------------

Geniş ve lüks bir konağın içinde şaşaalı bir şekilde döşenmiş bir oda vardı. Odanın dışında çok sayıda insan toplanmıştı. Genç bir adam durmaksızın kapının önünde ileri geri volta atıyordu. Yüzünde endişe ve kaygı vardı. Görünümü 30 yaşlarda biri gibiydi ve görkemli bir havası vardı. Her ne kadar biraz yaşlanmış olsa da, hala bir zamanlar olduğu o yakışıklı gencin kalıntıları görülebiliyordu. Üzerinde altın çizgili, gümüş rengi, yakışıklılığını arttıran bir chang pao(http://traditions.cultural-china.com/en/15T5149T11241.html)vardı. Dışarıya tam bir ev sahibi havası veriyordu. Yüzünde kararlı bir ifade vardı, hatta kaşları bile çatıktı. O kadar ki kaşları sanki tek parçaymış gibi görünüyordu.

Odanın 3 metre dışında, genç yaşlı 30 kişi gergin bir şekilde sıralanmış bekliyorlardı. Gurubun yaşlıları 67 yaşlarındaydı. Saçları bembeyaz ve yüzleri bumburuşuktu. Ancak yaşlarına rağmen, gözlerinden, insanları korkudan tirtir titretebilecek, Tanrısal ışıklar yayıyorlardı. Gözlerinden yayılan ışıklara bakılacak olursa, diğer insanların yüreklerine salabilecekleri korku o kadar yüksekti ki, insanlar onların güçsüz ve çelimsiz yaşlılar yerine ejderha ve kaplan karışımı bir güce sahip güçlü ve sağlıklı orta yaşlı insanlar olduklarını düşünebilirlerdi. Geri kalanlar 34 yaşlarındaydı. Görkemli bir havaları vardı ve gözlerinden hiçbir şey okunmuyordu. İlk bakışta, onların sıradan insanlardan oluşan bir gurup olmadıkları açıkça anlaşılıyordu.

Ve önlerindeki odadan, bir kadının acı dolu çığlıkları duyuluyordu.

“Hanımım, itmeye devam edin. Bebek çıkmak üzere. Tekrarlıyorum, bebek çıkmak üzere…” Acı dolu çığlıkların arasından hemen yaşlı ancak telaşlı bir ses yankılandı. Sesi duyanlar, bu sesin sahibinin yaşlı bir kadın olduğunu anlayabiliyorlardı.

Odanın dışında, endişeli bir şekilde ileri geri volta atan orta yaşlı adam aniden olduğu yerde durdu ve telaşlı bir şekilde söyledi :  “Ah… Bir gün ve bir gece geçti ama hala Yun Er niye doğum yapamadı? Eğer daha fazla uzarsa, Yun Er’in hayatı tehlikeye girecek. ” Adamın sesinde yoğun bir endişe vardı.

“Beyim, o kadar endişenmeyin. Yun Er Hanım’a hiçbir şey olmayacak. Yun Er Hanım’ın bir Usta Aziz olduğunu unutuyorsunuz.” Beyaz saçlı yaşlı bir adam kendinden emin bir ses tonuyla söyledi. Ancak o bile yüzündeki endişeyi gizleyememişti.

“Ah…” Gümüş rengi chang pao’lu Bey durmaksızın iç çekmeye başladı. Yüzündeki endişe ve kaygı bir nebze olsun azalmadı.

Nihayetinde, dışarıdaki adamlar 2 saat kadar daha bekledikten sonra, odanın içinden çoşkulu bir ses geldi. “Bey, Beyim! Yun Er Hanım’ım doğumu yaptı! Doğumu bitirdi ve kendisinin de bir şeyi yok doğurduğu oğlanın da! “ Sesteki yoğun duygu bütün evde çoşkuya neden olmuştu.

Bunu duyduğunda, endişe içinde bekleyen orta yaşlı adamın yüzü gevşedi; yüzündeki endişe tamamen silindi ve yerini sevinç ile çeşitli duygular aldı. O kadar duygulanmıştı ki ne söyleyeceğini bilemiyordu. Kapıları öyle bir hızla açtı ki sanki önünde hiçbir kapı yokmuş gibiydi. Hızı, sıradan hiçbir insanın ulaşmasının mümkün olmayacağı kadar akıl almaz bir seviyedeydi.

Orta yaşlı adam bir çırpıda yatağın başına ulaşıp yatağın kenarına oturdu. Yatakta uzanan kadına bakarken yüzü endişe içindeydi. “Yun Er, nasıl hissediyorsun? Bir şeyin olmasın ne olur.” Onca çoşkusana rağmen, sesi kibar ve endişe doluydu.

Yatakta 20’li yaşların sonunda bir kadın yatıyordu. Kadın o kadar güzeldi ki; ülkelerin onun için birbirleriyle savaşıp yıkılmalarına neden olabilirdi. Bitkin ve solgun yüzü ter içindeydi ancak bu bile onun ilahi görünüşünü gölgeleyemiyordu.

Kadın yorgun bir ifadeyle yanındaki adama baktı ve gülümsedi; “Sevgili kocacığım, ben iyiyim. Lütfen bana bebeğimi gösterin.”

“Tamamdır! Evet! Hemen! Sen iyiysen sorun yok, Yun Er!” Adam neşeyle gülümsemeye başladı. Ardından arkasına dönüp, ebenin kucağındaki çocuğa baktı. Tam adam bir şeyler söylemek üzereyken, ebenin kaşları çatıldı ve ebe yoğun bir dikkatle kucağında tuttuğu bebeğe odaklandı. Kollarındaki bebeği sarsarak mırıldanmaya başladı; “Ağla bebek, ağla hadi. Nasıl bir çocuksun sen böyle de ağlamıyorsun? Ne tuhaf, şimdiye kadar birçok bebek doğurttum. 1000 olmamışsa da en azından 900 tane doğurtmuşumdur. Ancak bu, yeni doğduğu halde ağlamayan bir bebeği ilk görüşüm.”

Ancak ebe bu sözleri söylerken, dışarıda bekleyen adamlar odaya doluşmuşlardı. Herbirinin yüzünde gülümse vardı. Hepsi teker teker yatakta yatan kadını tebrik etmeye başladılar.

Orta yaşlı adam yüzünde hala kocaman bir gülümseme varken kadına şöyle söyledi :“Yun Er, sen önce biraz dinlen. Birazdan çocuğu sana getireceğim.”  Ardından adam kalkıp ebeye doğru yürüdü. “Ne oldu? Çocukla ilgili bir sorun mu var?” Sesi biraz alçalmıştı. Bazen bazı çocuklar birtakım hastalıkla doğabiliyorlardı. Bunun olma sıklığı düşük değildi, aksine oldukça sık olan bir durumdu. Bu yüzden adam yeni doğmuş çocuğunun birtakım sorunu olmasından korkuyordu.

Adamın sorusunu duyduğunda, ebenin yüzü ekşidi ve saygılı bir şekilde cevap verdi:“Beyim, Küçük Bey’in tespit edebildiğim herhangi bir sorunu yok. Ancak 10 yıllık tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki yeni doğan her çocuk ağlamaya başlar. Lakin Küçük Bey’in durumu biraz farklı. Bakın, doğduğundan beri en ufak bir ağlama sesi bile çıkarmadı. Bu çok tuhaf bir durum.”

Kundaktaki bebeğe bakarken adamın alnı düşünceyle kırıştı. Bebeğin gözleri, oldukça berraktı ve etrafa bakarken oldukça saf ve temiz görünüyordu. Bir o tarafa bakıyordu, bir bu tarafa. Bu hareketleriyle oldukça sevimli görünüyordu ve dışarıdan bakıldığında herhangi bir sorun görünmüyordu.

Ancak adamın fark etmediği bir şey vardı. Bebeğin uçsuz bucaksız derin gözleri o kadar saf ve temizdi ki; adamın iç dünyasını sarsan yoğun bir hikmet barındırıyordu. Adam böyle bir şeye ihtimal vermediği için bunu fark edememişti.

Ardından elini çocuğun kafasının üzerine koyarken, avucunun etrafında aniden sarı bir ışık tabakası oluştu.

Orta yaşlı adamın hareketlerini gördüğünde, ebenin yüzünde huzursuz bir ifade belirdi. Kendisi sadece bir “ebe” idi. Toplumun en alt tabakasında yer alan mesleklerden biriydi bu. Ancak yine de çocukta bir sorun olmasından korkuyordu. Çocukta bir sorun olması halinde, adam bunun için onu suçlayabilirdi. Bu durumda kendisinin hali harap olurdu. Her ne kadar bu durumun kendisiyle bir alakası olmasa da, adama karşı çıkabilecek gücü yoktu.

Adam elini çabucak geri çekti. Sonunda içi rahatlamıştı. Önceki gülümsemesi yüzüne geri döndü. Gülerek: “Çocuk oldukça sağlıklı. Herhangi bir sorun bulamadım.” dedi ve bebeği ebenin kucağından aldı.

Bunu duyduğunda, ebe rahat bir nefes aldı. Kalp atışları normale dönerken, çoşkuyla gülmeye başladı ve söyledi: “Beyin dediği doğru, belki de bu, Küçük Bey’in geleceğine dair bir alamettir. Eminim ki büyüyünce çok güçlü ve eşssiz biri olacak.”

Ebenin söylediklerini duyduğunda bey, söylediklerinin olayı geçiştirmek için söylenmiş boş sözler olduğunu anlamıştı. Ancak yine de kendini gülmekten alamadı ve söyledi: “Evet, evet, evet umarım öyledir. Biri buraya gelsin! Ana Hong’u 100 Altın Sikke ile ödüllendirelim!”

Ebenin yüzü neşe ile doldu ve içten bir şekilde : “Beyime çok ama çok teşekkür ederim. Gerçekten çok teşekkür ederim!” dedi.

Babası bebeği yatakta yatan annesine götürdü ve gülümseyerek: “Yun Er, bak! Bu bizim çocuğumuz. Ne kadar da sevimli baksana!” dedi.

Yun Er çocuğu şefkatle kucağına aldı ve alnına bir öpücük kondurdu. Sonrasında gülerek konuştu ; “Sevgili kocacığım, çocuğumuz oğlan olduğu için, daha önce yaptığımız anlaşmaya göre adı Changyang Xiang Tian olması gerekiyor.”

Gülerek, kocası şöyle söyledi: “Fena değil, o halde çocuğun adını Changyang Xiang Tian koyduğumuzu resmi olarak ilan ediyorum. Bugün burada bulunan bütün misafirlerimizi yarın oğlumun şerefine vereceğimiz ziyafete davet ediyorum! Bu olayı kutlamamız gerek.”

---------------------------------------------------------------

Göz açıp kapayınca dek, bir yıl geçmişti. Küçük bir göletin önünde, boyu bir metreyi bile bulmayan bir çocuk figürü, yüzünde boş bir ifadeyle dikiliyordu. Gözlerini göletin ortasında bulunan taştan bahçeye dikmiş, dikkatli bir şekilde bakıyordu. Küçük çocuğun üzerinde görkemli bir kıyafet vardı ancak yüzündeki ifade oldukça karmaşıktı. Böyle bir ifadenin 1 yaşındaki bir çocuğun yüzünde olması oldukça tuhaftı.

Bu küçük çocuk Changyang Xiang Tian idi. Ve şu anda aklının içinde, durmaksızın tüyler ürpetici sahneler oynuyordu. Bir film şeridi izler gibi, tek görebildiği kılıç parçaları gibi görünen sıradağların resimleriydi. Ardından 20 yaşlarında elinde bir kılıç olan yakışıklı bir adam ile yüz yıllık savaş tecrübesiyle pişmiş Dugu Qiubai’ın görüntüsü aklında belirdi. Sonunda, ölümünden hemen önce yaşadığı ilerleme ile “Kılıç Tanrısı” seviyesine ulaştığını hatırladı. Daha sonrasında da Dugu Quibai’ın boğazını delerek, yanında onu da öteki dünyaya sürüklediğini hatırladı…


Yorum Yap "CSG 2 - Changyang Xiang Tian"