Dünyanın Oluşumu Günceli

CSG 1 – Jian Chen

Eylül 20, 2016


Bölüm 1 – Jian Chen

Uçsuz bucaksız sıradağların arasında, yüksekliği üç kilometreden fazla olan ve birbirinden yüz metre uzakta duran iki kılıca benzeyen yapıdaki tepeler sınırsız bulut denizinin altında kulelere benziyordu.

Kılıcı andıran bu iki tepenin eğimleri çok dikti. Birisi onlara baktığında, yere batırılmış iki devasa tanrı kılıcı gibi duruyorlardı, tırmanılabilecek herhangi bir yüzeyleri yoktu.

Kılıç şeklimdeki tepelerin uçları ve gökyüzündeki o sonsuz bulut denizi arasındaki mesafe yüz metreden daha azdı ve hatta tepelerin ucunda, etrafın görüntüsünü bulanıklaştıran ve tepelerin uçlarını puslu ve belirsiz kılan bir sis bile vardı. Fakat kılıç şeklindeki bu iki tepenin ucunda sessizce dikilen iki insan figürü belli belirsiz seçilebiliyordu. Orada taştan heykeller gibi duruyorlardı hiç hareket etmeden. Sadece saçları ve giysileri rüzgar ile birlikte savruluyordu.

Bu iki insandan birisi 20 yaşında bile görünmeyen genç bir adamdı. Genç adam aşırı derecede yakışıklıydı. Yüzündeki organların beşi de mükemmeldi ve eşsiz birisi olduğu söylemek mümkündü. Basitçe bu dünyadaki en karşı konulamaz erkekti. O sakin ve normal bakışlarında kendisine özel bir çekicilik vardı. Bir kişinin ruhunu esir alabilecek kadar çok çekiciydiler.

Genç adamın doğrudan beline kadar uzanan uzun, siyah saçları vardı. Saçları hiçbir şey ile bağlı değildi ve vahşi rüzgar tarafından salınmasına izin vermişti. Genç adamın sırtında bir uzun kılıç vardı ve kılıcın keskin kısmı kalın, beyaz bir örtü ile sarılmıştı. Açıkta kalan ve kıyaslanamaz derecede enfes bir güzelliğe sahip olan kabzasında açıkça seçilen iki kelime kazılıydı “Yumuşak Esinti”. Fakat enteresan olan şey, kılıcın herhangi bir kısmı hiçbir şeye bağlı değildi. Yinede genç adamın sırtına yapışmış gibi düşmeden duruyordu. Bu görüntüyü açıklamak gerçekten zordu.

ÇN: Kılıcın adı Çincede iki kelime “轻风” ama Türkçe karşılığı tek kelime “Esinti” ama yazıya uygun olması için biraz mantıksız da olsa iki kelimelik “Yumuşak Esinti”yi kullandım.

O genç Jian Chen olarak bilinirdi. Kendisi namı cennetleri bile yerinden oynatan yer altının bir numaralı ustasıydı. Hatta lakabı “Kılıç Tanrısı” idi ve kendi jenerasyonunda Kılıç Teknikleri’nin Büyük Ustasıydı. Hızlı kılıç tekniği çoktan mükemmeliyete ulaşmıştı ve o ulaşılabilecek en üst seviyeye, doruk noktasına, ulaşmıştı. Fakat daha sadece yirmili yaşlarındaydı.

Sadece kısıtlı sayıda insan Jian Chen hakkında bilgi sahibiydi. Yetim olması ve hiçbir okula veya tarikata bağlı olmadığının bilinmesi dışında onun hakkında bilinen hiçbir şey yoktu. Nereden geldiği bir bilmeceydi. Sahip olduğu o güçlü dövüş sanatlarını ve o enfes kılıç tekniklerini nereden öğrendiğini kimse bilmiyordu.

Karşısında duran kişi, o yüz metre uzaktaki diğer kılıç şeklindeki tepede ayakta duran şahıs ise iri yarı birisiydi, üzerinde siyah bir elbise vardı. Olduğu yerde, uzaklarda, Jian Chen’in karşısında öylece duruyordu. O adam elli yada altmış yaşlarındaymış gibi görünen yaşlı bir adamdı. Hayat dolu bir yüzü ve bir çift parıldayan yaşlı gözü vardı. Gözlerini içerisinde, enerji her yere saçılıyordu ve sert bakışları bir kılıç gibiydi, diğer insanların ona doğrudan bakmaktan çekinmelerini sağlıyordu. Elinin içerisine kalın, siyah renkli devasa bir kılıç vardı. Fakat garip olan şeyse kılıcında keskin bir kenarı yoktu.

Yaşlı adam yer altı dünyasından yüz yıl önce kaybolmuş olan efsanevi bir karakterdi “Dugu QuiBai”. Dugu Quibai onun sadece lakabıydı ve kimse onun gerçek adını ve kimliğini bilmiyordu çünkü yüz yıl önce dünya üzerindeki bütün güçlü ve yenilemez insanları yenmişti. Bugün Dugu Quibai hakkında bazı bilgilere sahip olan ve hala bu dünyada olan insanlar azınlığın içerisindeki azınlık kadardı. Buna rağmen onun o olağan üstü ışığı jenerasyondan jenerasyona aktarılıyordu. Yüz yıl sonra gücü öncekinden bile daha fazlaydı. Günümüzde Dugu Quibai’nin gücünün hangi seviyeye ulaştığını kimse bilmiyordu.

Dugu Quibai’nin gözleri sessizce ondan yüz metre uzakta duran ve yirmi yaşından çok da büyük görünmeyen Jian Chen’e bakıyorlardı. Bakışları son derece keskindi, sanki kendisi de keskin bir kılıçmış gibi ve arada sırada soğuk bir ışık saçıyordu gözlerinde.

“Jian Chen o yaşında bile benden hiç de zayıf olmayan bir güce sahipsin ve kılıç yolunda vardığın nokta benim bile yetişmeyi umut ettiğim bir nokta. Ne yazık ki, sahip olduğum tek öğrencimi öldürdün ve onun intikamını almak zorundayım. Bugün ne olursa olsun sahip olduğum tek öğrencimin adına adaleti yerine getirmeliyim.” Dedi Dugu Quibai derin bir sesle ve görünürde sakin, kana susamışlık dolu insanın içini titreten, bir tonla.

Jian Chen’in yüzü eşsiz bir biçimde rahattı. Gözleri sakince Dugu Quibai’ye bakıyordu ve beyaz renkli uzun elbisesi rüzgarda dalgalanıyordu. Beline kadar uzanan saçları kaotik rüzgarda dans ediyordu ve hiç de zarif değildi.

ÇN: Beynim yandı amk bu nasıl bişey ya. Yazarında çevireninde ben ta amk. Az önce uf ne yakışıklı diyordu şimdi hiç de zarif değil diyor.

DN:  Ahaha😀 Seni yanlız bırakmadım bende sövdüm birisinde havada asılı diğerinde kılıcın keskin tarafı yok bu nedir lan🙂

“Öğrencin kendisi gelip beni kışkırttığı için olanları benim üstüme yükleyemezsin. Ayrıca benim kılıcım ile ölmesine gelirsek, o sadece onun yeterli yeteneğe sahip olmadığını gösterir.” Jian Chen’in sesi  belli belirsiz ağzından çıkarken Jian Chen’in dudakları hafifçe açılıp kapandı.

Dugu Quibai sinirden güldü: “Güzel, güzel, güzel, güzel yetersiz yetenek demek. Bugün, senin ne kadar yetenekli olduğunu deneyim edeceğim yada bende senin Yumuşak Esinti kılıcının altında hayatımı kaybedeceğim.”

Bunları söylerken Dugu Quibai elindeki siyah-demir ağır-kılıcını Savurdu ve anında benzersiz bir devasa enerji kılıcı terk etti ve dışarı çıktı. Keskin kılıç enerjisi ile birlikte, hemen yüz metre uzakta duran Jian Chen’e doğru yıldırım hızında fırladı.

Jian Chen’in yüzünde sakin bir ifade vardı ve kılıcın kınını terk ediş sesi ile birlikte uzun kılıç Jian Chen’in elinde beliriverdi. 120 santimetre uzunluğunda, 2 parmak kalınlığındaki kılıcın bütün yüzeyi gümüş-beyaz bir ışık ile kaplandı ve bunun ardından Jian Chen’in uzun kılıcı hızla ileri atıldı. Güçlü bir kılıç enerjisi kılıcı terk etti ve çıplak gözle seçilmesi imkansız bir hızla Dugu Quibai tarafından ona gönderilen kılıç enerjisine doğru fırladı.

*Boom!*

İki kılıç enerjisi çarpıştı ve ortaya sağır eden bir patlama sesi çıkardı. Güçlü enerji dalgacıkları çarpışma noktasını merkez alarak her yöne doğru yayıldı ve etrafta salınmakta olan sis ve bulutları dağıttı.

Ardından Jian Chen ve Dugu Quibai aynı anda yukarı doğru uçtular. Üzerlerinde durdukları tepeleri terk ettiler ve tepelerin tam ortasına doğru uçtular ve havada şiddetli bir dövüşe başladılar.

Saldırıları gizemli bir şekilde hızlıydı ve kılıçların çıkardığı çarpışma ve sürtünme sesleri yankılandı bitmek bilmeksizin. Güçlü kılıç enerjileri savaştıkları yerden her yöne doğru fırladı ve onları çevreleyen tepelerde devasa çukurlar oluşturdu. Sınırsız sayıda taş parçası 3 kilometre yukarıdan yer yüzüne düştü.

Sadece birkaç nefes kadar süren bu kısa süre içerisinde, Jian Chen ve Dugu Quibai birbirlerine çoktan yüzlerce saldırmışlardı. Daha sonrasında, ikisi de iki tepenin üzerine tekrardan indiklerinde, ikisinin de vücutları acınası haldeydi. Öncesinde hasar görmemiş görünen kıyafetlerinin üzerinde bir sürü yırtık vardı ve ikisi de yıkılmış görünüyordu.

Jian Chen’e bakarken Dug Quibai’nin yüzünde ciddi bir ifade vardı ve bakışları gittikçe ağırlaştı. Kısık bir sesle söyledi: “Böylesine hızlı bir kılıç. Kimsenin senin bu hızlı kılıç tekniğini yenememesine şaşmamalı. Fakat, bana karşı etkisiz.” Dugu Quibai tekrar devam etmeden önce biraz duraksadı: “Eğer bu şekilde devam edersek, kazananı belirlemek çok zor olacak. Hadi şimdi en güçlü saldırılarımızı aynı zamanda kullanalım ve bu maçın sonucunu tek hamlede belirleyelim.” Bunları söylerken Dugu Quibai’nin aurası bir anda yükseldi ve göğe doğru yükselen bir kılıç gibi bulutları delip geçti.

Jian Chen’in yüzü de ağırlaştı. Bunun ardından, o da Dugu Quibai’ninkinden daha düşük bir seviyede olmayan bir aura yaydı.

İkisinin de auraları yükselmeye devam etti ta ki sonunda gökyüzünü ve yeryüzünü kaplayana kadar. Bütün gökyüzünü kombine edilmiş auraları ile kapladılar ve doğrudan dağın tamamını da kapsayarak bulundukları yerin 170 kilometre uzağına kadar devam ettiler. Gökyüzündeki bulutlar bile auraları tarafından büyük bir darbe alarak delinmiş ve ardından hızla kaybolmuşlardı. Gökyüzündeki deli rüzgarlar çığlık atıyor ve kulakları delen sesler çıkarıyorlardı, sanki hayaletlerin çığlıkları yada kurtların ulumalarıymışçasına. Ormandaki sayısız yaratık kaçmak için her yöne doğru uçarken yada koşarken korku dolu sesler çıkarıyordu. En güçlü saldırıları için hazırlanırken dağın tepesindeki iki insanın auraları yükselmeye devam ediyordu.

*çatır* *çutur*

Hemen yakınlardaki ormandaki bir çok küçük ağaç ikiliden yayılan güçlü auralara dayanamadı ve hepsi bellerini bükerek kırılıverdiler. Ardından auraların etkisi ile havaya kalkarak çok uzaklara doğru uçtular.

Jian Chen ve dugu Quibai’nin auraları hala yükselmeye devam ediyordu. Vücutlarının etrafında, güçlü enerji akıntıları oluşuyor ve etraflarında hızla dönüyordu. Çiçekler, çimenler ve ağaçlar kuvvetli auralarıyla eğiliyor, sayısız devasa ağaç ise yerinde duramayıp ileri geri salınıyordu.

Aynı anda hem Jian Chen’in elindeki “Yumuşak Esinti” kılıcı göz alıcı beyaz bir ışık yayıyor hem de Dugu Quibai’nin elindeki Siyah-Demir ağır kılıcı keskin siyah bir ışık yayıyordu.

DN: Bu ikisi bir olsa siyahı da beyazı da yaşatırlar ortada rakip kalmaz maç bizim olur😀

ÇN: Sonra aksiyon olmaz 1. ve 2. bir olursa rakipleri yok zaten ikisinin de

Vücutlarının etrafında akan enerji akıntıları gittikçe genişliyordu. En sonunda, Jian Chen yoğun beyaz ışık tarafından yutulmuşken DuguQuibai de siyah renkli ışık tarafından yutulmuştu. İkisinin de vücutları çoktan gözden kaybolmuştu, gökyüzünde geriye sadece iki adet birbirinin tam zıt rengi olan göz alıcı ışık kalmıştı.

*Yin!*

Jian Chen’in elinde duran kılıç titremeye başladı ve şimdiden kılıcından çok fazla miktarda ışık yarılıyordu. Kudret dolu bu enerji insanın kalbinin sıkışmasına neden olabilirdi. Vücudu hizada asılı duruyorken uzun saçları ve uzun beyaz elbisesi çılgın rüzgarlarda savruluyordu. Ona bakıldığında sanki yenilemez kudrete sahip bir savaş tanrısıydı.

İkiliden yayılan auralar hat safhaya ulaştığında, birdenbire ikisi birden aynı anda cennetleri bile yerinden oynatabilecek, öfke dolu birer nara attılar. Çıkan ses, sanki bir maden patlaması gibi bütün gökyüzünü inletti. Bağırışları kulak yırtıyordu ve hemen ardından görkemli bir beyaz ışık ve eşsiz bir siyah ışık, ışık hızında birbirleri ile çarpıştı. Çarpışmanın gerçekleştiği o anda…

Herkesin tahmin ettiği gibi bir çarpışma sesi çıkmadı. Her şey sakinleştiğinde Jian Chen ve Dugu Quibai yer değiştirmiş ve birbirlerine yüz metre uzaklıkta duran tepelerin ucunda dikiliyorlardı. İkisinin de yüzleri hayalet gibi beyazdı ve Jian Chen’in göğsünden taze kan süratle fışkırıyordu. Hızla beyaz renkli elbisesini kırmızıya boyadı. Işık hızındaki bu değiş tokuş sırasında Dugu Quibai çoktan kalbini delip geçmişti.

Dugu Quibai ise sağ kolunu tamamını kaybetmişti. Sağ kolunu kaybettiğinden artık kılıç kullanamazdı. Sıyah-Demir ağır kılıcı çoktan kilometrelerce aşağı düşmüştü bile. Jian Chen’in kalbini deştikten sonra kendisi de bir kolunu kaybetmişti.

Jian Chen ağzından kanlar akarak sessizce ağın tepesinde ayakta duruyordu. Yüzü git gide daha da soluklaşıyordu. Kısa bir süre sonra, çoktan bir kağıt kadar soluklaşmıştı. Kalbi Dugu Quibai tarafından delinmişti dolayısıyla, hiç kuşkusuz, çoktan sonucunda öleceği bir duruma girmişti.

“Ha ha ha…” bir anda diğer tepenin ucunda durmakta olan Dugu Quibai yüksek sesle gülmeye başladı ve söyledi: “Jian Chen, sahip olduğun yetenekle, eğer birkaç yılın daha olsaydı, seni kesinlikle yenmeyi başaramazdım. Ama, ne kadar yazık, ne kadar yazık. Şuan ki gücün benimkinden çok uzakta olmasa da, sonunda benim ellerim tarafından yenildin.” Olduğu yerde konuşan Dugu Quibai iç geçirdi ve ekledi: “…Böylesine genç bir yetenek benim ellerimde öldü. Gerçekten pişman olunacak bir durum ama öğrencimin intikamını almak için bunu yapmaktan başka şansım yoktu.”

Hayatının bitmek bilmeksizin ondan kaçtığını hisseden Jian Chen yavaşça gözlerini kapattı. Tam o anda inanılmaz derecede sakindi. Ölüm yada yaşam onun için önemli değildi. Sonuçta Jian Chen seyahati sırasında bir sürü insan öldürmüştü. Yaşam ve ölümün onun üzerindeki etkisi çoktan azalmıştı ve tek pişmanlığı kılıç sanatlarının tepe noktasını keşfetmek için başka şansının kalmamış olmasıydı.

DN: Merak ettim de lan bunlar hiç mi aşık olmaz🙂 Biri de sevdiğini korurken ölse vay anasını😀

ÇN: Bu yolda o gibi şeyler sadece sana engel olur başka işe yaramaz😀

Tam da Jian Chen kendisini ne üzüntünün ne de mutluluğun olduğu o boyuta daldırmak üzereyken, bir anda, Jian Chen’in beyninde garip bir his belirdi. Bu kritik anda sanki ruhu, uzun kılıcının içerisine kaynaşmış gibiydi. O kılıçtı ve kılıç da oydu. O ve kılıcı arasında hiçbir fark yoktu. Sanki kılıcı ruhunun bir parçası olmuş gibiydi.

Aynı zamanda, saf ve güçlü enerji parçacıkları gökyüzünden ve yeryüzünden ona doğru geldi. Jian Chen’in beyni takip ettiler ve zihnine girerek mükemmel bir şekilde ruhu ile birleştiler. Gökyüzünden ve yeryüzünden enerjilerin gelişi ile birlikte Jian Chen “ruhunun” inanılmaz bir hızla güçlendiğini açıkça hissediyordu. Aynı anda, ruhu sanki onu terk etmiş ve etrafını saran sonsuz vahşi doğaya doğru uçuyor gibiydi. Tam bu sırada, çevresindeki on beş kilometrelik alanda gerçekleşen her kare rakipsiz derecede sakin olan beyninde belirdi. Sivrisineklerin ve yerde gezinen böceklerin bile hareketlerini net bir şekilde hissedebiliyordu.

Ölümün eşiğine geldikten sonra, bir anda aydınlanma yaşamıştı.

DN: Karanlıkta parlayan ışığı bulmuş suda yanan ateş misali😀

ÇN: Nope😀 Çok daha fazlası var. ışığın kendisi oldu😀

Yorum Yap "CSG 1 – Jian Chen"