Otto Von Bismark Günceli

CD6.11 – Perdenin Arkasındaki Kişi

Eylül 20, 2016


Bütün vücudu siyah pullarla kaplanmış durumdaydı, dizlerinden ve dirseklerinden ise siyah dikenler çıkmıştı. Bütün sırtından ise omurgasından gelen keskin bir çivi sırası vardı.

Gözleri karanlık altın rengiydi. Sadece kendisine bakan bu karanlık altın gözleri görmek insanları korkutmaya yeterdi.

“Sen… sen kimsin?` Patterson`ın yüzü korkutan bembeyaz olmuştu. Ağzından bu kelimeler çıkana dek epey bir titredi.

Bu önündeki canavar da neydi?

“Ben kim miyim?“

Linley kuyruğuyla Pattreson`ın vücuduna güç uygulamaya devam ettikçe, kemiklerinden çatırdama sesleri yükseliyordu. Patterson ne kadar çırpınırsa çırpınsın hepsi boşunaydı.

Acı kollarından vücuduna yayılmaya başlamıştı.

“Başka bir diyardan mısın?“ Gözleri korkuyla dolmuştu. Kendi bilgisine göre, böyle bir şeyi ancak başka bir diyardan gelmiş canlılar yapabilirdi. “Linley, yalvarıyorum, hayatimi bağışla. Sırrını saklayacağıma söz veriyorum.“

Linley`nin göz hapsinde Patterson bütün soğukkanlılığını kaybetmişti.

“Hayatını mı bağışlayayım?“ Linley`nin yüzünde soğuk bir gülümseme oluştu. “İmkânsız değil. Ama bir şeyler sormak istiyorum. 12­13 yıl önce bir katini kaçırmak için adamlarını gönderdin mi?“

Patterson şaşırdı.

Hemen aceleyle 12­13 yıl önceki olayları hatırlamaya çalıştı, ama 12 yıl çok uzun bir sureydi. Daha da önemlisi…“ Linley, hayır, Lord Linley, ben… ben hatırlayamıyorum.“ Patterson telaşla cevapladı.

“Çok uzun süre geçti ve sıklıkla hoşlandığım kadınları kaçırıp malikâneme getiriyorum. Hangisinden bahsettiğinizi bilmiyorum.“

Linley`nin kalbindeki öldürme arzusu çoğalmaya başladı.

Patterson sıklıkla kadın mı kaçırıyormuş?

Linley`nin yüzüne bakarken, kalbinde olanlardan Patterson`ın haberi bile yoktu. Tamamen ejder formunu almış olan Linley büsbütün soğuk, duygusuz, korkunç bir görüntüye sahipti.

“Daha yeni doğum yapmış bir kadın, Işığın Kilisesine olan kutsal yolculuğunu daha yeni bitirmişti ve sonra oteline dönmüştü.“ Linley sesini hiç yükseltmeden buz gibi bakıyordu.

Linley`nin sözlerini duyunca Patterson`ın bütün vücudu katılaştı. Donmuş bicimde Linley`e bakıyordu.

“Simdi hatırladın mı?“

Patterson tabi hatırlamıştı. Bütün bu yıllar boyunca yeni doğum yapmış sadece iki kadın kaçırmıştı. Bu olaylara dair hafızası gayet netti. Özelliklede on üç yıl öncekine dair olanı. O zaman ona emri veren kişi, olayı son derece gizli yapmasını emretmişti.

“Gerçekten hatırlayamıyorum. Lord Linley, yalvarıyorum, bağışlayın beni. Gerçekten bilmiyorum. Hatanız olmalı.“

Linley’nin karanlık, altın gözleri parladı.

“Ölmek mi istiyorsun?“ Linley`nin sesi daha da soğuk bir hal aldı.

“Ahhhh!“ Linley`nin kuyruğu sıkıştırırken Patterson acı içinde çığlık atıyordu. Artan basınç altında vücudundaki bütün kemikler alarm veriyordu.

Neredeyse kırılmak üzere olan kemiklerin sesi duyanların kalplerine yerinden oynatmaya yeterdi.

Fakat Linley hala soğuk ifadesiyle bakıyordu.

“Krak!”

“Ahhhhh!”

Çatırdayan kemik sesleri Patterson`ın çığlıklarıyla birleşti. Sol kolunda baskıdan oluşmuş temiz bir kırık vardı.

“Fena değil.“ Linley’nin dudakları sanki gülüyormuşçasına biraz kıvrıldı.

Fakat Patterson bunu bir gülücük olarak görmüyordu. Ejder formu altındaki Linley`nin görüntüsü onun daha da korkmasına neden oluyordu.

“Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu biliyorsun. Savas­qi`nin çoğunu hayati organlarını korumaya harcadın. Kollarını ise az bir kısmı koruyor. Doğru. Kirik bir kol hayati tehlike arz etmiyor. Ama ya iç organların parçalanırsa, iste o zaman hayatın son bulur.“

Patterson`ın boğazı tamamen kurumuştu.

Linley`nin bu kadar korkunç bir yüzü olacağını hiç hayal etmemişti.

“Simdi hatırlıyorsun değil mi?“ Linley tekrar sordu.

Patterson cevap vermek istiyordu, fakat konuşursa onu bekleyen cezayı düşünüp susuyordu. Yüzü git gide daha zavallı bir aldı, acı içinde ağladı. “Lord Linley, yalvarıyorum. Bana işkence etmeyin. Gerçekten bilmiyorum. Öldürseniz de bilmiyorum.“

Patterson kesin bir şekilde, bu on üç yıl önce olan olayda Linley`nin çok genç olduğuna ve emin olmasına imkân olmadığına inanıyordu.

Büyük ihtimalle Linley bir kaç üstün körü detay yakalamıştı ve emin değildi. Dayandığı, konuşmadığı sürece belki de sonunda Linley ona inanacaktı.

“Lord Linley, eğer bilseydim uzun süre önce size söyleyip, bu işkenceden kurtulurdum. Yalvarıyorum, lütfen bu mevzuyu daha detaylı araştırın.“ Patterson`ın gözlerinden yaşlar akıyordu ve yüzü aşırı içtenmiş gibi görünüyordu. Eğer Linley babasının mektubunun okumamış olsaydı belki tereddüt edebilirdi.

Patterson`a bakarken Linley`nin dudakları yine kıvrıldı.

Patterson anında kalbinde bir soğukluk hissetti.

“Güzel, Harika.“ Linley`nin kuyruğu hala Patterson`ın etrafına sarılmış durumdaydı. Aniden kuyruğuyla onu taş zemine sertçe vurdu. Neyse ki Linley, önce Patterson kafasını değil de ayaklarını vurmuştu.

Linley tüm gücünü kuyruğuna aktardı.

Patterson`ın ayakları zemine yapıştı.

“Krak!“

Parçalanan kemiklerin sesleri, Patterson`ın tüm güç bağıran çığlıkları ile birleşti.

Sol dizindeki, parçalanıp bacağını ve panolunu yırtan kemik net görünüyordu. Sağ bacağı daha da kötü durumdaydı. Basitçe bacağı zeminde yatıyordu ve pantolonu özellikle bilek kısımlarında kanla doluydu.

“Ahhh! Ahhhh! Ahhhh!” Patterson durmadan çığlık atıyordu.

Acının seviyesi onu öldürüyordu. Neyse ki organları savaş­qi`si tarafından korunuyordu ve hayati tehlikesi henüz yoktu.

“Şeytan. Şeytan.“ Patterson lanetlemeye başlamıştı. Yedinci seviye bir savaşçı olarak farkındaydı ki, Linley`nin kullandığı bu muazzam güç karşısında ucu ucuna iç organlarını koruyabilmişti ve vücudun gerisini koruyamazdı.

Ölmek istemiyordu.

Kötürüm mü olacaktı?

Bu hiç sorun değildi. Yeterli parayla, kesinlikle Işığın Kilisesinden bir dokuzuncu seviye Grand Magus çağırıp, `Hayatin Şarkısı `nı kullandırabilirdi. Ölmediği sürece yaralar ne derece önemli olursa olsun, iyileştirilebilirdi.

“Hatırlamaya başladın mı? Kaçırdığın o kadını?“ Linley`nin sesi hiç değişmemişti.

Ama Patterson’ın kalbindeki dehşet katlanmaya devam ediyordu.

“Hatırladım. Hatırladım.“ Patterson`ın kafasından aşağı, acıdan değil de korkudan terler akıyordu.

Patterson biliyordu ki, Linley ile şuan bulunduğu bu yer altı odasındayken çığlıkları ne kadar yüksek olursa olsun dışardan kimse onları duyamazdı. Belki taş kapıya kulağını yaslayan biri bir şeyler yakalayabilirdi.

Fakat kim bu gizli odanın taş kapısına kulağını dayayacaktı ki?

Çığlıkların burada bir anlamı yoktu.

“Eğer daha önce söylemiş olsaydın, daha az acı çekmez miydin?“ Linley`nin karanlık altın gözleri sakince Patterson`a bakıyordu. “Konuş o zaman. Ne olduğunu açıkla.“

Patterson telaşla kafasını salladı. “Lord Linley, o yil ki kadın inanılmaz güzeldi. Büyülenmiştim ve o kadını kaçırıp kendi mekânıma getirmek için bir plan yaptım. Benimle yatmasını istedim ama çok inatçı çıktı. Kafasını taş duvara vurarak intihar etti.“

Kekeme bir şekilde konuşurken Linley`e baktı.

Patterson`a göre o kadına neler olduğunu bilen çok az kişi vardı. Linley`nin herhangi bir fikri olmamalıydı.

“Hala yalan söylüyorsun!!!“

Linley sonunda sinirlenmeye başladı. O karanlık altın gözleri yavaşça kızıla dönmeye başladı. Kuyruğunu kullanarak Patterson`ı direk önüne getirdi. Yüzünü ona yakınlaştırarak direk gözlerinin içine baktı.

Linley`nin siyah pullarına ve alnındaki siyah boynuzuna yaklaşan Patterson daha da korkmaya başladı.

“Yalan söylemiyorum! Yemin ederim.“

Linley`nin ejder formuyla pençeye dönüşmüş elleriyle Patterson`a sağlam bir tokat attı.

Patterson`ın yüzünden beş parça et koptu ve kanlar akmaya başladı. Fakat Linley onu öldürmeye çalışmıyordu. Yoksa çoktan Patterson`ın beynini dışarı almıştı bile.

Patterson`ın korkudan sesi değişti.

“Patterson iyi dinle. Neler olduğu hakkında zaten epey bir bilgim var, bu yüzden en iyisi yalan söylemeyi bırak. Aksi takdirde çektiğin işkence kesinlikle bununla sınırla kalmayacak. Kaçırdığın kadın benim annemdi.“

“Annen mi?“ Patterson öyle bir dondu ki, bir anlığına çektiği acıyı bile unuttu.

“O gün anneme ne olduğunu çok iyi biliyorum. Bütün bu zaman boyunca onu araştırıyordum. Bu yüzden en iyisi anneme neler olduğu hakkında her şeyi bana anlat. Yoksa… sonun kesinlikle ölüm olacak.“ Linley`nin sesi

daha da soğuk bir hal aldı.

Aslında Patterson ne derse desin sonunda ölecekti.

Çünkü Linley`nin babası Patterson`ın adamları tarafından çok kötü yaralanmıştı ve sonunda da ölmüştü. Patterson henüz avlaması için adam yolladığı kişinin Linley`nin babası olduğunu bilmiyordu. Eğer bilseydi… belki de tepkisi tamamen farklı olacaktı.

“Anlat. Annemi kime verdin?“

“Demek biliyorsun?“ Patterson`ın yüzü soldu.

Linley aslında annesinin başkasına verildiğini biliyordu?

“İsmini söyle, fakat yalan söylemesen iyi olur. Eğer yalan söylediğini anlarsam, seni ölmekten beter ederim.“ Linley`nin sesi yine sakinleşmişti.

Patterson bir anlık tereddüt etti.

Patterson alçak bir sesle “Sana söylesem de bir işine yaramaz. Onu öldüremezsin.“ dedi.

“Öldüremez miyim? Patterson beni dinle. Bütün yapman gereken bana onun kim olduğunu söylemen. Onunla ne yapacağım seni ilgilendirmez. Benim asıl seviyemi gerçekten bildiğini mi sanıyorsun?“

Dinlerken, Patterson`da içinden bu sözleri kabul ediyordu.

Şuan önündeki Linley çok korkunçtu. Önceden gösterdiği güç zaten onun bir süper dahi olduğuna inanmasını sağlamıştı. Fakat görünüşe göre Linley`nin gerçek gücü yedinci seviye savaşçıdan çok daha yukarıdaymış. Linley`nin önünde en ufak bir direnç gösteremiyordu.

Patterson öfkeyle zihninde hesap yapmaya başladı.

Linley onu acele ettirmiyordu, sadece dik dik bakmaya devam etti.

Uzun bir sure düşündükten sonra, Patterson dişlerini sıktı ve Linley`e baktı. “Linley, sana onun kim olduğunu söyleyeceğim, ama sana onun ismini verenin ben olduğumu kimseye söylemeyeceğini bana söz vereceksin. Ve tabi beni öldürmeyeceğine de söz vereceksin.“

“Peki, Peki, kimseye senin ismini vermeyeceğime söz veriyorum. Ve benim seni öldürmeyeceğimi de garanti ediyorum.“

Sonunda Patterson rahat bir nefes aldı.

“Yaklaşık on iki yıl önce, bir olayda, biz Fenlai kraliyet klanının üyeleri Işığın Tapınağına bir ziyarette bulunduk. Işığın Tapınağında, senin anneni gördük. Sonrasında, anneni kaçırmaları için adam yolladım.“ Patterson hemen anlatmaya başlamıştı. “Fakat bu benim fikrim değildi. Ben sadece bir başkasının emirlerine uyuyordum.“

“Kim?“

Patterson Linley`e baktı. Yavaşça, “Emirler abimden gelmişti. Fenlai Krallığının şuan ki yöneticisi, Kral Clayde.“

“Clayde?“ Linley irkildi.

Fenlai Krallığının gururu, `Altın Aslan`, Clayde? Dokuzuncu seviye savaşçı Clayde?

“Evet. O Clayde`ydi.“ Patterson emin bir şekilde; “Fakat Clayde`nin annene aşırı önem verdiğini biliyorum. Bana ne olursa olsun bu bilginin dışarı sızmamasını, aksi takdirde öleceğimi söylemişti.“

Linley Patterson`a baktı.

“Doğruyu söylüyor olmalı.“ Doehring Cowart`in sesi Linley`nin zihninde duyuldu. “Ruhunun titreşimlerini hissedebiliyorum.“

Linley kararını verdi.

Patterson çıt çıkarmadan Linley`e bakıyordu. “Linley, hayatımı bağışlayabilir misin? Sana söz veriyorum, bu gün olanlar hakkında tek bir kelime etmeyeceğim.“ Patterson`ın gözleri umut doluydu.

“Peki. Sözümü tutacağım.“ Linley`nin ejder kuyruğu gevşedi.

Patterson`ın vücudu zemine düştü. Yüzünde bir sevinç oluştu ve minnettar bir şekilde Linley`e baktı.

Tam bu anda siyah bir bulanıklık oluştu.

“Krak!“

Küçük Gölgefare, Bebe, Patterson`ın boynunu ısırdı. Gözleri korku dolu Bebe`ye bakıyordu. Daha az önce ölümün esiğinden dönmüştü, fakat şuan, öteki dünyanın çağrısını duyabiliyordu. Bu Gölgefare`nin her zaman Linley`nin omuzlarında duran Gölgefare olduğunu söyleyebilirdi.

İnanamayan gözlerle Linley`e baktı.


“Sana, benim seni öldürmeyeceğimi söyledim. Fakat sihirli yaratığımın öldürmeyeceğinden hiç bahsetmedim.“ Linley soğuk bir şekilde Patterson`a baktı. “Sana başka bir şey daha söylememe izin ver. Bir kaç ay önce, senin malikânene sızan bir adam vardı. Sonrasında onu öldürmek için adam göndermiştin. Ista o adam… benim babamdı!“

Yorum Yap "CD6.11 – Perdenin Arkasındaki Kişi"