Tankların Tarihi Günceli

CD5.17 – Eve Dönüş

Eylül 20, 2016


Açık artırma salonunun iki tarafı da zengin asillerle doluydu. Asillerin ikiye ayrılmasının nedeni Kardinal Guillermo ve Lampson, Kral Clayde, Direktör Maia, Yale ve Usta Linley`nin geçmesi için koridor açmalarıydı.

Üçüncü seviyeden gelenler kendi aralarında gülerek, muhabbet ederek Proulx Galerisinin çıkısına doğru gittiler.

“Lord Guillermo Lord Lampson.“

“Majesteleri.“

…..

Çevredeki kodaman ve asillerin hepsi nazik ve sevecen bir tavırla selam veriyordu. Debs klanı ise bir köşeye çekilmişti. Alice kafasını tamamen kaplayan şapkayı birazcık kaldırdı ve gözünün ucuyla asillerin arasında kaybolmuş Linley`e baktı.

Bu gün ve bu cağda Linley efsanevi bir dâhiye dönüşmüştü.

Heykeltıraşlık alanındaki başarıları Proulx, Hope Jensen, Hoover ve diğer Büyük ustalarla yarışan on yedi yaşında dual element bir büyücü. Gökyüzünde en çok parlayan yıldız olarak görülen böyle biri herkesin övgüsünü hak ediyordur. Yavaşça iki Kardinal, Kral Clayde, Linley, Yale ve diğerleri gözden kayboldu.

Ancak bundan sonra diğer kodaman ve asiller ayrılmaya başladı.

“Sen Alice olmalısın.“ Net bir ses yankılandı.

Debs klanının üyeleri dönüp arkalarına baktılar.

Altın gibi saçları olan güzel bir hanımefendi yanında yüzünde gülücük olan bir yaşlı adamla beraber üstlerine yürüdü. Fakat hem bu kadının hem de yaşlı adamın etrafında asil bir hava vardı ve doğal olarak çevrelerindekiler küçükmüş gibi hissediyordu.

Görünce, Bernard hemen tevazuuyla, “Lord Shaw, bu hanım Bayan Delia olmalı. Delia hanımın bir krallığı bile yok edebilecek güzelliğini çok önceden duymuştum. Bu gün görünce itiraf etmeliyim ki güzelliği efsanelerdekinden bile yukarıdaymış.“

Debs Klanının etkisi ancak Fenlai Krallığında geçerliydi. Leon klanıyla karşılaştırılınca çok küçük kalıyordu.

“Oh, Debs klanının lideri Bernard?“ Delia Bernard`a bir bakış attı.

Bernard nazikçe kafasını salladı.

“Bu da oğlun Kalan’ın nişanlısı olmalı, değil mi?“ Delia bu seferde Kalan’ın arkasında saklanan Alice`e baktı.

Bernard hemen gülerek; “O mu? Hayır, o oğlum Kalan’ın esas eşi değil.“

“Esas es değil mi?“ Delia`nın yüzünde soğuk bir gülümseme oluştu ve yavaşça Alice`e doğru yürüdü. Kalan’ın

yanına gelince, Kalan cesurca göğsünü kabartıp yolunu kapatmaya çalıştı.

Fakat Alice`in soğuk gözleriyle karşılaşınca Kalan’ın kalbinde bir ürperti oluştu.

Bu genç bayanın Leon klanına bağlı olduğunu hatırladı ve tedirginleşti. Şuanda Debs klanı ile Dawson şirketlerinin arasındaki ilişki zaten yeterince kötüydü. Eğer Leon klanını da kızdırırlarsa… Leon klanının onları bir sinek gibi ezmesi zor olmazdı.

“Alice.“ Delia Alice`in gözlerinin içine baktı.

Alice kafasını kaldırdı ve deli gibi atan kalbini yavaşlatıp Delia`nın bakışlarına karşı koymaya çalıştı.

Fakat Delia sadece kahkaha attı. Yumuşak bir sesle, “Alice… gerçekten Linley sana niye aşık oldu anlamıyorum.“ Alice’in yüzü soldu fakat yine de cevap verdi, “Bu seni hic ilgilendirmez!“

“Beni ilgilendirmez mi?“ Delia biraz kıkırdadı. “Doğru, banane. Fakat sana cidden acıyorum. Gerçekten de Linley`i bıraktın, fakat sonuç ne oldu? Debs klanında esas eş bile olamayacaksın. Duyduğun pişmanlığı hayal edebiliyorum… fakat maalesef ki bu şansı bir daha asla bulamayacaksın. Çünkü bir daha Linley ile irtibata geçme fırsatını asla bulamayacaksın. Gelecekte ikiniz farklı dünyalara ait olacaksınız. Anlıyor musun?“

Delia Kalan’ın yüzündeki çirkin ifadeyi tamamen yok sayarak Bernard’a döndü.

“Rahatsızlık verdiğim için özür dilerim.“ Delia nazikçe özür diledi.

Bernard hemen uygun bir şekilde eğildi. “Bayan Delia, önemli değil.“

Delia`nın yanındaki yaşlı adam, yüzünde hala o çirkin ifadeyle duran Kalan`a ters bir bakış attı ve somurtarak Delia`yı takip etti. Fakat Bernard yüzünde gülücükle, nazik bir şekilde ayrılmalarını izledi. Ancak Delia ayrıldıktan sonra bir anda yüzünde ölümcül bir ifadeyle bakışlarını Alice ve Kalan`a cevirdi.

“Tam bir kepazelik!“ Bernard sertçe bağırdı.

Ne Kalan nede Alice ses çıkarmaya cesaret edemedi. Bu baskıcı hava altında Debs klanı evlerine döndü.

……

Fenlai Şehrinde, Lucas klanının malikanesinde…

“Usta Linley, hayır, hayır, hiç gerek yok.“ Marki Jebs aceleyle Linley`i geri çevirmeye çalışıyordu. “600.000 altın paraya hiç gerek yok. Usta Linley, gerçekten çok üzgünüm. Sizin böyle bir heykeltıraş olduğunuzdan hiç haberim yoktu.“

Jebs dik kafalı bir adamdı ama şu anda Linley`e bakarken gözlerinde hayran olduğu birine bakıyormuş gibi bir ışık vardı.

Marki Jebs`in çok fazla hobisi yoktu. Sevdiği tek şey değerli eşya toplamaktı.

Doğal olarak her alandaki Büyük­usta sanatçılara karşı bir hayranlığı vardı. Belki de şuan Fenlai Kralı gelse, Linley’e duyduğu hayranlığı ona duymayacaktı.

“Şuna ne dersiniz, fiyatı 180.000 altın yapalım, daha iyi olmaz mı? Klanım zaten orijinalde 180.000 altın ödedi. Eğer sizden faydalanıp para kazanırsam geceleri gözüme uygu girmez.“

Marki Jebs gerçekten de inanılmaz inatçı biriydi.

“Marki Jebs, geçmişte klanınız bu `Slaugterer`ı satın aldığında gerçekten de 180.000 ödemişti. Fakat aradan yüzyıllar geçtikten sonra paradaki değişimden dolay o verdiğiniz 180.000 şuan çok daha fazla ediyor.“ Linley Lucas klanından hâksiz kazanç elde etmek istemiyordu.

Fakat Marki Jebs sadece inatçı bir şekilde bakıyordu.

“Haha, siz… gerçekten cok…“ yanlarında Yale öyle bir gülüyordu ki karnına sancılar girmişti. “Satıcı delirmiş gibi fiyatı azaltmaya hatta bedava vermeye çalışıyor ama alıcı fiyatı artırmaya çalışıyor. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.“

Linley çaresizce güldü. “Marki Jebs, şöyle yapalım. Yıllar önce verilen 180.000 altın şuan 360.000 altın civarı ediyor. Şuna 360.000 altın diyelim. Artık reddetmeyin. Eğer devam ederseniz büyü kartımı fırlatıp çıkacağım.“

Linley cebinden büyü kristal kartını çıkardı.

Marki Jebs mutsuz bir şekilde Linley`e baktı fakat kafasını salladı. “Peki o zaman.“

Linley bir kahkaha attı.

Jebs de ona eşlik etti. “Usta Linley, eğer mümkünse küçük bir ricam olacak.“

“Söyle bakalım.“

Marki Jebs hizmetçilere işaret etti. Hizmetçilerde hemen malikanenin arkalarından tas bir tablet getirip diklediler.

“Usta Linley, umuyorum ki bu tablete bir imzanızı atarsınız. Eğer atarsanız, bunu sonsuza dek bir hazine olarak saklayacağım.“ Marki Jebs umut dolu gözlerle Linley`e baktı.

Linley kıkırdayarak arka cebinden düz keskiyi çıkardı.

Olağan bir şekilde bileğini oynatmaya başladı ve hemen taş parçacıkları havada uçuştu. Üç nefes alışı sürede Linley işini bitirdi. Tablete biraz üfledi ve tozları uçurdu. Ortaya şık bir şekilde yazılmış isim çıktı. Sanki ucan bir ejder veya dans eden Phoenix gibiydi.

LINLEY­

Kelimeye bakarken Marki Jebs`in gözleri parlıyordu. “Ne kadar zarif bir oyma tekniği ve güzel harfler. Bu kelime 360.000 altından çok daha fazla ediyor.“

Duyunca Linley gülse mi aglasa mi şaşırdı.

……….

Fenlai Şehrinden Wushan`a giden yolda…

Yolun iki tarafında kızılağaçlar sıralanmıştı. Büyük bir aygırın üstünde Linley, sırtında bir kılıf, dörtnala gidiyordu. Kılıf yüzlerce pound ağırlığındaydı. Neyse ki bu at Dawson Şirketleri tarafından sağlanmış iyi bir attı. Normal atların böyle bir yük taşırken hızlı gitmesine imkân yoktu.

Arkasında ise Linley`i yüzün üstünde şövalyeden oluşan bir grup izliyordu.

Bu grup Linley`e Kardinal Lampson ve Guillermo tarafından hediye edilmişti. Işığın Kilisesi Linley`nin güvenliğinin onlar için çok önemli olduğunu düşünüyordu. Ki bu son kaçırılma olayından da anlaşılıyordu. Bu grubun en zayıfı besinci seviye savaşçıydı ve bu grup Işığın Tapınağının Şövalyelerinin as gruplarından birine aitti.

Yüzden fazla şövalye tozu dumana katarak Linley`i takip etti.

Wushan Şehrinin görüntüsü git gide Linley`e yaklaşıyordu. Kafasında küçüklüğündeki anılar canlanmaya başladı. Eğitim alanında yaptığı çalışmalar, Velocidragon`un korkunç görüntüsü.

Geçmişte Velocidragon Linley`in gözünde tamamen dokunulmaz bir canlıydı. Fakat şuan çokta bir şey ifade etmiyordu.

Şövalyeler savaş atlarıyla yollarına devam ederken yer sallanıyordu. Titremeler uzaktan bile hissediliyordu.

“Ne kadar güçlü bir birlik.“

Wushan`ın ortasında yürürken, Hillman elinde olmadan dönüp baktı. Atların nal sesleri öyle düzenli, hızlı ve güçlüydü ki Hillman`in kalbinde bir korku oluştu. Ordudayken bile böyle yüksek kalitede bir taburla karşılaşmamıştı.

En zayıfı besinci seviye bir savaşçı olan, Işığın Kilisesinin as birliklerine ait bir grup nasıl düşük seviyeli olabilirdi ki zaten?

Sadece dörtnala giderken çıkardıkları ses düşmanı korkutmaya yeterdi.

“Bu da kim?“ Hillman hemen grubun önünde giden biri olduğunu gördü.

“Linley.“ Hillman`in yüz ifadesi anında değişti ve yüksek hızda Baruch malikânesine koşmaya başladı.

Wushan şehrinin sınırlarına girince Linley gruba hızlarını düşürme emrini vermişti. Sadece Linley yüksek hızda klanının malikânesine doğru gitti. Sarmaşıkla kaplı, çatlaklarla dolu duvarı görünce Linley bir anda çocukluğuna döndü.

“Baruch klanı, benim köklerim, temelim.“ Sırtında `Slaughterer`ı taşırken Linley gururla doldu.

Linley hala net bir şekilde Ernst Enstitüsü için çıkarken babasının ona dediklerini hatırlıyordu. Bunları hiç unutamayacağını düşünüyordu.

“Linley, Baruch atalarının yüzyıllardır gelen arzularını unutma. Baruch klanının utancını hatırla.“

“Mezun olduğunda en azından altıncı seviye magus olacaksın. Sıkı çalıştığın sürece yedinci seviye büyücü olman zor olmaz. Gelecekte atalarımızın yadigârını almak senin için çok zor olmayacaktır. Eğer başarısız olursan ölümde bile seni affetmem.“

“Ölümde bile seni affetmem!“

…..

Ses Linley`nin zihinde dönüyordu. Fakat bu sefer sırtında Slaughetrer`ın ağırlığını hissederken gururla doluydu.

“Baba, ben döndüm!“

“Baba, Slaughterer`i getirdim!“

Linley atın üstünden atladığı gibi bahçeye koştu.

“Baba!“ sertçe bağırdı.

“Ben geldim! Slaughetrer`ı geri getirdim.“ Linley heyecan ve sevinçle doluydu. Ataları yüzyıllardır uğraşıyordu. Babası bütün hayatı boyunca bunun için çalışmıştı. Ve şuan o sonunda babasının arzusunu gerçekleştirmişti.

“Savaş kılıcı Slaughterer?“ Bir ses yankılandı.

Linley dönüp bakınca Hillman`i gördü.

“Hillman amca babam nerede? Çabuk dışarı gelsin. Haha. Sonunda Slaughterer`ı geri getirdim. Gerçekten! Ejderkan Savaşçısı klanının ata yadigârı artık bende. Sonunda geri aldım. Çabuk babama söyle. Öğrendiğinde sevinçten çılgına dönecektir. Bu gece kesinlikle sarhoş olacağız. Sarhoş olana kadar durmak yok!“

Linley inanılmaz heyecanlıydı, durmadan konuşmaya devam etti. Kılıfı bile çıkarttı, kollarında tutarken Hillman`e baktı.

Fakat…

Hillman`in yüzünde hiç sevinç yoktu. Hatta aksine biraz hüzün vardı.

“Hi… Hillman amca?“ Linley somurtmaya başladı. Hillman`e bakarak; “Hillman Amca babam nerede?“

Linley`e bakarken, Hillman zorlukla bir gülücük çıkarttı. “Linley, savaş kılıcı Slaughetrer`i geri mi getirdin? Eğer baban bilseydi kesinlikle deli gibi sevinirdi.“

“Babam nerede?“

Hillman derin bir nefes aldı ve kelimeler ağzından yavaşça çıktı. “Baban, üç ay önce aramızdan ayrıldı.“ Gözleri yaşarmaya başlamıştı.

Linley bir anda sanki sayısız şimşek kafasına çarpmış gibi hissetti. Bir anda zihni boşaldı.

“KLANK!”

Kılıf sertçe yere düştü ve kapağı açıldı. Üstünde hafif kızıla boyanmış, öldürücü bir aura yayan devasa savaş kılıcı ortaya çıktı. O soğuk, öldürücü, kanla dolu aura anında bütün salonu kapladı.

“Öldü mü?“

Linley inanamayan gözlerle Hillman`e baktı.

Hillman hafifçe kafasını salladı.

Aniden Linley bir kahkaha attı. “Haha, Hillman amca, bana yalan söylüyor olmalısın. Haha, Savaş kılıcı Slaughterer`ı geri getirdim. Bak. Hillman amca, onu geri getirdim. Babam nasıl ölmüş olabilir? Önce bu savaş kılıcını görmesi lazım.“

Linley tek eliyle Slaughetrer`ı kavradı ve o anda kanlı aura Hillman`in kalbini bile endişeyle doldurdu.

“Hillman Amca, bak. Slaughterer işte burada. Ayrıca babama şimdi Ejderkan Savaşçısına dönüşebildiğimi söylemeliyim.“ Linley`nin elinden pullar fırlamaya başladı ve kısa sürede Linley`nin elleri ejder pençesine dönüştü.

Ejder pençeleriyle Hillman`in omuzuna kavrayarak, gözlerine baktı. “Hillman amca, bak. Artık Ejderkan Savaşçısına dönüşebiliyorum. Slaughterer`ı klanımıza getirdim. Gerçekten. Babam nerede? Babam!“

“Slaughterer`ı ona göstereceğim!“

“Ona henüz Ejderkan Savaşçısına dönüşebildiğimi söyleme fırsatım olmadı!“

Pençeler Hillman`in omuzlarına kavramıştı ama pençelerin sahibi yalvararak gözlerine bakıyordu.

“Hillman amca, yalvarıyorum, söyle, babam nerede?“ Linley zavallı, kayıp bir öksüz gibi Hillman`e baktı. Sanki boğulmakta olan bir adamın son anda otlara kavrayışı gibi Hillman`e kavrıyordu.

Hillman nazikçe kafasını salladı. “Linley, baban… artık aramızda değil!“

Linley bir kahkaha daha attı. Çaresizce güldü. “Hayır… imkânı yok. Ona Slaughterer`ı göstermek zorundayım. Ejderkan Savaşçısına dönüşebildiğimi söylemeliyim. Bu gece onunla içki içecektim.“

Konuşurken gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Linley`e bakarken Hillman de kafasını eğdi. Onunda gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

“İmkânsız. İmkânsız!“

Hillman`i sıkıca kavrayarak, öldürücü bir bakışla ona baktı. Hatta gözleri Zırhlı Bıçaksırt Wyrm`in soğuk, karanlık altın rengi gözleri gibi oldu. Bütün salon Slaughterer yaydığı öldürücü auradan bile daha ağır bir aurayla kaplandı.

Linley`nin boğazından boğuk bir ses çıktı…

“Söyle… babam nerede?“


………………………………

Yorum Yap "CD5.17 – Eve Dönüş"