Kilimanjaro Günceli

Atg Giriş

Eylül 01, 2016
Giriş

Çeviri için Avare, kontrol / düzenleme için Bora arkadaşımıza teşekkürler. Size de keyifli okumalar…

Lang Huan Dağında, Jue Yun Uçurumu, Cang Yun kıtasındaki en ölümcül yerlerin en kötüsüdür. Jue Yun Uçurumu genellikle Ölüm Tanrısı’nın Mezarlığı olarak da adlandırılır. Uzun yıllar boyunca, bu uçurumdan düşen insanlar sayılamayacak kadar fazlaydı. Kurtulabilen ise hiç yoktu, güçleri onları gökyüzüne ulaştırabilecek üç Tanrı rütbesindeki derebeyi de dâhil.

Bu sırada, uçurumun ucunda, siyah gözlü siyah saçlı bir genç iki insan uzunluğundaki kayaya dayanıyordu. Vücudundaki birçok açık yarayla birlikte siyah elbisesinin her yanından kan damlıyordu.

Kısa süreliğine kayanın yanında durmasına rağmen yine de ayağının altında bir kan havuzu oluşmuştu.

Göğsü kabarmıştı ve nefes alma hızı o kadar ağırdı ki normal bir insanda korkuya neden olabilirdi.

Baştan aşağı vücudundaki bütün kaslar, yorgunluğunu ve güç kaybını belirterek hafifçe titredi. Bu kocaman kaya olmasaydı, kendi başına ayakta bile duramazdı. Fakat iki gözü de iki soğuk kılıç gibi sakin, kurtların vahşiliğiyle parlıyordu. Ağzının kenarı aşırı küçümseme ile büküldü.

Önünde kaçma yolunu engelleyen karanlık bir insan kalabalığı duruyordu.

“Yun Che, köşeye sıkıştın! Bize itaat eder ve Gökyüzü Zehir Sedefini teslim edersen, belki yaşamana izin verebiliriz!”

“Bugün, bu afeti defetmek için cennet namına adaleti uygulayacağız! Eğer çabuk olur ve Gökyüzü Zehir Sedefini teslim edersen mutlu bir ölüm tatmana izin verebiliriz ya da bin tane kılıcın acısını kalbinde hissedersin.”

“Yun Che! Bu kadar inatçı olmayı bırak, tek çıkış yolun Gökyüzü Zehir Sedefini teslim etmek! Öyle bir kutsal nesneye layık değilsin.”

Kalabalıktan kükreme dalgası geldi, oradaki herkes adalet ve doğruluk gibi kelimeler bağırıyordu. Eğer Cang Yun Kıtasından herhangi biri buradan geçecek olsaydı bu sahne yüzünden donakalırdı.  Bu karanlık insan kalabalığı, Cang Yun Kıtasının en güçlü klanlarını kapsıyordu. Klanların liderleri, hepsi buradaydı. Bazı unutulmuş yaşlı üyeleri bile gelmişti. Bu kalabalıktan birini seçseniz, o kişinin herhangi bir bölgeyi sarsabilecek kimseler olduğunu söylemek abartılı olmaz.

Şimdi, hepsi, bu uçurumun ucuna itilmiş bu genç için toplandılar. Özellikle, elindeki Gökyüzü Zehir Sedefi için. – Cang Yun Kıtasındaki bir numaralı kutsal nesne.

Yavaşça yaklaşırlarken, kalabalık, korkutucu tehditle bağırıyordu. Gökyüzü Zehir Sedefi sonunda tekrar ortaya çıktığında, karşı konulamaz hazine ile bir kez daha yüzleşmişlerdi. Üç gün boyunca kovalamadan sonra, emeklerinin meyvelerini toplamak için bekleyemiyorlardı.

“Sizler… Bu Gökyüzü Zehir Sedefini… mi istiyorsunuz?”

Yun Che soğuk bir şekilde gülümsedi. Sağ elini yavaşça kaldırdı, yeşim yeşili bir top elinin içince loş bir parlaklıkla belirdi. Bu inci parladığı anda, herkes aniden durdu. Yeşil inciye bakarlarken, gözleri açgözlülük ile parladı.

Yun Che’ye, dünyayı korkutmaya yetecek kadar güçlü olan bu insanların bakışları pis ve sinsi

görünüyordu. Yavaşça gözlerini kaldırdı. Köşelemiş olsa da, göz bebekleri kibir ve alay ile parlıyordu. Gözlerinde belirgin bir nefret vardı: “Ustam ömrünü dünyayı kurtarmaya çabalayarak harcadı; yarar ya da ün aramak olmaksızın sayısız insanı kurtardı ama Gökyüzü Zehir Sedefi yüzünden, siz sözde Adalet Mezhebinden herifler yedi yıl önce öğretmenimi öldürdünüz.”

“Nefret ediyorum! Bu kadar işe yaramaz olmamdan nefret ediyorum. Siz, köpek boku Adalet

Mezheplerini bu yedi yılda bitiremediğime!”

Her bir kelimesi derine işlemiş nefret içeriyordu. Yedi yıl olmasına rağmen, sadece öğretmenin ölümünü düşünmek bile gözlerinin kenarından kanlı gözyaşları gelmesine neden oluyordu.

Yun Che ailesinin kim olduğunu bilmiyordu, öğretmeni kendisini bulduğu zaman bir kaç günlük görünüyormuş. Öğretmeni Yun Che’yi aldığı zaman baharın ortalarıymış. Bulutlar dağınık, rüzgâr hafif, dağ ruhsal ve su dupduruymuş. Çocuğa, kalbinin bulutlar ve su kadar temiz olması; böylece büyüdüğünde kendi zanaatını, şifacı olarak, öleni kurtarmak ve yaralıyı, yolsuzluktan uzak bir kalple, iyileştirmesi, ümidiyle, Yun Che ismini vermiş.

Hastalık ya da travma ne kadar büyük olursa olsun, öğretmenim hepsini temizleyebilirdi. Bu, vücudundaki Gökyüzü Zehir Sedefi sayesindeydi. İki kelime “Gökyüzü Zehiri” bu sedefin çokça zehirli olduğu anlamına geliyordu, ama ilaç ve zehir aynı kökendendir. Öğretmenim zehri asla kullanmadı; sadece simyada özütlemek, eritmek ve sonunda milyonlarca insanı kurtarmak için kutsal ilaçlar üretmede kullandı. Bütün tıbbi bilgisini hakkıyla Yun Che’ye öğretti ama yedi yıl önce, Gökyüzü Zehir

Sedefi kelimesi yayıldı. Yun Che’ye verdiği inciyi alıp ve kaçmasını söyledi. Kısa süre sonra, büyük mezheplerin ellerinde ustası ölmüştü.

Öğretmeninin ölüm haberi Yun Che’ye ulaştığında, üç gün ve üç gece boyunca ağladı. Nefretin kökü kalbine sıkıca yerleşmişti ve daha fazla sağlık üzerine çalışmadı ama onun yerine incideki zehri absorbe etti. İntikam, inancı haline gelmişti. Yedi yıl sonra zehirde ustalaştı ve intikam pençelerini açığa çıkardı. On günden az süre içerisinde, zehir sadece binlerce mil mesafelere ulaşıp sayısız insanları öldürmekle kalmadı, ayrıca Cang Yun Kıtası boyunca panik ve korku da yaydı. Güçlü ve kudretli insanları da bu hazine tarafından büyülendikleri için çekmişti. Bu, Gökyüzü Zehir Sedefini yakalamak için Yun Che’nin avlanmasını başlattı, yani şu andaki olayı.

Görüş alanındaki herkese gözlerinin içindeki nefret ile dik dik bakıyordu. Yüzünde ise soğukça bir gülümseme vardı. Gülüşü buz seviyesine ulaşır ulaşmaz, kükredi: “Sizi o… çocukları, Gökyüzü Zehir

Sedefimi mi istiyorsunuz… Her biriniz ayakta Uyuyorsunuz!!”

Bu sözleri söyler söylemez, Yun Che aniden elini kaldırdı ve Gökyüzü Zehir Sedefini ağzına attı.

Sonrasında, inciyi boğazından aşağı ittirdi ve anında direk midesine indirdi.

“Ne… Ne yapıyorsun!”

“Gerçekten… Gökyüzü Zehir Sedefini yuttu!”

“Yun Che! Bu kadar çok mu ölmek istiyorsun!”

“Sorun değil, hiç mühim değil, onu öldürürüz ve inciyi alırız!”

Gökyüzü Zehir Sedefi vücuduna girdi ama vücudunun içinde zehir yayılmadı ve öldüreceğini düşündükleri gibi öldürmedi. Bedeninin yüzeyinden zayıf bir yeşil ışık yayıldı.

“Öldürün onu şimdi! Aksi halde Gökyüzü Zehir Sedefi vücudunun içinde değişebilir. İşte o zaman kocaman bir sorunumuz var demektir!”

Kükreyerek, ön sıralardaki bir düzine insan aynı anda Yun Che saldırdılar. Yok etmek istediği insanların bedenlerine bakıyordu. Bu sırada Yun Che gülümsüyordu. Gülüşü zayıf ve kuruydu ama yine de çok kibirliydi : “Sizi öldürecek kabiliyetim yoktur, ama beni öldürebileceğinizi düşünmeyin! Siz

çöp parçaları bu Gökyüzü Zehir Sedefine layık değilsiniz, ama daha da fazlası beni öldürmeye layık değilsiniz. Öleceksem, bunu kendi başıma yapacağım! Ha ha ha ha…”

Gülüşünün sonra, Yun Che, geriye kalan gücünün her zerresini geriye atlamak için kullandı.

“Durdurun onu!!!”

Niyetini anladıktan sonra birkaç el Yun Che’ye uzandı ama gölgesinin yarısını bile yakalayamadılar.

Bedeni çukura doğru serbest düşüş yaparken onlara öylece bakmak kalmıştı.

Jue Yun Uçurumu, bunun için çok uygun ben, Yun Che’nin mezarı için…

Artık bu dünyayla hiçbir bağım olmadığından beni burada tutan hiçbir şey de yoktu. Ne yazık ki… Ne öğretmenimin intikamını alabildim… Ne de biyolojik ailemi bulabildim.

Yun Che, gümüş kolyeyi, nazikçe,  göğsünün üzerinde tutuyordu. Öğretmeni onu bulduğunda üzerinde olan tek şey o idi. Gözlerini yavaşça kapattı ve vücudunun sonsuz karanlık abidesi içine dalmasına izin verirken rüzgâr kulaklarına bağırdı.

Yorum Yap "Atg Giriş"