Tankların Tarihi Günceli

ATG 173 - GURUP İMHASI

Eylül 06, 2016

ATG 173 - GURUP İMHASI
Tek Gözlü Ejder’in eli düzgün bir şekilde ağır kılıcın geniş kabzasını kavradı. Ancak gülmeye fırsatı dahi olmadan, kollundaki yaklaşık bin beş yüz kilogramlık ağırlığı hissetti.

Çatırt!

Bin dokuz yüz elli kilogramlık ağırlık, düşme hızıyla birleşince anında Tek Gözlü Ejder’in kolunu çatlatıp kırdı. Ağır kılıcın düşme hızı bir nebze olsun yavaşlamadan “bang” diye bir sesle birlikte onun göğsüne indi. Tek Gözlü Ejder acı dolu çığlıklarla hunharca yere yapıştırılmıştı. Ağır kılıcın dayanılmaz ağırlığı altında, bedenin yarısı sönük bir gürültüyle altındaki toprağın içine gömülmüştü. Ağzından büyük bir yoğunlukla kanlar dışarı saçılırken göğsündeki 10’dan fazla kemik de aynı anda kırılmıştı.

Aslında, eğer Tek Gözlü Ejder, bütün kaynak gücünü aktive edip kendini savunmak için kaynak enerjisi hazırlamış ve kendine düzgün bir duruş şekli belirlemiş olsaydı, kılıcı yakalayamasa bile böylesi harap bir hale düşmezdi. Ancak genç bir delikanlı tarafından bu kadar gelişigüzel fırlatılmış bir kılıcı yakalamak için kim bütün kaynak gücünü aktive ederdi ki?  

Kahkaha atmakta olan Siyah Ejderha Haydutları gurubu bir anda donakalmışlardı. Gözleri nerdeyse yuvalarından çıkacak gibiydi. Yun Che kollarını göğsünde bağlayıp güldü; “Kılıcım hoşunuza gitti mi?”

“Sen… Sen….” Ağır kılıç hala göğsünün üzerinde duruyordu ve Tek Gözlü Ejder’in göğsünde bir çukurluk oluşturuyordu. Hiç nefes alamıyor ve tam anlamıyla boğuluyordu. Gözleri dört açılmış bir halde bu iki kelimeyi büyük bir güçlükle söyleyebilmiş ve ardından da gözlerindeki ışık sönüp bilincini kaybetmişti.
Tek Gözlü Ejder’in göğsünün üzerinde duran kılıç, kılıçtan daha çok ufak ağır bir tepeciğe benziyordu.
Kendilerinden geçmiş bir halde uzun bir süre bakakalmışlardı. Önlerinde yaşanan sahneyi hiç kimse kavrayamamıştı. Siyah Ejder gözleri patlak bir halde büyük yağlı bir av olması gereken bu genç delikanlıya tetbirkar bir şekilde bakakalmıştı. Kılıç, 5.seviye Gerçek Kaynak Aleminin kaynak gücüne sahip Tek Gözlü Ejder’i yere yapıştırdırdığına bakılırsa, ağırlığı en azından bin beş yüz kilogram olmalıydı.
Bu, Siyah Ejderha’nın bu ağırlıktaki bir kılıcı rahatça savurabilip savuramayacağı konusunda kendisini sorgulamasına neden olmuştu. Önündeki genç delikanlının sadece 4.seviye Gerçek Kaynak Aleminde ki bir güce sahip olduğu açık ve netti ancak o kılıcı hiç zorlanmadan fırlatabiliyordu… Yani kol gücü inanılmaz bir seviyedeydi.
“Hep birlikte… Öldürün onu!”
Siyah Ejder ölümün sürekli kol gezdiği bu Ölüm Çölü’nde 10 yıl boyunca hayatta kalmayı başarmıştı. Doğal olarak, düşünmeden hareket eden aptal birisi değildi. Her ne kadar Yun Che’nin kaynak gücü kendisinden düşük gibi görünse de, bu onun gardını düşürmesine neden olmamıştı. Onun bu tetbirkarlığı ona bütün guruba toplu halde saldırma emrini verdirten şey olmuştu.
Yun Che’yi çevrelemiş olan Siyah Ejder Haydutları kendilerine gelmişlerdi. Yüksek sesli naralar atarak silahlarını çektiler ve saldırmaya başladırlar. Yerde yatmakta olan Mu Xiaoling çığlık atıp gözlerini kapatmıştı. Yun Che’nin parçalara ayrıldığı o içler acısı sahneleri görmek istemiyordu.
Haydutların kaynak güçleri en azından 5.seviye Gerçek Kaynak Alemindeydi.. En güçlülerininki onuncu seviyelere kadar ulaşıyordu. Ölüm Çölü’nün dış bölgelerinde onlar, oldukça korkunç bir haydut gurubuydu. Sağ eliyle saldırırken Yun Che’nin yüzü karardı. Kaynak gücü artış gösterdi ve derebeyinin muazzam kılıcını  tekrar geri aldı. Onu yere yatay bir şekilde tutarken, kendi etrafında dönmeye başladı….
Vuuş! (Bu ne sesi bilmiyom :D) (DN: rüzgar sesi)
Ağır kılıcın kendi etrafında dönmesi dev bir kasırga yaratıp toz ve kumun etrafa savrulmasına neden oldu. Siyah Ejder Haydutları ona yaklaşamadılar ve kaçınılmaz bir fırtınanın yaklaştığını hissettiler. Güçlü rüzgar hepsini havaya savurup havada birkaç kez çevirdikten sonra sert bir şekilde yere fırlattı. Bu fırtınadan kaçmayı hiçbiri başaramamıştı. Silahları etrafa savrulduğu için silahsız da kalmışlardı.
“Ne…. Bu da ne?!” Siyah Ejder ve yardımcı lideri Beyaz Ejder birkaç geri adım attılar. Yaşadıkları şok yüzlerinden okunuyordu. Bu, çok korkunç ve aşırı güçlü bir kılıç saldırısıydı. Ne kimseye doğrudan isabet etmişti ne de içeriğinde herhangi bir kaynak gücü mevcuttu. Sadece kılıcını savurarak herkesi tersyüz etmeyi başarmıştı!
Yaşanan sonraki sahne Siyah Ejder ve Beyaz Ejder’i o kadar korkutmuştu ki korkudan paniğe kapılmalarına yetmişti. Yun Che bu insanlarla bir saniye daha harcamak istemiyordu bu yüzden büyük kılıcını yere vurdu. Kılıç alev aldı ve Yun Che’nin alnındaki altın anka damgası altın rengi bir ışık saçmaya başladı.
“Yıldız…  Kavurucu… İblis… Nilüferi!!!”
Yun Che bu sözleri mırıldanırken, bedeni anında birkaç metre yüksekliğe ulaşan anka alevleriyle sarılmış ve daha sonrasında bu alevler bedeninden ayrılarak Şeytani Güzellikte bir Nilüfer oluşturmuştu. Nilüfer anında Yun Che’nin merkezinde bulunduğu 20 metre çapında bir alanı sararak ölümcül Anka Alevleri’nin arasına düşmüş bütün Siyah Ejder Haydutları’nı acımasızca  yakmıştı.
Dev Alev Nilüferi’nin içerisinden birçok korkunç çığlık duyuluyordu. Çığlıklar oldukça soluktu. Sanki cehennemin derinlerinden gelen haykırışlar gibiydiler. Ancak, Yıldız Kavurucu İblis Nilüferi giderek zayıflamak yerine acımazsızca tam güç yanmaya devam etmişti. Alev katmanları giderek daha da genişledi ve sonunda dev bir alev nilüferine dönüştü. Yerde acı ve çaresizlik içerisinde kıvranan herkesi sararak sonunda onları küle çevirdi...
Bu, Yun Che’nin  Yıldız Kavurucu İblis Nilüferi’ni ikinci kullanışıydı. Ancak bu seferki Nilüfer’in gücü ilk seferkine göre birkaç kat daha güçlüydü.
Siyah Ejder ve Beyaz Ejder geçen 10 yılda birkaç kişiyi soyup öldürmüştü. Onların kitaplarında “korku” kelimesine yer yoktu. Ancak uşaklarının gözlerinin önünde yanıp küle dönüşlerini gördüklerinde yüzlerinin beti benzi atmıştı. Vücütlarındaki bütün kaslar kasılırken dişleri takırdamaya ve bacakları titremeye başlamıştı.
“Ağa… Ağabey…” Siyah Ejder’in önünde durmakta olan Beyaz Ejder titreyen bir sesle konuştu.
“Gidelim… Hemen gidelim buradan!!!”
Siyah Ejder birkaç geri adım attıktan sonra aniden arkasına dönüp kaçmaya başladı. Beyaz Ejder bir anlığına donup kaldıktan sonra o da aynı şekilde tek başına kaçmaya başlamıştı. Güçleri en azından 1.seviye Ruhsal Kaynak Aleminde olan ve kılıçlardan hiçbir gün kan eksik olmamış iki orta yaşlı kaynak uygulayıcısı, gücü sadece 4.seviye Gerçek Kaynak Aleminde olan genç bir delikanlıdan ölesiye korkmuş ve ondan kaçmak zorunda kalmışlardı.
Pek fazla uzağa kaçamadan, Alev Nilüferi’nin içinden bir kişi fırladı ve anında üzerlerinde belirdi. Ağır bir basınç ve güç taşıyan dev ağır kılıç kafalarına doğru inmeye başladı.
Siyah Ejder ve Beyaz Ejder arkalarını dönerek yüksek sesle naralar attılar. Ellerindeki uzun kılıçları bütün kaynak güçleriyle kaplayarak saldırıyı bloke etmeye çalıştırlar. 
Dördüncü Seviye Gerçek Kaynak Alemindeki biri 1.seviye Ruhsal Kaynak Alemindeki iki kişiye karşı… Bu yalnızca aklını kaçırmış veya artık yaşamak istemeyen birinin yapabileceği bir şeydi. Saldırısını tam güçleriyle karşılayan bu ikisinin karşısında Yun Che’nin sadece bakışları biraz daha odaklandı; onların karşı saldırılarından kaçınmaya hiç niyeti yoktu.   
Eğer elinde farklı türde bir silah olsaydı, sahip olduğu Buda’nın Büyük Yolu ile bile onlarla kafa kafaya çarpışmaya cesaret edemezdi. 
Ancak elinde bir ağır kılıç vardı.
Kafa kafaya bir çarpışmada, başka hangi silah bir ağır kılıca kafa tutabilirdi ki?
Üç Ejder Kanı Hapı bedenine büyük fayda sağlamış ve onun kaynak gücünü arttırmıştı. Dahası, daha önce onu ağır şekilde yaralayan Ling Jie’nin Cennet’in Kudretli Kılıç Formasyonu’nu şu anda rahatlıkla karşılayabileceğine oldukça inanıyordu. Bu yüzden 1.seviye Ruhsal Kaynak Aleminde olan iki kişi ona nasıl sıkıntı çıkarabilirdi ki?
“Düşen Ay Batan Yıldızı!”
Tın!!! (TL not: Çınlama tınlama sesi :D)
Anlatılamaz seviyede kulak delen sağır edici bir sesle, Siyah Ejder ile Beyaz Ejder’in uzun kılıçları parçalara ayrılmıştı. Dev darbenin etkisiyle, ikisi de meşin toplar gibi yuvarlanarak belirli bir mesafe sürüklendiler. Sonunda durduklarında, ikisi de sağ bileklerini tutarak acı dolu çığlıklar atmaya başladılar…. Sağ elleri etlerine, tendonlarına ve hatta kemiklerine kadar parçalanmıştı. Ellerinden kesintisiz olarak kan akıyordu ve nerdeyse sakat kalmışlardı. Bedenleri öyle uyuşmuştu ki uzun bir süre ayağa kalkamadılar. Çarpışmanın etkisiyle bedenlerindeki bütün kemikler neredeyse paramparça olmuştu.
Yun Che geriye doğru parende atarak yere inip birkaç adım geriye çekildi. Böylece üzerinde oluşan saldırının baskısı anında azalmış oldu. 
Ruhsal Kaynak Alemi. Mavi Rüzgar Kaynak Sarayı’na ilk girdiğinde, o zaman onun için bu, çok yüksek bir seviyeydi. Bütün Mavi Rüzgar Kaynak Sarayı’nda bu seviye ye ulaşabilmiş sadece 3 öğrenci vardı. Onlara karşı neredeyse en ufak bir şansı bile yoktu. Ancak şu anda, ağır kılıcıyla gerçekleştirdiği Düşen Ay Batan Yıldızı tekniğiyle Ruhsal Kaynak Seviyesi’ndeki iki kişiyi rahatça malup etmişti. 
“Kötülük Tanrısının Sanatları”nı kullanarak, çılgınlık özelliğin etkisiyle kaynak gücü muazzam bir seviyede artmıştı. “Buda’nın Büyük Yolu” ona tanrılara karşı koyabilecek bir beden sağlamıştı. “Anka’nın Dünya Şiiri” ona yok etme gücü sağlamıştı. “Hapishane Tanrısı Sirius’un Büyük Kitabı” onun ağır kılıcına tanrısal bir güç vermişti...
Yun Che’nin sahip olduğu dört enerji türünün ilk ikisi İlkel Çağı’n Gerçek Tanrıları’ndan, Kötülük Tanrı ile Öfke Tanrısı’ndan, diğer ikisi ise İlkel Çağı’n ilahi hayvanları, Anka ve Gök Kurdu, Sirius’tan geliyordu. Bu dört büyük gücün bir ölümlünün bedeninde toplanması Yun Che’ye ondan tam bir alem yukarıdaki birine kafa tutabilme gücü sağlıyordu.
Ayrıca bu çağın insanları şok edecek bir yeteneği olmak kaderine yazılmıştı.
Şu anki Yun Che’nin, 1.seviye Ruhsal Kaynak Alemindeki iki kişinin yanı sıra 4.seviye Ruhsal Kaynak Alemindekii normal bir insanı bile mağlup etme şansı vardı.
Siyah Ejder ile Beyaz Ejder’e nefes alma şansı vermeden, Yun Che onlara doğru ilerleyerek ağır kılıcını kaldırıp geçici olarak felç olmuş Siyah Ejder ile Beyaz Ejder’e doğru savurdu.
“Dur… Bekle biraz…”
Siyah Ejderin gözleri büzüldü. Söylemek istediği şeyi bitiremeden, Yun Che’nin ağır kılıcı onun ve Beyaz Ejder’in bedenine inmişti bile.
Bang!!!
Yüksek bir sesle, ikisinin bedeni de parçalara ayrılmıştı. Etraf kan gölüne dönmüştü. İkisi de ölmüşleri ve cesetleri de tek parça değildi.
Kılıcı geri çekerken Yun Che’nin yüz ifadesinde hiçbir değişiklik yoktu. Cesetlere bakmadan, Sun Zhou ve Mu Xiaoling’e doğru yavaşça yürüdü. İki toy gencin tam önlerinde durarak ifadesiz bir yüzle onlara baktı.
“Teşekkür… Teşekkür ederim, büyük hayırsever insan. Hayatımızı tekrar kurtardın.”
Korkunç Siyah Ejder Haydut Grubu, önündeki gencin ellerinde göz açıp kapayıncaya kadar yanıp küle dönmüştü. Liderleri bile hayatını bir çırpıda kaybetmişti. Bu sahneler genç kız için oldukça şok ediciydi bu yüzden Yun Che’nin önünde kekelemesine neden olmuştu. Kız, Yun Che’ye yarı hayranlık, yarı minnet ve yarı korku ile bakıyordu.
(Useless Notu: 1.5 oldu :D )
“Teşekkür ederim… Gösterdiğin büyük merhamet için teşekkür ederim, Büyük Hayır Sever!” Sun Zhou aceleyle ve titreyek bağırdı.
Yun Che gözlerini kapattı ve kibarca konuştu: “Onları benim başıma saran sendin, değil mi?”
Bu cümle Sun Zhou’nun alnından soğuk ter akmasına neden olmuştu. Kendini kaybetmişçesine başını sallayarak : “HAYIR, HAYIR, HAYIR!!! Hayır sever… Lütfen beni dinleyin. Az önce ben ve küçük kız kardeşim bu şeytani insanların ellerine düşmüştük. Bana ve küçük kız kardeşime zarar vereceklerinden çok korkmuştum. Öyle yapmaktan başka çarem yoktu. Neyseki, hayır sever müthiş birisiymiş de bu şeytani insanları yok etti. Büyük hayır sever, lütfen bu aptal insanın hatalarını bağışlayın. Lütfen gitmemize izin verin. Ben ve küçük kız kardeşim gösterdiğiniz bu merhameti hayatlarımız boyunca hatırlarız.”
“Oh? Sahi mi?” Yun Che Mu Xiaoling’e bakarak soğuk bir şekilde güldü. Ağzının kenarları hafifçe gerildi ve yüzünde şehvet dolu bir ifade oluştu : “Şu küçük kız kardeşin, hiç fena görünmüyor. Muhtemelen hala bakiredir, değil mi?”
O yüz ifadesiyle söylediği Yun Che’nin sözlerini nasıl olur Sun Zhou anlamazdı? Düşünmeden büyük bir şevkle cevap verdi: “ Evet! Evet! Küçük kız kardeşim hala bakire… Eğer hayır sever isterse, istediği gibi onunla eğlenebilir. Eminim ki kendisinin de bu konuda rızası vardır.”
Sun Zhou’nun sözlerini duyduğunda, Mu Xiaoling artık hayal kırıklığı yaşamıyordu, sadece hafif hüzün hissetmiş ve soğuk bir şekilde gülümsemişti.
Yun Che’nin şehvet dolu bakışları anında yok oldu. Aniden Sun Zhou’yu tekmeleyip ardından da gırtlağına basarken yerini buz gibi bir ifade almıştı.
“Hayır sever, siz…” Sun Zhou’nun gözleri yerlerinden çıkacak halde tam konuşmaya başlamışken, Yun Che gırtlağının üzerine biraz kuvvet uygulayarak onun gözlerinin ferinin sönüp bir daha tek kelime edemez hale gelmesine neden olmuştu.
“Senin gibi bir pisliği hayatta bırakmak bu dünyanın atmosferini kirletiyor. Cehennemin Kralı’yla tanışman için senin öteki dünyaya yolluyorum.”
(Useless Notu: Burayı okuduğumda ne rahatlamıştım be :D )
Sözlerini bitirdiği sırada ayaklarının altından bir “çatırtı” sesi geldi. Sun Zhou’nun iki gözü de yuvalarından fırlamış ve anında ölmüştü.
“AHHHH---” Mu Xiaoling korku dolu ifadeyle bir çığlık attı : “Sen… Sen… Niye onu öldürdün?! Her ne kadar alçak ve utanmaz biri olsa da, daha önce kimseyi öldürmemişti… Ölmeyi hak etmemişti… Niye öldürdün onu?”
Yun Che ona bakarak cevap verdi: “Senin şu büyük erkek kardeşin sizin tarikatınızda yüksek karakteristik özelliklere sahip herkes tarafından sevilen birisi, değil mi? Ancak bugün ölümle karşı karşıya kaldığında, gerçek karakterini gösterdi. Sence onu öldürmeseydim, bu utanmaz hareketlerinin başkaları tarafından öğrenilmesine izin verir miydi sanıyorsun? Sizinle birlikte gelen diğer iki büyük kardeşin çok öldü. Onunla ilgili gerçeği bilen tek sen kaldın.”
Bunu duyduğunda, Mu Xiaoling’in yüzünün beti benzi atmıştı.
“Hala sana karşı şehvet besliyora benziyordu. Bu yüzden mutlaka önce sana tecavüz edip ardından da seni öldürürdü. Sonrasında da tarikatınıza geri dönüp hepinizin Ölümün Çölü’ndeki kötü insanlar ve kaynak canavarları tarafından öldürüldüğünüzü söylerdi. Böylece yaptığı kötülükler açığa çıkmaz ve hala mezhepte herkesin hayranlık duyduğu büyük kardeş olurdu. Ancak sen kirletilip ardından da öldürülmüş olurdun… Hala bana onu neden öldürdüğümü sormak istiyor musun?”
Konuşmayı bitirdiğinde, Yun Che oradan ayrılarak kuzeye doğru ilerlemeye başladı.
Mu Xiaoling bir süre şaşkın bir halde kaldıktan sonra yavaşça yere yığıldı. Ardında da yumuşak bir sesle mırıldandı: “Teşekkür ederim….”


Yorum Yap "ATG 173 - GURUP İMHASI"