Tankların Tarihi Günceli

ATG 166 - YOK EDİLMİŞ FANTEZİ

Eylül 06, 2016
Çeviren Useless – Düzenleyen 1ghostdreamer – Yayıncı:Useless


ATG 166 - YOK EDİLMİŞ FANTEZİ

“Küstah velet!” Soy adı Fang olan yaşlı adam bir küçükten gelen alay nedeniyle bir an için alevlendi.

“Fang amca sözlerinizi onun için boşa harcamayın hemen onu öldürün. Eğer o bugün ölmezse ben kesinlikle gelecekte öleceğim!” Feng Baiyi bedenini tek koluyla desteklerken bağırdı. Yüzü korku ve nefret doluydu.

Fang, soy isimli yaşlı adam burnundan soluyarak havaya sıçradı. Sağ elini uzatıp düz bir şekilde Yun Che’nin boğazına doğru ulaştı. Onun kavraması arkasındaki güç Yun Che’nin boğazını tuttuğunda anında kırabilecek kadar güçlüydü.

Yun Che sıyrılmaya hazırlandı ama tam sıyrılmayı deneyeceği sırada göğsünde dayanılmaz bir acı ortaya çıktı. Fang soyadlı yaşlı adam hayat alıcı pençesi ile hızlıca ona doğru yaklaşırken ifadesi karardı ve kalbinde homurdandı. “Jasmine öldür onu!”

Jasmine en son gücünü kullandığından bu yana birkaç ay geçmişti ve onun kaynak enerjisini kullanamayacağı zaman çoktan bitmişti. Şuan o kısa süreliğine kaynak gücünü kullanabilirdi…Ve Jasmine’nin gücüyle Yeryüzü Kaynak Alemindeki biri söyle dursun o bir İmparator Kaynak Canavarını bile anında öldürebilirdi. Her ne kadar Jasmine gücünü kullandığında bedenindeki zehir harekete geçecek olsa bile Yun Che’nin bu durumda Jasmine’nin gücüne bel bağlamaktan başka şansı yoktu.

“Benim bir şey yapmama gerek yok!” Jasmine onun isteğini reddetti. “Başka birisi doğal olarak seni kurtaracak.”

“Un?” Yun Che irkildi. Fang soyadlı yaşlı adam şuan onun 3 metre uzağında bile değildi ve boynunu ezmesi sadece 1 saniye sürecekti.

Ve tam o anda Fang soyadılı yaşlı adamın öldürme niyeti ile dolu gözleri genişledi ve anında ilerleyişini zorla durdurdu. Görüşüne gökyüzünde mavi bir ışık belirtisi girdi ve o ona doğru uçarak Yun Che ve onun arasındaki çime tabakasına saplandı.

Bu ince ve soğuk aynı zamanda fantastik bir buz mavisi renk yayan bir hançerdi. Ve onun mavi rengi yeryüzündeki ve gökyüzündeki diğer tüm renkleri bastıracak gibi göz kamaştırıcı ve fantastikti.

Ve bu kısa hançere birisi dikkatli bakarsa onun aslında bir hançer değil….hançer şeklindeki bir buz sarkıtı olduğunu görürdü. O çaprazlama bir şekilde ere saplandığında erimek yerine buz gibi bir parlaklık ortaya çıkardı.

Yeryüzü Kaynak Alemindeki Fang soyadlı adam mavi parlaklığa baktı ve gözleri beklenmedik bir şekilde dehşet belirtisi ortaya çıkardı hatta bilinçsizce geriye bir adım attı. Bu mavi ışık kıyaslanamayacak kadar güzeldi yine de kalbini derin bir korku hissi ile dolduruyordu. Mavi ışığın indiği an o bedenine ruh delici bir ürpertinin nüfuz ettiğini hissetti ve bu ruh delici ürperti yüzünden olduğu yerde kaldı ve tek bir adım bile ilerlemeye cüret edemedi.

Yun Che de önündeki ışıktan açıkça korkutucu bir baskı hissedebiliyordu. Daha yeni sakinleşen kalbi yeniden heyecanla atmaya başladı. “Olabilir mi….Olabilir mi…?”

“Bu kişi hangi kıdemlinin geldiğini merak ediyor acaba kendinizi gösterebilir misiniz?” Fang soyadlı adam derin bir nefes aldı ve saygı dolu ses tonuyla çevresini selamladı. O şuan Yun Che’ye karşı bir hareket yapmaya cüret etmiyordu…Bu gölgelerdeki uzmanın karşısındaki gencin büyük olasılıkla koruyucusu olduğunu şüpheleniyordu. Ve bu uzman kendisinden daha güçlüydü ve hatta bu güç farkı en az 1 alemdi. Böyle bir koruyucuya sahip olan gencin arka planı kesinlikle sıradan olamazdı. Onun hanesinin genç efendisi Feng Baiyi’den çok daha güçlü bir arka planı olduğu açıktı.

Gece gökyüzü sessizdi ve o seslendikten uzun süre sonra bile bir yanıt gelmedi.

“Fang Amca!” Feng Baiyi bağırdı. “Ben Yun Che’nin arka planını zaten araştırdım. O Yeni AY Şehri denilen küçük bir şehirden geliyor ve bırak bir aileyi tek bir akrabası bile yok! Onun böyle bir koruyucuya sahip olması imkansız! Bu kişi oldukça düzenbaz ve kurnazdır ve büyük olasılıkla bu onun hünerlerinden biridir! Onun seni korkutasına izin verme onu öldür! Eğer onu öldürmezsen gelecekte benim onun ellerinden öleceğim gün gelecek!”

Fang soyadlı yaşlı adam Feng Baiyi’nin sözlerini duyunda tereddüt etti. Yun Che’nin yüzüne baktı ve Feng Baiyi konuşurken yüzünde bir panik belirtisi ortaya çıktığını gördü. Her ne kadar o bunu iyi şekilde kapatsa da da keskin ve yaşlı gözleri bunu açıkça görebildi.

Her ne kadar önündeki mavi parlaklık hala ona korkutucu bir ürperti verse de “her şeyin farkına varan” Fang soyadlı adam artık korkmuyordu. Onun ifadesi karardı ve bağırdı. “Küçük sen beni aptal yerine koymaya cüret ettin! Geber!”

Bunu söyledikten sonra elini yine uzattı ve Yun Che’ye doğru yeniden yakaladı…

Ding…

Sanki yere ince metal bir iğne düşmüş gibi son derece zayıf bir ses çınladı. Bu ses çınladığında Fang soyadlı adamın bedeni olduğu yerde durdu. Onun uzanmış kolu Yun Che’ye bir ayaktan daha yakındı ama sanki bir uçurumla ayrılmışlar gibi tek bir adım bile atamıyordu.

Fang soyadlı adamın gözbebekleri iğne boyutunda küçülürken gözleri son derece genişledi. Ağzını açtı ama tek bir ses bile çıkaramadı. Bedeninin merkezinden küçük buzlu mavi bir parlaklık yavaşça yayıldı ve onun kollarını, bacaklarını, kafasını ve ardından kıyafetlerini hızlıca sardı…

Sadece iki nefes zamanı içinde tüm bedeni buzlu mavi parlaklık ile kaplanarak kımıldamaz bir buz heykeline dönüştü.

Whoosh…

Yun Che’nin kulaklarının yanından nazik bir esinti geçti ve Fang soyadlı adamın buz heykeline dönmüş bedenini okşadı. Fang soyadlı adamın bedeni anında parçalara ayrılıp buzlu mavi tozlara dönüştü ve gökyüzünde uzaklara dağıldı. Göz açıp kapayıncaya kadar o tepeden tırnağa yok olmuştu ve gece gökyüzü inceltilmiş mavi ışık parıltıları ile süslenmişti.

Yun Che küçük dilini yutmuş gibiydi ve zorlukla boğazından bir “yutkunma” sesi geldi. Tüm hayatı boyunca böyle zarafet içeren bir öldürme yöntemi görmemişti. Bu birinin nefesini tutmasına yol açacak kadar güzel yine de aşırı zalimce bir yöntemdi. Yaşlı adamın ölümünden sonra cesedinden söz etmeye bile gerek yoktu çünkü onun en ufak bir izi bile kalmamıştı.

Feng Baiyi yavaşça yere düştü. Onun tüm bedeni titriyordu ve yüzü yoğun dehşetten dolayı solmuştu. Aniden o çığlık atmaya başladı. Kaynağı belirsiz bir yerden gücünün son parçasını toplayarak zorla yerden sürünerek kalktı ve korkudan cesareti kırılmış çılgın bir köpek gibi hayatı için kaçtı.

“Kaçmaya mı çalışıyorsun?”

Tabi ki Yun Che onun gözleri önünde kaçmasına izin vermeyecekti. Tek bir adım atmadan ellerini çılgınca salladı ve beraberinde ağır bir rüzgar uğultusu getiren Derebeyi’nin Devasa Kılıcını Feng Baiyi’ye doğru attı. Derebeyi’nin Devasa Kılıcının kalın kör ucu Feng Baiyi’yi kolayca delip geçti ve kaçan Feng Baiyi’yi acımasızca zemine sabitledi.

Yun Che hemen ağır kılıcını almak yerine çevresine baktı ve bağırdı. “Küçük Peri! Küçük Peri neredesin? Senin olduğunu biliyorum! Acele et ve göster kendini! Küçük Peri!”

Ancak onun bağırışları kimse tarafından cevaplanmadı.

Daha önce Küçük Peri ona anlaşmalarından 2 ay sonra onu 3 aylığına koruyacağını söylemişti. Şuan tam olarak 2 ay geçmişti ve bu yüzünden Küçük Peri geri dönüp verdiği söz nedeniyle onu bu hayatını tehdit eden durumda korumuştu.

“Küçük Peri! Acele et~ Ve~ Göster~ Kendini! Nihayet geldin ama yine de saklambaç oynuyorsun! Senin olduğunu biliyorum yani acele et ve çık! En azından sana düzgün bir teşekkür etmeme izin ver!”

“Küçük Peri! Hey!”

“……”

Yun Che uzun süre bağırdıktan sonra Küçük Perinin yumuşak ama aynı zamanda kemik delici soğuk sesi gece gökyüzünün içinden geldi. “Ben sadece seni 3 aylığına koruma sözü verdim seninle görüşme yada senin emirlerini takip etme sözü vermedim. Daha fazla caba harcamana gerek yok.”

Bundan sonra Yun Che ne kadar bağırırsa bağırsın başka bir cevap gelmedi.

“Phew…bu Küçük Peri gerçekten gururlu. Sonunda döndü yine de kendini göstermek istemiyor.” Yun Che iç çekti ardından kendi kendine mırıldandı. “Madem gözükmek istemiyorsun o zaman, hehe….ben senin gözükmek için inisiyatif kullanmanı bekleyeceğim.”

Zihnindeki bu düşünceyle birlikte Yun Che gülümsedi. Ardından Küçük Periye daha fazla bağırmadı ve Feng Baiyi’nin cesedine doğru yürüdü. Derebeyi’nin Devasa Kılıcını aldı ve kaynak enerjisini kullanarak onun üzerindeki kan lekelerini temizledi.

“Sen bir genç efendi olarak çekinmeden hayatını yaşayabilirdin ama demin ölümüne susadın!” Yun Che sesindeki küçümseme tonuyla birlikte soğukça konuştu ardından Feng Baiyi’nin uzaysal yüzüğünü aldı.

Feng Baiyi’nin uzaysal yüzüğünde çok ve çeşitli şeyler vardı – İçinde 800 Mor Kaynak Sikkesi olan bir Mor ALtın Kart, Mavi Ejderha Mızrak Sanatının bir kopyası, ailesinin kalıtsal Kaynak Çökerme Ejderha Sanatının bir kopyası, Bir sürü mücevher ve hap, Birkaç elbise, ve benzeri…

Yun Che Feng Baiyi’nin eşyalarını ararken nun kimliğini anladı…O Batı Ovalarının Büyük Genaralinin oğluydu.

Onun babası Batı Ovalarını yönetirken Murong Yi’nin babası şehrin kuzeyini yönetiyordu. İkisi temelde yan yanaydı ve ikisi de askeri kuvvete sahip olduğu için eski arkadaş olmalarına şaşmamak gerekiyordu.

Yun Che anka alevlerini serbest bırakarak Feng Baiyi’s ve Xuelang’in cesetlerini çevredeki izler ile birlikte yaktı. Ateşlerin içinde ağır kılıcını sakladı ve yavaşça ayrıldı. Ancak o Mavi Rüzgar Kaynak Sarayına doğru gitmek yerine şehrin kuzeyine doğru gidiyordu.

Feng Baiyi’nin yanında Xuelang’i getirmesi kesinlikle Murong Yi ile ilgiliydi.

“Madem sen bana karşı harekete geçtin bende aynı şekilde cevap vereceğim….Ben benim canımı almak isteyenlerin bu dünyada yaşamalarına izin vermem!”

Yun Che kendi kendine usulca mırıldandı. Onun iç yaralanmaları henüz iyileşmemişti bu yüzden bugün harekete geçmeyi planlamıyordu. Ancak Feng Baiyi’yi öldürdüğü için yarın insanlar Feng Baiyi’nin “kayboluşunu” fark edeceklerdi ve o bu olduğunda olayların nasıl ilerleyeceğini tahmin edemiyordu. Bir çok insanın uyuduğu bir gecede ölmesi gereken insanların mümkün olduğunca erken ölmesi en iyisiydi… Bu Yun Che’nin hayatındaki inançlarından biriydi!

Yun Che rastgele insanlara Kuzey Alanı Generalinin kaldığı yeri sordu ve gecenin içinde ilerledi. O Kuzey Alanı Generalinin oturduğu yerin büyük girişine geldiğinde çoktan elbiselerini Feng Baiyi’nin uzaysal yüzüğünde olan elbiselerden biriyle değiştirmişti. Hatta yüzünü de değiştirerek tam olarak Feng Baiyi gibi  yapmıştı.

Kibirli ifadesi ve tavrı bile gerçek Feng Baiyi ile aynıydı.

Girişin önündeki korumalar “Feng Baiyi’yi” gördüğünde apar topar onu karşıladılar ve saygıyla onu selamladılar. “Genç Efendi Feng siz gelmişsiniz. Bizim Genç Efendimizi mi görmeye geldiniz?”

“Mn!” Yun Che burnu havada bir şekilde cevap verdi. Ardından kolunu uzatıp onu gösterdi. “Gecenin geç saatlerinde burada olduğuma göre doğal olarak konuşacak önemli şeylerim var. Sen, içeride beni takip et. Herhangi bir soru sorma ve beni onun odasına götür.”

Yun Che Kuzey Alanının Generalinin malikânesine gelse de Murong Yi’nin yatak odasının hangisi olduğunu bilmiyordu bu nedenle tek seçeneği bir korumanın onu oraya götürmesiydi.

“Evet, evet!” Koruma aynı fikirde olmamaya cüret edemedi. “Genç Efendi Feng lütfen beni takip edin.”

—–ÇEVİRMEN NOTU—–

Küçük Peri’yi göreydik iyiydi 😀 Bir sonraki ATG bölümü hafta sonuna gelecek Gadw bekleyenler sıkın dişinizi cuma cumartesi ve pazar şölen olabilir. İSSTH bekleyenler ratel haftasonu atacağım bölümü dedi. O attığında gerisi bana emanet oluyor bir süre benlesiniz söyle 3-4 ay falan 😀

İçerde neler olacak? Yun Che neler yapacak? Murong Yi şuan ne yapıyor? Küçük Peri neler yapacak? Ortaya çıkacak mı? Merak mı ediyorsunuz? O zaman bekleyin okuyun ve öğrenin.

Yorum Yap "ATG 166 - YOK EDİLMİŞ FANTEZİ"