Dünyanın Oluşumu Günceli

ATG 101 - ANKA KUŞUNUN KALINTILARI (1)

Eylül 03, 2016

Çeviri için Roromiya, düzenleme için 1ghostdreamer, kontrol, edit için 1ghostdreamer arkadaşımıza teşekkürler. Keyifli okumalar…

BÖLÜM 101 - ANKA KUŞUNUN KALINTILARI (1)
Lan Xueruo, Yun Che’nin yaralarını etraflıca muayene ettikten sonra; keşfetmiş olduğu sonuçlar derinden bir oh çekmesine izin verdi. Ancak aynı zamanda büyük bir şok yaşadı. Çünkü Yun Che’nin yaraları hayal ettiğinden çok daha iyi durumdaydı. Omuzu şiddetli yaralanmadan ötürü zarar görmesine rağmen, çoktan kanı durmuş ve kötüleşmesine dair en küçük bir ipucu bile göstermemişti. Onun yerine, çıplak gözle fark edilebilecek, aşırı şaşırtıcı bir hızda iyileşmeye başlamıştı. Vücudunda saymakla bitmeyecek kadar başka yaralar da vardı ama hepsi hafifti. Vücudu çok halsizdi, ama öyle bir halsizlikti ki; genele bakıldığında herhangi bir yara beresi yoktu ve iç yaraları da önemsizdi.
Öyle bir yükseklikten düşmesine rağmen, yine de tüm gücüyle kızı diğer tarafa itmesi, daha hızlı bir şekilde çakılmasına sebep oldu. Böyle bir durumda sakat kalmaması tamamen akıl almaz bir şeydi.
Lan Xueruo, Yun Che’yi yerden kaldırınca onu yakındaki yumuşak çim sahaya taşıdı ve yatırdı. İlk defa bir erkeğin bedenini tuttu, onu dikkatli bir şekilde taşıdı ve düzensiz kalp atışlarına farkında olmadan eşlik etti. Sonra sessizce onun yanında dikildi ve o uyanıncaya kadar bekledi.
Burası dağlık bir bölgeydi; çok uzun olmayan sayısızca tepe, tüm görüş alanına baştan başa yayılmıştı. Bölgede yeşillik dolup taşsa da, aşırı terk edilmiş bir hava veriyordu.
Çok uzaklardan, kaynak canavarlarının bitkin kükreyişleri duyuluyordu. Bu da Lan Xueruo’nun Yun Che’nin yanında bekçilik yapıp ona yaklaşacak ve zarar verecek olan kaynak canavarlarını önlemek için Yun Che’den yarım adım kadar bile uzaklaşmaya cesaret edemiyordu. Bir saatten fazla bir süre daha geçince, sağına bakar bakmaz kaşının köşesi aniden seğirdi. Görüş alanında, üç yetişkin ve iki çocuktan oluşan beş kişi buraya doğru gelmekteydi.
Bu üç adam otuzlarında ya da kırklarında gibiydi ve gaddar bir görünüm sergiliyorlardı. Aynı cinsten hafif bir zırh giymişlerdi, ortaya çıkan kasları siyah ve iriydi; belli ki bu adamlar sık sık dışarıda çalışan adamlardı. En yaşlı görünüşlü olanının iri, uzun bir yapısı ve vahşi bakışlı bir yüzü ile omuzlarına dayadığı kocaman bir savaş baltası vardı. Bunun aksine, en genç görünüşlü olan da ince yapılıydı, yüz şekli sivri ağızlı bir maymunu andırıyor ve bir metreden uzun olan ızbandut gibi bir demir sopayı sürüklüyordu. Sonuncusunun ise suratı bir atı andırıyordu ve o da demir bir sopa taşıyordu. Kaynak gelişimi açısından, en yüksek olanı çoktan Başlangıç Kaynak Alemi’nin sekizinci seviyesindeyken, en düşük olanı da Başlangıç Kaynak Alemi’nin altıncı seviyesindeydi.
Ancak, iki çocuk da yalnızca yedi-sekiz yaşlarında görünüyordu. Sert kumaşlardan giyinmiş bir oğlan ve bir kız. Göze en çok çarpan, alınlarındaki çok derin olmayan kırmızı damga; şekli yanan alev kümesine benziyordu. Her birinin kolunu onlarla ileriye doğru adım adım yürüyen bir kişi sürüklüyordu. Yüzlerindeki daha kurumamış gözyaşı izleri açıkça fark ediliyordu.
Lan Xueruo onları görür görmez, onlar da Lan Xueruo’yu görmüştü. Neredeyse oy birliğiyle, üç adam da aynı anda durdular, gözleri Lan Xueruo’ya sıkıca kilitlenmiş ve gaddar kurtlar gibi ışıldamaya başlamıştı.
“Çabuk… Çabuk bak! Şuradaki kız… Şurada gerçekten de iyi görünüşlü bir kız var! Ssss… Tüm hayatım boyunca bu kadar güzel başka bir kadın görmemiştim.” Konuşurken salyaları sürekli akan bir akarsu gibi kontrolsüzce akıp giderken söyledi at yüzlü adam.
Sivri ağızlı adam ise daha arsızdı, tüm vücudu titremişçesine iki bacağı da sıkıca birbirine kenetlenmişti: “Bu babacığın rüyalarındaki tanrıçalardan yüz kat daha güzel adeta, bacaklarım kendini bırakacak şimdi. Eğer onu kaptanımızın gelini olması için esir alırsak, kaptan kesin mutluluktan çılgına döner ve belki bize kaptan yardımcılığı pozisyonunu lütfeder.”
“Lanet olası bir aptal mısın sen?” Savaş baltalı adam, sivri ağızlı olan adamın ensesine vurdu. Ardından ağır bir şekilde ağzının kenarını yalarken gözleri edepsizce parıldadı: “Bu kızı geri götürürsek, kaptan her gece ilişkiye girer onunla. Sonra bize ne kalır peki? Hıh, hıh. Böyle bir yerde bu kadar güzel bir kızla karşılaşmak demek, cennetten bize gönderilmiş bir ödüldür sadece.
Sivri ağızlı adamın gözleri aniden parladı ve iki bacağı da daha şiddetli bir şekilde titredi. Hiç durmadan başını sürekli sallayarak: “Doğru! Doğru! Büyük kardeş haklı! O zaman neyi bekliyoruz?”
“Fakat bu güzel kız yalnızca on sekiz ya da on dokuz yaşlarında dururken, Başlangıç Kaynak Alemi’nde sekizinci kademenin gelişimine sahip.” Savaş baltalı adam kaşlarını çattı.
“Ne? Başlangıç Kaynak Alemi’nde sekizinci seviye mi?” Hem sivri ağızlı adam hem de at suratlı adam son derece büyük bir şoka uğramıştı. “Bu kadar genç bir yaşta böylesine güçlü bir gelişim, bu kız büyük ailelerden birinin müridi veya dâhilerin seviyesinde biri bile olabilir belki de. Eğer harekete geçersek ve arkasındaki aile şans eseri bizi bulursa…”
“Hıh! Ne kadar da umutsuzsun.” Savaş baltalı adam hor görerek ona bir bakış attı. Ardından dudaklarını yaladı ve edepsizce kahkaha attı: “Birlik olduğumuzda, Kara Şeytan Paralı Grubu bile bıçak ağzında bir gün yaşayamadı ve şu ana kadar biz kimden korktuk ki? Büyük bir ailenin müridi olabileceğinden bahsedeyim deme sakın: madem bizimle karşılaştı, şu anki imparatorun kızı olsa bile… Hehehe… Geri vitese takmadan birlikte olacağız! Hay aksi, böyle başka bir dünyadan gelmiş güzel bir kadında eğlenebilmeyi hiç kimse hayal bile edemez. Akabinde ölsek bile buna değer!”
Sivri ağızlı ve at suratlı adamın her ikisi de, tavukların arpayı gagaladığı gibi kafa sallıyordu ve nasıl yürüneceğini unutacak kadar heyecanlanmışlardı.
Sesleri alçak olsa da, ellerinde sürükledikleri iki çocuğun duyacağı kadar yeterliydi. Yüzlerinde korkmuş ve endişelenmiş bir ifade oluşmuştu. Küçük çocuk nefesini tuttu, sonra da aniden bağırdı: “Abla, çabuk kaç! Bunlar kötü adamlar, sana zarar vermek istiyorlar… Ah!”
Atlı suratlı adamdan gelen bir tekmeyle yere gömülen çocuk acı dolu bir çığlık attı. Küçük kız kalkmasına yardım etmek için aceleyle yanına koştu ve sonra ona sarılırken ağlamaya başladı.
Küçük çocuğun sesi ve hemen ardından gelen sahneyi Lan Xueruo tamamen görmüş ve duymuştu. Yavaş yavaş kaşlarını çattı ve yerden ayağa kalktı. Ama şimdi savaş baltalı ve sivri ağızlı adam çoktan onlara yaklaşmıştı ve bir ağız dolusu arsız sırıtışla tam önünde durdular. Sivri ağızlı adamın gözlerinde bundan daha fazla belli edemeyeceği müstehcen bir parıldama gün yüzüne çıktı, ellerini birbirine sürttü, daha fazla bekleyemeyeceği çok açıktı. Eğer rakibinin Başlangıç Kaynak Alemi’nin sekizinci seviye kaynak gelişiminden korkmuyor olsaydı; çoktan şöyle balıklama bir dalış yapmıştı: “Küçük kız neden tek başınasın? Kayıp mı oldun? Bu ağabeyinin seni buradan götürmesini ister misin?”
Lan Xueruo benzer bakışlarla ve davranışlarla daha önce de birçok defa karşılaşmıştı. Ancak ilk defa bu kadar arsız birini görmüştü, ufacık bir örtbas etmeye kalkışma çabası bile göstermemişti. Sebebi ise apaçıktı: Çünkü burası ıssız bir yerdi. Ayrıca, tek başınaydı. Kaşlarının arasından derin bir iğrenme sergilerken farklı bir tonda cevap verdi: “O iki çocuğu serbest bırakıp kaybolun!”
Küçük çocuk evvelden çığlık atmamıştı, ama Lan Xueruo bile bir bakışta o iki çocuğun zorla onlar tarafından kaçırıldığını söyleyebilirdi.
“Hoh!” Savaş baltalı adam kahkaha attı, “Bu kız sadece güzel değil, hem de çok cesurmuş! Biz, buradaki ağabeylerin, bu defa kendimizi tazeleyebileceğiz. Hehehe…”
“Abla! Çabuk kaç! Bunlar kötü adamlar, çok güçlü ve kötü adamlar… Koş! Ah…”
Küçük çocuk Lan Xueruo’ya bir daha bağırdı ama acımasızca konuşan at suratlı adam onu yine yere yapıştırdı: “Lanet velet, kendine gel. Birazcık değerin olmamış olsaydı, bu babalık seni çok önceden parça parça lime haline getirmişti. Bir daha bağırmaya cesaret edersen, babalığın önce ağzını yırtacağına inansan iyi olur.”
Oğlan ve kız birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. Gözlerindeki korku, vücutları tepeden tırnağa kadar titrerken görülebiliyordu.
Lan Xueruo’nun yüzündeki hiddet ortaya çıktı, o küçük çocuğun bağırması ve sonuçlarını umursamadan kızı uyarması yüzünden oturmaya ve çocukların bu üç aşağılık herif tarafından alıkoyulmasını izlemeye devam edemezdi. Ancak Yun Che tam yanında uzanıyordu ve eğer onlarla dövüşürse, Yun Che’nin de dâhil olması ihtimali vardı. Ellerini sıktı ve korkusuzca konuştu: “Tekrar ediyorum, o iki çocuğu bırakın ve hemen siktir olup gidin!”
“Hehehehe!” Lan Xueruo’nun azarlamasıyla yüzleşmek onları azıcık bile sarsmadı, onun yerine katılarak gülmeye başladılar. Savaş baltalı adam arsızca cevapladı: “Bu güzellik bizim sikmemizi mi istiyormuş? Bizde bunu isteriz elbette… Ama bu güzellik de bizimle sikişmek ister mi, bilmiyorum? Ya da çimlerde mi istersin yoksa yatakta mı?”
Sivri ağızlı ve at suratlı adam aynı anda katıla katıla güldü. Lan Xueruo’nun kaşları, donuk bir ciddiyet ifadesiyle örtülürken çatılıverdi. Alçak bir sesle konuştu: “Ölümüne susamışsınız!”
Sesi kaybolduktan sonra, sağ eliyle sol elini indirdi. Beyaz yeşim taşı kadar soluk renkteki uzun kılıcı eliyle tuttu. Aniden üçlüdeki savaş baltalı adamın gözleri hemen alevlendi: “Boyutsal yüzük! Bu aslında boyutsal yüzük!” Bu sefer turnayı tam gözünden vurduk. Göründüğü kadarıyla bu kılıç sıradan bir silah olamaz.”
En düşük seviyedeki boyutsal yüzüklerin bile pahalı bir fiyatı vardı, normal bir kişinin karşılayabileceği bir şey değildi kesinlikle. Yoğun hırs, bu üçlünün müstehcen bakışlarına dönüşmeye başladı.
Tam bu anda, Lan Xueruo savaş baltalı adama kılıcını sokmak için bir adım öne geldi. Savaş baltalı adam Başlangıç Kaynak Âlemi’nde sekizinci seviye bir gücü vardı ve en büyük tehdit oydu.
“Hahahaha!” Görelim bakalım biz, üç kardeşler, bu küçük güzelliği adam akıllı disiplin edebilecek miyiz?” Kibirli kahkahaların sesiyle, savaş baltalı adam devasa savaş baltasını kaldırdı ve yatay bir şekilde Lan Xueruo’nun yeşim taşlı kılıcına doğru salladı. Sivri ağızlı adam da edepsizce kahkaha attı ve aynı anda iki eliyle birlikte demir sopayı yakalayıp şiddetle etrafa salladı.
Balta ve sopa, Lan Xueruo’nun yeşim taşlı kılıcıyla birbiri ardına çarpışıyordu. Lan Xueruo’nun kılıç pozunu bozarak bileğinin sersem bir acı çekmesine sebep oluyordu. Çabucak bir adım geri çekildi. Alçak bir haykırışla uzun kılıç, aynı anda gelen iki ilerleyişi eğimli bir kavis çizerek engelledi.
“Yedi Yıldız Sıralı Ay!”
Kılıcını bir kere batırdıktan sonra, birkaç düzine el durmaksızın takip etti. Kılıcın şeklinin bir sınırı yoktu; kızın dans hareketlerinin ortasında, beyaz yeşim taşlı uzun kılıç dalgaları dağıttı… Parlak beyaz gölgelerin dalgalarını…
Şu anki kaynak gücü, savaş baltalı adamla aynı olan sekizinci seviye Başlangıç Kaynak Alemi’ndeydi. Ama en nihayetinde, o hala çok gençti. Savaş tecrübesi konusunda savaş baltalı adamla eşleşmesinin imkânı yoktu ve kaynak enerjisinin yoğunluğu mukayese bile edilmezdi. Yalnızca Başlangıç Kaynak Alemi’nin ilave yedinci kademesini söz etmeyi bırakın, tek başına dahi savaş baltalı adamla baş başa kalsa, mücadele eden taraf Lan Xueruo olurdu… Üstelik pek de uzakta olmayan altıncı seviye Başlangıç Kaynak Alemi’nden at suratlı adam iki çocuğu bastırmış bir şekilde hala pusuda bekliyordu.
Bir düzine ya da hemen hemen o civardan sonra Lan Xueruo’nun saldırıları devrildi ve kılıcı neredeyse birkaç kere elinden düşmek üzereydi. Savaş baltalı adam kahkaha attı ve aniden devasa baltası korkutucu bir güçle ikiye ayrılmışçasına havaya doğru sıçradı:
“Bin Haziran Yıkımı!”
Güm!
Lan Xueruo’nun kılıcının şeklinin bir anda parçalara ayrılmasına ramak kalmıştı. Tüm vücudu öyle titredi ki, ardı sıra beş adım geri çekildi. Sağ kolu hafifçe titredi ve yine neredeyse kılıcı elinden kayıp düşecekti.
“Hehehehe, ağabey müthişsin.” Sivri ağızlı adam yalaka bir şekilde pohpohlayarak ve arsızca gülümseyerek:“Küçük güzellik, uslu uslu bize kucak açmalıydın. Eğer dövüşmeye devam edersek ve senin o güzel vücuduna kazara zarar verirsek… Çok yazık olur.”
Lan Xueruo’nun göğsü aşağıya kalkıp iniyordu ama yine de ifadesi hiçbir şekilde bozulmamıştı. Elini uzatarak her zaman taktığı boncuklarla süslü değerli taştan yapılmış kolyesini tuttu ve hafifçe kopardı.
Boncuklarla süslü değerli taştan yapılmış kolyesini, kar beyazı ensesinden ayırır ayırmaz kaynak enerjisinin atmosferi bir anda yükseldi. Beklenmedik bir şekilde çekici gözleri yavaş yavaş kutsal altın rengini almaya başladı. Yavaşça elinden yeşim taşlı kılıcını bırakırken… Altın ışıktan belirgin bir tabaka, kılıcın kar beyazı vücudunu kuşattı.
(DN: Çevirmen arkadaşa ilaveten teşekkür ediyorum. :D )(yukarıda biraz hard bir sahne vardı onu sabote etmek istiyordum fakat şimdiye kadar o * kelimesine bu çeviride çoktan alıştığınızı düşündüğüm için bir değişiklik yapmadım sadece yazım hataları, koyulaştırma filan…)
Useless notu :  1. Kitap bitti bu 2. Kitabın ilk bölümü önceki kitaba göre baya iyidir. Açılışı yaptık toplu en iyi ihtimal Pazar en kötü salı civarı gelecek Shura’s Wrath toplusuda bu aralar gelecek. Forsaken de bugun geliyor dediler Thief için açıklama yazacağım Assassin bitince atarım şimdilik bu kadar okuduğunuz için teşekkürler.  + çevirmen farklılığını nedeniyle bu arc da bölüm isimleri değişebilir arada yada kalıplar değişebilir ondan mazur görün ama bu arc önemli haberiniz olsun ve topluda bu arc bitecek.

Yorum Yap "ATG 101 - ANKA KUŞUNUN KALINTILARI (1)"